
25 Aralık 2010 Cumartesi
çiftlik - he would have laughed

20 Aralık 2010 Pazartesi
all these calculations do not make sense
.....
sürekli bir şey yetiştirip duruyorum. kalbimin çarptığını, hızlı hızlı attığını duyuyorum, içtiğim kahvelerden dolayı. gece yatağa yatınca sanki yatak kalbimin çarpıntısından sallanıyormuş gibi geliyor. kahveden bıktım artık. iyi kahve ile kötü kahvenin tadını ayırt edemeyecek derecede içtiğim şeyi önemsemiyorum. sanki daha fazla kafeinle aklım daha çok çalışacak. hiçbir şey yapmıyorum çünkü hiçbir şeye vakit bulamıyorum. okulun bu derece hayatımın tümünü kaplaması beni boğuyor. kendimi ot gibi hissediyorum, biraz boş kalsam da uyusam diyorum. bunca şeyden sonra aldığım notlar da bok gibi. geçen yaptığım bir ödevde sonuç çıkartamayınca all these calculations do not make sense yazdım sayfanın sonuna. hoca da gülen surat çizmiş. hiç beklemiyordum ama meğersem zaten cevap oymuş. aferin dedim kendime. sonra vay anasını galiba biliyorum ya diye sınava girdim, o da bok gibi geçti. bu sefer de kağıdın sonuna "hocam vakit yetmedi. eğer biraz daha olsaydı bu soruyu yapardım." yazdım. bunu gerçekten yaptım. sonra hoca bir sonraki derste, "biriniz bana not yazmış sınavda, kim o?" diye sordu. benim dedim. hoca güldü, ben de güldüm. utandım ve yüzüm kızardı falan. sınav kağıdına not yazan öğrenci hakkında hocalar ne düşünüyor bilemeyeceğim ama ben yine olsa yine yapardım.
12 Aralık 2010 Pazar
sıkı can iyidir kolay çıkmaz
11 Aralık 2010 Cumartesi
courier
sakalını kesmeyi bırakan adam
vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.
ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.
22 Kasım 2010 Pazartesi
jüpiter'e bakış: 50 kuruş
tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da türev-integral bilen selpakçı çocuktan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur.
19 Kasım 2010 Cuma
hayatın magma tabakası
17 Kasım 2010 Çarşamba
güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma geldiler
yerin altı kat dibi
15 Kasım 2010 Pazartesi
müessesemizde yardımlar karşılıksızdır
kendisi ve karşıtı
bir şeyi karşıtıyla değerlendirmek yöntemlerden biri olsa gerek, bir fikrim yok. şimdi olumsuzu değil, olumluyu bilelim istiyorum. iyi bir şeyi tanımak için önce kötüyle karşılaşmış olma gerekliliğini reddediyorum. en azından bugün reddediyorum.
4 Kasım 2010 Perşembe
carson mccullers'ın adamları
1 Kasım 2010 Pazartesi
ipi bırakmadan ama çok da çekmeden
yazıya başlarken konuyu bir yerden deerhunter'ın sailing'ine bağlama amacındaydım ama çok zorlama olacaktı, yapmak istemedim. halcycon digest nete düştüğünden beri bana ipotek koydu. her şeyi kabullenme haline bürünürken bu şarkıdan da ilham aldığımı gizleyemeyeceğim. ya da şarkı benim ruh halime denk düştü, bilemedim. işte öyle bir şey.
22 Ekim 2010 Cuma
elliott
16 Ekim 2010 Cumartesi
dışı farklı, içi farklı. çift taraflı giyebiliyorsun.
