25 Aralık 2010 Cumartesi

çiftlik - he would have laughed


hiç çiftlikte yaşamadım. hayatımda çiftlik görmedim bile. yine de orada yaşamanın nasıl olabileceğini birkaç kere düşündüm yakın geçmişte. bunu aklıma getiren deerhunter'ın he would have laughed şarkısı oldu. sabahları bir çiftlikte gözünü açmanın, sevimli küçükbaş hayvanları sevmenin, heidi çizgi filmindeki gibi ekmeklerden yemenin nasıl olabileceğini hayal ettim. tıpkı şarkıdaki gibi, yaş aldıkça sadece daha çok sıkılıyorum (only bored as i get older). doğru orantı sadece yıllar ile yaşlar arasında değil, yıllar ile sıkılganlık arasında da var. yaşım ilerledikçe makineleşmeye doğru gidiyorum. kıramadığım bir kısır döngü, içinden çıkamadığım bir rutin birden tüm yaşamımın kendisi oluveriyor. bazen koşturmaca arasında kantinde içtiğimiz kötü çaylar sırasında, bazen de yapılacak ödev dururken ettiğimiz aylaklıklar sırasında arkadaşlarla birbirimize anlattığımız tüm hikaye bu işte; her şeyin ne kadar aynı, ne kadar sıkıcı olduğu. manayı başka şeylerde arar olduk. şu an okuduğum şeyde, ilerde yapacağım işte hayatın anlamını aramamayı şimdi öğrendiğim için şanslıyım. böyle arkadaşlarım olduğu için de şanslıyım, en azından derdimi anlatınca anlıyorlar, ya bir de boş gözlerle yüzüme baksalardı? bunların hepsi, yaptıklarımız, okuduklarımız, öğrenmeye çalıştıklarımız… hepsi hayata bir yerinden tutunabilmek için birer araç sadece. yapmam gerekenleri yapınca hayata bir yerinden tutunuyorum, bunu hissedebiliyorum. bu noktada bize verilen öğüt, geleceği düşünmek. yorulmamızın nedeni, hayatı ertelememizin nedeni hep gelecekte daha iyi olabilmek için-miş. peki ya olamazsak? bu noktada da iyimser olmaktan bahsediyorlar. çevremde bunu beceremeyen o kadar çok insan var ki. ben de dahil herkesin kurduğu en iyimser cümle, önümüzdeki maçlara bakacağız artık oluyor. bense sürekli önüme bakmaktan yoruldum. artık biraz da şimdi bulunduğum yere, içinde olduğum an’a odaklanmak istiyorum.