11 Ekim 2010 Pazartesi
fleetwood mac - beautiful child
beautiful child'i dinledim, sonra bir daha dinledim ve kendi fleetwood mac arşivimi açtım. şarkılarıyla gecelerimi geçirdiğim marissa ile fleetwood mac hususunda buluştuğumuz için ayrı memnun oldum. çünkü ben o tarz grupları severim, ayrı bir sevgiyle ve tebessümle kucaklarım. bazıları burun kıvırır, fleetwood mac'i demode bulur; fakat ben onları uzun zaman aralıklarıyla dinlemeye devam ederim.
eskide kalmayı sevmem. hep eski şeyler dinlemeyi, elli yaşına geldiğinde de pink floyd-led zeppelin-deep purple döngüsünde kalmayı; ya da ne bileyim, metalciysen de hala o janrdan abilere takılmayı falan istemem açıkçası. bu gerçekten kaçtığım bir şey. yeni gelene kucak açmayı ve kulaklarımı günümüz seslerine açık tutmayı seviyorum. bu sayede dünya zamanından kopmuyormuşum gibi geliyor. böyle diyorum ama dönemsel olarak kaidemi bozan gruplar olduğunun da farkındayım. fleetwood mac mesela, the beach boys, joy division, dire straits. bunlar belli dönemlerde döndüğüm eski zamanlı komşular. yılın bitimine iki ay kala fleetwood mac'e dönmek de marissa nadler sayesinde olacakmış, kısmet. bu şarkıyı bilmiyordum, bu vesileyle öğrenmiş oldum. zaten fleetwood mac'i tanımam da smashing pumpkins'in güzel mi güzel landslide cover'ını dinledikten sonra olmuştu. ne güzel bir şarkı böyle deyip, cover olduğunu öğrenince orjinalinin peşine düşmüştüm (böyle deyince çok yorulmuşum gibi bir cümle oldu ama olay google aramasından ibaret elbette).
neyse, konuyu dağıttım ama asıl niyetim sevdiğim müzisyenlerle ortak şeyleri sevdiğimizi görünce memnun olduğumu ifade etmekti. bundan sonra da daha çok ortak nokta yakalamak için marissa'nın linklerini tıklayacağım; gülmek içinse billy'i okumaya devam edeceğim. şimdilerde billy twitter alemlerinde ona buna laf sokuyor, kızlara şebeklik yapıyor. ben de "vay anasını yaee, yıllardır gözümüzde büyüttüğümüz billy bu muymuş?" diyorum. sonra bir bakıyorum, hastalıktan 4.5*10^2'nci paket peçeteyi bitirmişim.
tam post'u bitirdim derken alakasız bir şey fark ettim. fleetwood mac'in tusk albümünün kapağı bana pixies'in doolittle'lını çağrıştırdı.
3 Ekim 2010 Pazar
helicopter'li deerhunter şarkısı adeta içime hava basıyor. mis gibi oksijen.
2 Ekim 2010 Cumartesi
hatlardaki karışıklık
10 Eylül 2010 Cuma
bir kaçış hikayesi- bölüm 2: running up that hill
ben daha şarkıyı anlatacaktım, takatim kalmadı. ama bir dur, ben kime neyi anlatıyorum ki? bu kadın tanrıyla anlaşma yapmış yahu daha ötesi var mı?
sofranızı beğendim ama keşke kafanıza daha güzel bir şey taksaydınız
bu görüşü gerikafalılık olarak niteleyip de "yıl olmuş 2010 yaee!!! sen daha ne diyon hacı??!!" diyen insanlar tanıyorum. onlara yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat demek isterdim ama kendilerine tahammül edebileceğimi sanmıyorum. optm kib bye glnce caldr boregn hepsni yeme brz da bize brk pls ltfn tşk.
8 Eylül 2010 Çarşamba
eften püften şeyler
"bu kış süveter gelecek!"
lady gaga
pek çok pop yıldızının niye tutulduğunu anlayabiliyorum. dinlemiyorum, takipçisi değilim ama gördüğüm zaman anlayabiliyorum. genelde ilgimi çekmiyor ama bazen "aa ne yapmış?" diye bakmıyor değilim. yine de gel gör ki lady gaga'nın niçin bu kadar el üstünde tutulduğuna, ikonlaştırıldığına, hatta daha da ileri götürürsek devrimci gibi takdim edildiğine anlam veremiyorum. bana sorsalar ki lady gaga'yı nasıl tanımlarsın, verebileceğim tek yanıt bayağı olur. halbuse insanlar "zamanının ötesinde o yaee! anlaşılmıyor" falan diyorlar. hadi canım! hiç zamanının ötesinde popçu görmesem inanacağım ama ben inanır mıyım? asla! biz burak kutlarla büyümüş bir nesiliz arkadaşım, sen kime ne anlatıyorsun?