20 Aralık 2010 Pazartesi

all these calculations do not make sense

yıllar geçtikçe sabırla beklemeyi öğreniyorum. beklediğim şey mühim değil, benim için önemli olan kısım sabırla beklemek. sabırla beklemenin, güvenle beklemek demek olmadığını da yeni yeni anlıyorum. bir şeyler yapıyorum, sabırla sonucunu bekliyorum ama içimde bir güvensizlik. bazen korku ile endişe arasında gidip geliyorum. elimden geleni yaptığımı düşündüğüm şeylerde tatmin edici neticeler alamayınca pes etmemeyi artık öğrendim. büyümek bunu gerektiriyor. olgunluk ile çocukluk arasındaki fark bu olmalı, istediğini alamayınca pes etmeden yola devam edebilmek. çoğu zaman benim kafamı meşgul eden istediğim değil, hak ettiğim şey oluyor. hak ettiğimi alabilsem tatmin hissini yaşayacağım ama maalesef olmuyor. o zaman vaz mı geçsem diye düşünüyorum. vaz geçsem, emek etmeyi bırakıp bir kenara mı çekilsem diye soruyorum kendime. sonra bunu kendime yakıştıramıyorum. bunun mantıktan uzak olduğunu görüp, kendime olan inancımı muhafaza etmeyi seçiyorum. bunu resmen seçiyorum, öyle olması gerektiğini düşündüğüm için. küçükken daha mı mantıklıydım diyorum. büyüdükçe sezgilerime güvenmeyi seçtim ve aklın biraz uzağına düştüm sanırım. çocukluğumu bilen biri, sen çok mantıklı bir çocuktun dedi bana. öyle miydim sahiden diye kendimi gözden geçirdim. sanırım öyleydim. şimdi ne oldu sana dedi, böyle yapmamalısın. yüzüme tokat yemiş gibi oldum. sahi, şimdi değiştim mi? dünyanın en ağır küfürünü yemişim gibi hissettim, sana şimdi ne oldu? hayran olduğum hep mantıktı, büyük ihtimalle benim zaafım da buydu. yakışıklı adamdan ziyade mantıklı adam, güzel kadından ziyade mantıklı kadın. akıllı ya da zeki değil demek istediğim, mantıklı. olmak istediğim kişi mantıklı, istikrarlı ve tutarlıydı. bense kimi zaman dengesizdim. çevreme karşı değil ama kendime karşı dengesiz. bir gün kendimle barışıkken, bir gün aynaya bakmak istemezdim. bir gün evimizin sokağına girdiğimde sessizce şarkı söylerken, bir gün müziği duymak dahi istemezdim. sevdiğim insanları her daim severdim de, geri kalan insanları bazen severdim bazen de onlara öfkelenirdim.
bunlar dışarıdan belli olmayan şeyler olsa bile iniş çıkışlarımın keskinliği beni kimi zaman huzursuz ediyor. tekrar sakinleşmeyi bekliyorum. sabırla bekliyorum ama güvenle değil. teselli istemiyorum ama beni rahatlatacak bir omuz arıyorum. bazen buluyorum bazen bulamıyorum, herkes gibi işte. takdir edilmeyi önemsemediğimi söylesem de içimdeki ergen damarı bazen tutuyor ve takdir görmediği için üzülüyor. bunları önemsemiyormuş gibi görünsem de önemsediğim doğrudur, kendimi kandırmak gibi bir niyetim yok. çalışıp da yapamadığım sınavlardan sonra -ki çalışıp da yapamamak diye bir şey var, evet, yalan söylemeyin- ya da kötü şeylerle karşılaştığımda -bu kısmı fazla açmayalım- adaletin bu mu dünya dediğim doğrudur.
.....
bugün bir otobüs camında, moral bozukluğundan çattığım kaşlarımı görünce aman allahım yüzüm kırışacak! deyip de alnımı normal haline getirdiğimi de gizlemeyeceğim.
.....
sürekli bir şey yetiştirip duruyorum. kalbimin çarptığını, hızlı hızlı attığını duyuyorum, içtiğim kahvelerden dolayı. gece yatağa yatınca sanki yatak kalbimin çarpıntısından sallanıyormuş gibi geliyor. kahveden bıktım artık. iyi kahve ile kötü kahvenin tadını ayırt edemeyecek derecede içtiğim şeyi önemsemiyorum. sanki daha fazla kafeinle aklım daha çok çalışacak. hiçbir şey yapmıyorum çünkü hiçbir şeye vakit bulamıyorum. okulun bu derece hayatımın tümünü kaplaması beni boğuyor. kendimi ot gibi hissediyorum, biraz boş kalsam da uyusam diyorum. bunca şeyden sonra aldığım notlar da bok gibi. geçen yaptığım bir ödevde sonuç çıkartamayınca all these calculations do not make sense yazdım sayfanın sonuna. hoca da gülen surat çizmiş. hiç beklemiyordum ama meğersem zaten cevap oymuş. aferin dedim kendime. sonra vay anasını galiba biliyorum ya diye sınava girdim, o da bok gibi geçti. bu sefer de kağıdın sonuna "hocam vakit yetmedi. eğer biraz daha olsaydı bu soruyu yapardım." yazdım. bunu gerçekten yaptım. sonra hoca bir sonraki derste, "biriniz bana not yazmış sınavda, kim o?" diye sordu. benim dedim. hoca güldü, ben de güldüm. utandım ve yüzüm kızardı falan. sınav kağıdına not yazan öğrenci hakkında hocalar ne düşünüyor bilemeyeceğim ama ben yine olsa yine yapardım.

12 Aralık 2010 Pazar

sıkı can iyidir kolay çıkmaz

bazen hiç eve gelmek istemiyorum, bazen de evden dışarı çıkmak istemiyorum. sanırım bir süredir kısır bir döngünün içine girdim, kendimi oradan çıkarmam gerektiğini biliyorum ve bunu yapmak için çaba sarf etmeyişimin vicdan azabını çekiyorum. sürekli bir şey yetiştirme halinden sıkıldım, en bariz hissettiğim şey şu an için sıkılma hali. bu işi layıkıyla yerine getiriyorum. ya az uyuyorum ya çok uyuyorum, bir türlü ortasını tutturamadım. dikkatim dağınık sayılır ama saçma sapan şeylere dikkat etmekten de kendimi alıkoyamıyorum. bunun literatürde bir ismi var mı acaba? nihilist tarafım son zamanlarda tavan yaptı, bunu bir türlü dengeleyemiyorum. kendimi frenlemek için yapabildiğim tek şey, eğer böyle giderse kısa vadede/orta vadede/uzun vadede neler olabilir, bunu tahayyül etmek. sonra beni korku basıyor. işte o zaman toparlanıp, işimin başına dönüyorum. verim aldığım söylenemez. verim alamadıkça uzaklaşıyorum, uzaklaştıkça verim alamıyorum. böyle bir kısır döngü işte. banyo yapınca, temizlenince her şeyin baştan başlayabileceğine olan inancım tam. banyo yaptıktan sonraki o anlık rahatlama hissini çok çabuk kaybetmesem, mesela bir kahve koyup masamın başına otursam gerisi gelecek. zaten hep öyle demezler mi, bir başlasan gerisi gelir. yaptıklarım-yapacaklarım konusunda kendimi sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyor. ara sıra aklımda beliren şeytanları kovmayı iyi beceriyorum. aksi takdirde halim nice olur, düşünmek dahi istemiyorum. bir şey yapacak olduğumda ne anlamı var ki? falan diyorum. an geliyor, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. geçen gün kırk yıllık arkadaşımla konuşurken, onun ağzından bu cümlenin aynısını duydum: yaşlı bir kadın gibi hissetmek. ben de! ben de! diye atladım lafa. yalnız olmadığımı bilmek güzeldi ama bu durum biraz sorunluydu. neden böyle hissediyoruz diye konuştuk, durum analizi yapmaya çalıştık ve kendimizce bir takım noktalara vardık. bunu daha önce kimseyle paylaşmamıştım biliyor musun dedim ona. çünkü bu hissin, başkaları üzerinde yarattığım "ben" algısının bir parçası olmasını istemiyordum. ama kırk yıllık arkadaşımla paylaşabilirdim bunu. bir başkası beni yaşlı kadın gibi görmemeli, ben kendimi görsem bile. öyle gördüklerini sanmıyorum ama bunu dillendirmek de istemiyorum. "içindeki çocuğu kaybetmemek" diye bir laf var ya, o ne boktan bir laf öyle, anlamına eremedim. benim içimde çocuk mocuk yok, yaşlı bir kadın var ama çocuk yok. kendimi bu hale ben sokmadım, ben öyle düşünüyorum. birileri değil ama bir şeyler böyle olmasına neden oldu. hayat oldu, bizi yaşlı bir kadın gibi hissettiğimiz bir yere koydu işte. geldiğim noktada kendimi küçük hissediyorum. evren kocaman ve genişlemeye devam ediyor, ben de sonsuz uzayda küçük bir noktayım sadece. nihilist tarafımın tavan yaptığını söylemiştim, bunu başka şeylerle dengelemeye çalışsam da eninde sonunda içimden atamıyorum. birine faydam dokununca memnun oluyorum ama o kadar. sonra yine boşa kürek çekme hissi. çok lazımmış gibi six feet under'a başladım tekrardan. aslında yeniden izlememek için kendimi bir hayli tuttum ama dayanamadım. en sonunda nihilizmimi ikiye katlayacağını bile bile tekrardan bulaştım. bunu on beş yaşında izlememe ne gerek varmış diye düşündüm. o yaştaki biri bu diziden niçin zevk alır ki falan dedim. almaması gerektiği sonucuna vardım. insan lise hayatında six feet under izlemek yerine daha eğlenceli işler yapmalıydı. lisede çok eğlendiğim zamanlar oldu, inkar edemeyeceğim. öyleki, şimdiki halimizden daha çok eğlenirdik o zamanlar. ama sonra gelir niye bu diziyi izlerdim, bilmiyorum. bence izlememeliymişim, bunu yürekten söylüyorum.