hey gaga,
bunlar nereli?
annem dinlediğim bir şeye ne zaman kulak misafiri olsa bu ne güzelmiş der. sağolsun beğenir. beğenmese de beğenir. kendisi tahminlerime göre çocuğuyla kuşak çatışması yaşamayan ebeveyn profili çizmek istiyor, canım benim. 'ne güzelmiş bu'dan sonra dediği ilk şey, "bunlar nereli?" oluyor. hep bunlar nereli. sonra bir-iki saniye düşünüyor ve kendince orayla ilgili bir şeyler diyor. eğer diyecek bir şeyi yoksa da tamam öyleyse, hadi sen dinle deyip gidiyor.
boston
hocamız uzun karışık bir nümerik yöntem anlatıyor. sonra diyor ki: "bunu med-cezir olaylarının hesabında kullanıyorlar. tabii biz kullanmıyoruz çünkü burada med-cezir olmuyor, okyanus yok." ardından devam ediyor, "çocuklar med-ceziri bir görseniz, suyun seviyesi sabah farklı gece farklı. ben boston’da öğrenciyken gördüğümde gözlerime inanamamıştım…" diye anlatıyor. sağ yanımdaki arkadaşım fısıltıyla soruyor, "boston nirvana'nın memleketi miydi?" diye. sol yanımdaki arkadaşımsa hemen olaya müdahil oluyor, "yok len o seattle'dı seattle" diyor. sonra üçümüz dersimize dönüyoruz ve bir gün biz de med-ceziri görmeyi umuyoruz.
anneanne
michigan-michelle
oy kullanmak
bebe
6 Eylül 2010 Pazartesi
dağınıklık zamanla toplanmıyor
2 Eylül 2010 Perşembe
sonsuza kadar aynı yaşta kalmak
1 Eylül 2010 Çarşamba
sırtındaki ya da kolundaki yazıyı hatırladın mı?
22 Ağustos 2010 Pazar
bloodbuzz ohio
haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.
19 Ağustos 2010 Perşembe
sıkıntı bulutu

18 Ağustos 2010 Çarşamba
derde deva kek harcı
zihnim bulanıklaşmamalı. her ne olursa olsun berraklığını kaybetmemeli. doğrular, yanlışlar, ikilemler, kararsızlıklar, soru işaretleri derken en nihayetinde sis perdesi aralanmalı ve ben o berraklığa yeniden ve yeniden ulaşmalıyım.
dolaplarımın içi biraz karışık. dolaplarımı düzenlersem zihnimin de düzene gireceğine inanıyorum.
kimi zaman göğsümün altında kara bir enerji olduğunu hissediyorum. o enerji oradan bütün bedenime salınıyor ve ben onu iyi bir şeye nasıl dönüştürebileceğimi bilmiyorum. bir şey üretmek o hissi ortadan kaldıracak, bundan eminim. keşke içimden kek, pasta, börek, çörek yapmak gelseydi. işte o zaman o kötü hissi iyi bir şeye dönüştürebilirdim. kendini mutfakta huzurlu hisseden ve yemek yaparak, kek harcı karıştırarak, hamur açarak, sebze ayıklayarak rahatlayan kadınları sanırım yeni yeni anlamaya başlıyorum. üretimin en kolay ve en kısa vadede netice alınabilecek alanı kendi mutfağında yemek pişirmek çünkü. keşke benim de içimden gelseydi. lakin benimki en fazla temizlik olabilir diyorum. evet, belki de temizlik. dolapları düzeltmek ve sonra da kafamın içini. ama yok, şu anki ruh halime o da uygun değil. ben bir şey yapmak istiyorum, onu vücuda getirdikten sonra ise karşıma koyup, "evet, benim karanlık halimin oluşturduğu güzel ve yararlı bir şey bu" demek istiyorum.