şimdi gözümde dağ gibi büyüyen bir derse çalışmak zorundayım, neresinden tutsam elimde kalıyor. kütüphaneden de sıkıldım, evden de. dersten ve ödevden de. ne kar iyi hissettiriyor, ne çay ne kahve. ankara'dan hiç bu kadar bunalmamıştım. fisher'lara beşinci üye, ikinci kız evlat olarak kaydımı aldıracağım galiba.

11 Aralık 2010 Cumartesi

courier

courier yazı karakterinin her şeyi soğuklaştırıcı etkisini seviyorum. birden bire yazdığıma yabancılaşıyorum. sanki bir polis raporu, mahkeme kararı gibi mesafeli ve soğuk bir etki bırakıyor üstümde. yazdığım en öfkeli şeyi courier yazı tipine dönüştürünce cayır cayır yanan o hali alıyor ve buz gibi yapıyor. kelimelerle aramda oluşan mesafeyi hissedebiliyorum.

sakalını kesmeyi bırakan adam

anlattığımda komik gelmeyebilir ama aklıma gelen komik bir-iki şey var. onlardan bahsetmek isterdim ama bir süredir içinde bulunduğum hali yansıtmak daha kolay geldi sanırım. komik şeylerden bahsetmeyi sonraya bırakacağım. belki de hiç bahsetmem.

şu anda bir erkek olsaydım, sakalımı kesmeyi bırakır ve uzatırdım. yüzümün biraz kapanmasını sağlayarak kendi içime dönerdim sanırım. içe dönmenin tek göstergesi erkek olup sakal uzatmak değil elbette ama bu fikrin bugün için bana yakın geldiğini hissettim. daha önce sakal uzatmanın gelebileceği manayı derinlikli olarak düşünmemiştim. sakalını kesmekten vazgeçen bir adamın yorgunluğunun ve her şeyi nadasa bırakmış halinin bu denli farkında değildim. müziklerini dinlediğim adamların google images'de resimlerini aratırken, sakallı resimlerine uzun uzun baktım. birçoğunun dağınık saçı, sakalı, sıradan bir tişörtü ya da gömleği vardı. o halleriyle bana çok yakındılar. vitrinde gördüğüm topuklu ayakkabılar güzeldi ama ben kendime onları halen çok uzak hissediyordum. kar botlarım şimdilik beni idare ediyordu.

vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.

aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un admiral fell promises'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır.

söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, kimin için ve ne için gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.

ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.