olgunlaşan manayı bu hasat mevsiminde biçtim
15 Ağustos 2010 Pazar
kulağımın kapağı ve beynimin google'ı
televizyonu izlemediğim gün sokağa çıktığımda, okula gittiğimde, otobüse bindiğimde arkamda oturanlardan olanı biteni duyuyorum. yemekhanede yemek yerken, aynı masaya oturduğum tanımadığım diğer öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken ben her şeyi duyuyorum. öğrenmek istemediğim şeyleri öğreniyorum, bilmek istemediğim şeyleri bilir oluyorum. buna en çarpıcı örneğimi vermek isterim: ben lost'un finalini belediye otobüsünde giderken arkamda oturan iki çocuktan öğrendim. tam arkamda oturuyorlardı ve "abii yaa lost nasıl bitti öyle yaeee!!!!" diye konuşmaya başladılar. her şey ağır çekim gibi bir an gözümün önünden geçti. ne yapsam, "afedersiniz lütfen lost'un finali hakkında konuşmayabilir misiniz?" mi desem, kulağımı mı kapasam, kulağımı kapayıp "lalalalelelellölölölöl sizi duymuyoruuuummm!!!" mu desem? efendime söyleyeyim, içimden "duymicam duymicam duymicam" mı desem, ne desem diye düşündüm. bunların hepsi saniyelik düşüncelerdi ve ben geç kaldım. lost'un finalini arkamda oturanlar bütün otobüse anons yaparak anlattılar. ben düşündüm, şimdi bu arkadaşlar spoiler mı vermiş oldular diye. yani aslında mantık çerçevesi içerisinde değerlendirirsek onların hiçbir suçu yok. işte iki arkadaş kendi arasında muhabbet ediyor. tıpkı senin ettiğin gibi, benim ettiğim gibi. ne yani, arkamı dönüp çocuklara "bi susun lütfen" mi diyecektim. böyle bir hakkım yok ki. insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı faşizan bir talep olur bu. ama aynı şekilde bu, benim kendime sakladığım lost zevkini de berbat eden bir şey. yani bilmeden, tamamen masum bir şekilde onlar da beni kısıtlamış oldular. aslında olaya daha geniş, çok geniş, kuşbakışı bakacak olursak bana gelen lost bilgi akışı, puzzle'ın çok çok küçük bir parçası ve belki de en değersiz parçası. yani altı üstü bir dizinin finali. peki ya medyanın bize sunduğu yalan haberler ne olacak? benim bucak bucak kaçtığım ama sonra mail'imde bulduğum "şunu izle lütfen pls öptüm kib bye" tarzında bir forward mail ne olacak? ben facebook'a yeni düşen bir video'yu artık izlemek istemiyorum. daha da izlemek istemiyorum. birinin mail'ini silsem, bu sefer başka bir arkadaşımın aynı içerikli mail'ini buluyorum posta kutumda. ya da izlemediğim videoları arkadaşlardan, eşden dosttan harfi harfine dinliyorum. bizzat izlemediğim ama içinde geçen cümleleri bildiğim o kadar çok video var ki anlatamam. ahmat hakan'ın twitter'daki sayfasını okumuyorum ama ertesi gün gazetede "ahmet hakan şunu yazdı!!!" diye bir başlık görüyorum. tıklayıp okumasam bile ben artık ahmet hakan'ın bir gün önce twitter'da olay yaratan bir şey yazdığını biliyor oluyorum. hiç izlemediğim bir diziye dair olanları anahaber bülteninde öğreniyorum. ülke gündemine dair haberlerin ardından "milyonları ekrana bağlayan falan filanda bu hafta şunlar oldu" diye bir haber oluyor, araya görüntüler serpiştiriliyor ve ben artık o diziyi biliyor oluyorum. her gün okula gidip geliyorum, gidip geldiğim yollar belki de sağlı sollu ankara'nın billbordlarının %67.18'ine sahip bir yol. reklamlar reklamlar reklamlar. hangi markette bu hafta domates kaç lira gözüme çarpıyor, hangi markada indirim var gözüme çarpıyor. billbordlar bana her şeyin reklamını yapıyor. hadi televizyonu kapatıyorum reklamdan kaçıyorum, internete girmiyorum reklamdan kaçıyorum, dergi okumuyorum reklamdan kaçıyorum, peki ya sokaktaki reklamdan kaçmak istediğimde bunu nasıl yapacağım? bence billbordlar bize tecavüz ediyor. resmen tecavüze uğruyoruz. zihnimin günden güne bulandığını, kirlendiğini hissediyorum. bana lazım olan bir bilgiyi beynimin içindeki google'dan arayıp bulmak istemiyorum. sanki beynimin içinde bir google var ve orada hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz bir sürü bilgi var. hani şu anda nasıl google'dan arattığımız bir bilgiye güvenemiyorsak aynı şekilde ilerde beynimin içinde arattığım bir bilgiye de güvenememekten korkuyorum. ilerde bir gün kendi beynimdeki düşünceye güvenememekten endişe ediyorum.