22 Kasım 2010 Pazartesi

jüpiter'e bakış: 50 kuruş


cumartesi gecesi güvenpark'ın karşısındaki kaldırımda bir teleskop duruyordu. merak ettim ve temkinli bir şekilde teleskobun olduğu yöne doğru yaklaştım. bir baktım, teleskobun üstünde "jüpiter'e bakış: 50 kuruş" yazıyordu. hemen arkasında da kaldırımdaki sete oturmuş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. hava acayip sisli. "bu havada hiç jüpiter mi görünürmüş yaee?!" dedim kendi kendime. sorsan, jüpiter'e bakmışlığım yok ama bu havada görülmeyeceğini az buçuk idrak ediyorum. şehrin ortasında, kzılay'ın merkezinde jüpiter'e mi bakılır hem? birazcık komik gibi sanki. sonra bir an tereddüt ettim, baksam mı dedim ama saatin bir hayli geç olmasından ve gecenin bu saatinde yalnız başına bir kızın, sokaktaki adamlarla samimi olmasının tehlikesinden dolayı vazgeçtim (sizin oraları bilmem ama ankara'da 22:30 demek, aman allahım biraz daha geç kalırsam son otobüsü kaçıracağım! demek. memur kesim çoktan pijamalarını giymiş; dişlerini fırçalayıp, yatmaya hazırlanıyor arkadaşım).
ben jüpiter'e bakmadım, yoluma devam ettim; ama yine de bu adamı ankara bilim ve ticaret hayatına getirdiği yenilikten dolayı içimden tebrik ettim. bunca yıllık ankaralıyım, ben daha "jüpiter'e bakış" diye bir şey görmemiştim. gece gece beni gülümsetti, karşıma şehrin rutinini kıran bir şey çıkarmış oldu, hoşuma gidiverdi.

tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da türev-integral bilen selpakçı çocuktan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur.

19 Kasım 2010 Cuma

hayatın magma tabakası

hayatın ritmini duyabildiğim nadir anlar var. çok yavaştan kulağıma bir ses geliyor. bana gürül gürül akan kaynaktan uzakta olduğumu hatırlatıyor ve içime suçluluk duygusu salıyor. geç kaldım, geç kaldım. o hissi yemek yerken ya da uyurken, güzel bi rüyadan uyanırken, dopdolu geçen saatlerden sonra içime tatlı bir hüzün çökmezden ve birini sevmezden hemen önce hissediyorum. ileri-geri gittiğimi sanıyorum. ileri-geri, yavaş ama ritmik hareketler: bir yerde sallanır gibi, bir şarkıya tempo tutar gibi. ataletimi yendikçe o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. yapılacak çok şey, gezilecek çok yer, sevilecek çok insan var. hiçbirine geç kalmamalıyım.

insanlar bir aradayken güzel, tek tekken sinir bozucu olabiliyorlar; ama kavram olarak insanlık güzel. insanlığa halen güveniyorum, ondan ümidimi kesmiş değilim. eğer ben bir şey hissediyorsam, benim hissettiğimin aynısını hisseden, en azından bir benzerini hisseden birileri muhakkak vardır diye düşünüyorum. ben anlattıkça o beni anlar, buna tüm kalbimle inanıyorum. ben biliyorsam başkaları da biliyor, benim başıma gelen onların başına da gelmiştir diyorum. bunu bilmek beni rahatlatıyor. herkes değil ama birileri var işte. adlarını bilmemek inanmama engel değil, ben onların var olduğuna inanıyorsam bu bana yeter. hiçbir yüce güce bu denli inanmıyorum. kötülerin arasında iyilerin olduğunu biliyorum. gün geliyor insanlığa kızıyorum, öyle kızıyorum ki görsen inanmazsın. sonra ufak bir şey oluyor, istesem de dünyaya küsemiyorum. bazen gerçekten küsmek istiyorum, yorganı başıma çekip öylece -geleceğinden emin olduğum bir işareti bekler gibi- beklediğim oluyor. herkes gibi bekliyorum. ola ki beklediğim geldi, onu tanır mıyım bilmiyorum. kimileri mesihi, kimileri yüce bir gücü, kimileri godot'yu beklerken benim istediğim ufak bir işaret. kimi zaman uzaylıların gelmesini istiyorum. mesela küçükken ufoları beklerdim, onlar da bir türlü gelemediler. zaten artık gelseler de mühim değil.

yorganın altında bunları düşünürken sabah oluyor. telefonda "ertele"ye basıyorum. ertelediğim o beş dakikada önümdeki gün kabaca gözümde şekilleniyor. sonra bir de pantolonun üstüne hangi tişörtü giysem? muhabbeti. ardından kalkıp yoluma gidiyorum. sıradan bir günün içine karışıyorum ve sıradan bir günde, beklediğim ve bir türlü gelmeyen o işareti bana sıradan olaylar, sıradan insanlar veriyor. iyimser biri değilim -hiç değilim- ama ben yine de onlara sırtımı çeviremiyorum. istesem de hiçbir şeye küsemiyorum. en azından şimdilik. son zamanlarda bunun için uğraşıyorum.

17 Kasım 2010 Çarşamba

güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma geldiler

-ben senin kısa saçlı halini de bilirim. beraber uzattık sayılır. tıpkı şarkıdaki gibi, arcade fire'ın suburban war'ındaki gibi, "you grew your hair so i grew mine". sonra bir baktım, geçen hafta kestirmişsin. oysaki saçının dökülmesi için henüz erken değil mi? üzüldüm biraz. parlak yüzlü çocuktan olgun adam haline geçişin gözümün önünde olmasa, şimdiki haline hayatta inanmam. gözlerimizi birlikte bozduk, sonra sen sigaraya başladın, hatta üstünden o kadar uzun zaman geçti ki neredeyse bıraktın... diyorsun ama bence yalan diyorsun. ben bilmez miyim seni.

-sonra bir de gizem var. onunla nasıl arkadaş olduğumuzu çok net hatırlıyorum. bana geçen gün dedi ki, ya iyi ki de yanıma gelmişsin de ingilizce dersinde eş olalım mı demişsin dedi. hoca demişti ki herkes kendine bir eş seçsin. ben de gizem'i seçmiştim. nasıl oldu bilmiyorum ama gizem'le iyi anlaşacağımızı daha onun adını bilmeden biliyordum. sonra ilginç bir ayrıntıya takıldım. gizem, mart'ın aynı günü doğan üçüncü iyi arkadaşımdı. galiba mart'ın o gününde doğan insanları ayrı seviyordum.

-sonra bir de görkem var. hayatımda gördüğüm en komik kızlardan biri. sebze yemekleri ve okulun yemekhanesi bizi biraraya getirdi. karnabahar, bamya ve türlünün olduğu günlerde arkadaşlarım beni yalnız bırakırken, gözüme tek başına yemekhanede sebze yemeği yiyen görkem'i kestirdim. bizim bölümdeydi ama henüz tanışmamıştık. sonra bir gün pat diye masasına oturdum. merhaba dedim, merhaba dedi. baktık yemek zevklerimiz uyuşuyor, beraber yemekhaneye gitmeye başladık. artık karnabahar ve bamya daha da güzel.

yerin altı kat dibi

insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin six feet under olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman lost in translation izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de.
asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.
....................
bir-iki ay önce orhan pamuk, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar ev diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da blonde redhead'in messenger şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.

15 Kasım 2010 Pazartesi

müessesemizde yardımlar karşılıksızdır

bazen yapılan bir iyilikteki samimiyetsizliği görüyorum. donuk bir samimiyetsizlik, öylesine ve öyle olması gerektiği için yapıldığı belli. hiç yapmasan daha iyi olur; ya ben görmeyeyim, ya sen yapma.
birine ufak, çok küçük bir yardımda bulunuyorum ve bana teşekkür olarak, "çok sağol, bunun karşılığını bir şekilde ödeyeceğim sana" diyor. kulaklarıma inanamıyorum. insan teşekkür ederken böyle mi der? bunu diyene acısam mı kızsam mı bilemiyorum. belki de kimse ona yardım etmemiştir, yazık ki yardımın güzelliğini bilmeyecek kadar yoksun bundan. ama sonra kızıyorum, demek ki kimselere yardım eden biri değilmiş ki hemen ödemekten bahsediyor diye geçiyor aklımdan. ayıp ki ne ayıp. ne yaptın dersen, sınavdan önce hesap makinemi ona verdim, tanımadığım birine. bana neyi ödeyecek ki, bırak eksik kalsın.