kafamın karıştığı haller
malum, ramazanlar toplumca bu hoşgörü mevzusunun en öne çıktığı zaman dilimleri. gerek anadolu şehirlerinde, gerekse internet aleminde bu konuya dair tartışmalar her ramazanda yeniden gündeme geliyor. ben de buna dair iki gün önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.
iftar vaktine yakın otobüse bindim. otobüsün bir hayli kabalık olmasına rağmen şanslıymışım ki şoförün hemen arkasındaki koltuğa oturabildim. çok az yol gitmiştik ki ezan okundu. sonra şoförün telefonuyla başka bir şoförü aradığına kulak misafiri oldum. hemen arkasında oturduğum için de bütün konuşmayı duydum. bizim şoför diğer şoföre nerede olduğunu sordu, "haa orada mı? bekle o zaman, ben sana yetişeyim de benim yolcuları sen al. rahatça bir iftar yapalım" dedi. sonra da manyak şekilde gaza bastı. normal zamanda on dakikada alacağımız yolu şoförümüz bize üç dakikada aldırdı. zaten iftar saati olunca yollar da gayet boştu. neyse, diğer otobüsün bizi beklediği yere geldik. sonra şoförümüz sağa çekti ve "efendim, çok özür dileriz, lütfen öndeki otobüse geçer misiniz? çok özür dileriz, lütfen efendim" gibi kibar cümleler kurdu. bütün otobüsten "haydaa! bu da nesi şimdi?! böyle şey mi olur, çınk çınk çınk!" sesleri yükseldi. sonra bütün otobüs indik ve öndeki otobüse geçtik. maşallah, o otobüs de gayet doluymuş, nüfus bizimle beraber ikiye katlandı ve insanların birbiriyle yakın temaslı otobüs yolculuğu başladı. sonra geldiğim otobüsten inen otuzlu yaşlarında bir adam gayet öfkeli bir şekilde sesli olarak şikayete başladı. laflarını ortaya söylüyordu ve "olur mu böyle şey, bu ne biçim hizmet, şikayet edeceğim" diyordu. sonra ikinci bindiğimiz otobüsün muavinine nereye şikayet edebilirim, bu yaptığı kurallara aykırı mı gibisinden bürokratik sorular sordu. adamın yakınmalarından bunalan muavin de "e o zaman şikayet et abi" dedi. adam "edeceğim tabii, edeceğim" diye yanıtladı. o an sağımdaki ve solumdaki insanlara değmemek, onların da bana değmemesini sağlamak için üstün çaba sarf eden ben, otobüsten inme olayına o adam kadar sinirlenmediğimi fark ettim. önce kendimden şüphe duydum. ben niye sinirlenmedim ki dedim. çünkü ilk etapta adamın iftarını açacağını biliyordum ve "yazık, adam aç tabii" demiştim. ama sonra düşündüm, tuttuğu oruç yüzünden insanlara verdiği sosyal hizmeti aksatıyor dedim. ben o kadar sinirlenmedim ama benimle aynı konumdaki o adam bunu benden çok daha fazla önemsedi. yol boyunca düşündüm, hangimiz haklıydı acaba? ben ufak tefek şeyleri hoşgörebilirdim, çünkü oruç tutmuyordum ve karnım aç değildi. üstelik acil yetişeceğim bir yer de yoktu. ama belki o bağıran adam da oruçluydu ve bir an önce evine gitmek istiyordu. belki açlığın üstüne bir de sıkış pıkış altlı üstlü otobüs yolculuğunu kaldırabilecek durumda değildi. sonra düşünmeye devam ettim, hoşgörünün sınırları nereye kadardı? toplumda neyi nereye kadar hoş görebilirdik, neyi göremezdik? sonra daha da devam ettim, toplum beni hoşgörüyor muydu ki? kendimce anlayışlı yaklaştığım oruçlu amca, yarın bir gün herhangi bir konuda -herhangi bir konuda- bana hoşgörü gösterecek miydi? ya da benim anlayışlı yaklaştığım insanlar, kendileri gibi düşünmeyen ve davranmayan biriyle karşılaştıklarında uyumlu davranacaklar mıydı ki? ya da o otobüsten indiği için ortalığı ayağa kaldıran takım elbiseli adam, devletin yaptığı herhangi bir yanlışlığa/adaletsizliğe de bu derece karşı çıkıyor muydu, yoksa "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mı diyordu? kurallara özen gösteren ve toplumda düzeni önemseyen biri miydi, yoksa sadece "tutmayın küçük enişteyi" mi?
bütün bunları düşündüm durdum. ben kimlerle aynı otobüsü, aynı şehri, aynı toprağı paylaşıyordum? kendimce kuralları önemseyen ve günlük işlerin akışının önemli olduğunu savunan ben, otobüsten indirildiğimde bunu doğal karşılayacak kadar sinmiş miydim? sonuçta vardığım nokta boşa kürek çektiğimdi. nasılsa herkes en doğruyu biliyor ve en doğruyu yapıyordu. insanlar yarın bir gün kendileri gibi olmayan birine tepki göstereceklerse benim her şeyi normal karşılamamın hiçbir anlamı yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
çamaşırların devirdaimi, buharın tütüşü, kekin kabarışı, benim akvaryumum

tahmin ediyorum ki akvaryumu izlemek de benzer etkiler yaratıyor. hepsi zihnin dinlenmesine aracılık ediyor. zaten bizim zihinlerimiz de çok yorgun ve hep yorgun değil mi? buna çözüm olarak benim de kendi çapımda yaptığım şey, anlam yüklediğim küçük izlenceler yaratmak. elimden bu kadarı geliyorsa ne yapabilirim?
6 Ağustos 2010 Cuma
merhaba komşu
bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.
3 Ağustos 2010 Salı
siamese dream
1 Ağustos 2010 Pazar
sıra arkadaşıyla kolu çarpışmayan var mı? ben varım.
ama öncelikle sınıfımızın planını göstermeliyim:
yağmur sınıfımıza geldiğinde sadece iki kişinin yanı boştu. biri benim, diğeri de bir oğlanın. malum o yaşlarda kızlar kızların, erkekler erkeklerin yanına oturur. yağmur da benim yanıma geldi ve dedi ki "kayabilir misin?" ben tek oturma rahatlığım elimden alınacağı için, üstelik bir de duvar kenarına kayacağım için pek bir bozuldum. o zamanlar duvar kenarında oturmak başa gelebilecek en kötü şey. duvarın yanına oturmak demek hapis hayatı demek. özgürlüğünün kısıtlanması demek. bütün bunları bildiğimden ben de şark kurnazlığı yaparak yanıma oturmak isteyen kıza: "ben solağım ve eğer duvar kenarına geçersem yazı yazarken ellerimiz çarpışır. duvar tarafına sen geç" dedim ve ona yol gösterdim. sonradan seveceğimi bilmediğim kız bana bütün sevecenliğiyle "aa öyle mi?! ne güzel! ben de solağım. ikimize de fark etmez o zaman." diye yanıtladı beni. ben her cevabı bekliyordum da bu cevabı hiç beklemiyordum. "ıııı, şey, öyle mi? ne güzel." gibisinden bir şeyler geveledim. bana "hadi kay" dedi. ben de kuzu kuzu duvara taraf kayıverdim.
bu olay başıma gelen en komik şeylerden biridir. belki de "faka basmak" tabirini bizzat tatbik ettiğim ilk andır, emin değilim. ama o kızı sonradan çok sevdim. gel zaman git zaman, ona ayaküstü kurduğum bu oyunun nasıl elimde patladığını da anlattım, anlamıştım zaten dedi. beraber katıla katıla güldük. sıra arkadaşlığımız boyunca da kollarımız hiç çarpışmadı, gül gibi geçinip gittik.