kendisi ve karşıtı

mutluluğu mutsuzlukla, güzelliği çirkinlikle, sevgiyi de nefretle konumlandırma hali beni biraz düşündürüyor. mutsuz oldukça mutluluk ulaşılması zor bir şeymiş gibi büyüdükçe büyüyor, amaç halini alıyor. oysaki o da insanlık hallerinden biri ve "yüce ideal" değil. mutsuzluğu övmediğim gibi mutluluğu da övmüyorum. övmüyorum ve yermiyorum. mutsuzluk dışarıdan görülmemesi, duyulmaması gereken bir şeymiş gibi geliyor ve ben normalmiş gibi görünmeyi, mutsuz görünmeye yeğliyorum. dert dinliyorum ama anlatmıyorum. anlatmadıkça aklımdan gidiyormuş gibi geliyor. böyle diyorum ama en iyi unutma yönteminin de unutmak istediğin şeyi hatırlayamayacak raddeye gelinceye kadar tüketmek ve onu un ufak hale getirmek olduğuna inanıyorum. fikrim ile zikrim uyuşmuyor. anlatmıyorum, dolayısıyla unutamıyorum belki. anlatmadıkça kafama takılanlar kaybolmuyor. saç telleri gibi bir araya geliyor, pis ve mide bulandırıcı bir yumak halini alıyor.

bir şeyi karşıtıyla değerlendirmek yöntemlerden biri olsa gerek, bir fikrim yok. şimdi olumsuzu değil, olumluyu bilelim istiyorum. iyi bir şeyi tanımak için önce kötüyle karşılaşmış olma gerekliliğini reddediyorum. en azından bugün reddediyorum.

4 Kasım 2010 Perşembe

carson mccullers'ın adamları

bugün kızılay otobüsündeyken çaprazımda oturan iki adam dikkatimi çekti. ben adamların iki-üç sıra arka çaprazında oturuyordum. kulağımda kulaklık vardı, konuşmalarını duyamıyordum ama sürekli elleriyle havaya bir şeyler çizmeleri, birbirlerine yol tarif eder gibi elleriyle havada yazı yazmaları ilginç geldi. ilk iki üç dakikada anlayamadım, halihazırda kulaklıktan dolayı seslerini duymuyorum sandım fakat sonradan jeton düştü. o iki adam konuşamıyordu ve işaret diliyle anlaşıyorlardı. emin olamadım, müziği kapattım ve adamların konuşmalarını duyabiliyor muyum diye dikkat kesildim. hayır, ses gelmiyordu ve evet, adamlar gerçekten de işaret diliyle konuşuyorlardı. konuşurken o kadar keyifli görünüyorlardı ki kendimi onları izlemekten alıkoyamadım. biraz camdan dışarıyı seyredip, sonra kaçamak bakışlarla o iki adamı izledim. durmadan gülüyorlardı, dışarıdan güzel bir muhabbettin içindelermiş gibi bir havaları vardı. el-kol hareketlerinden birbirlerine bir yerleri tarif ettiklerini anladım. belki yanlış anladım ama sanki elleriyle yol, kavşak, sağa dön, sola dön yapıyorlardı. hiç susmadılar. yaklaşık yirmi dakikalık yol boyunca hep konuştular. ben de arkalarında oturmanın verdiği rahatlıkla onları büyük bir ilgiyle ve merakla gözledim. aklıma carson mccullers'ın yalnız bir avcıdır yürek romanındaki iki sağır-dilsiz karakter geldi. kendi kendime "bunlar işte onlar!" dedim. heyecanlandım. resmen o romanın, birbirleriyle muhabbeti tatlı olan o iki sağır-dilsiz canciğer dostuydu bu adamlar. nasıl olabilir diye hayret ettim. carson mccullers 1940 yılında, benim bugün üç sıra önümde oturan bu iki adamı yazmış, bu nasıl olabilir dedim. yol boyunca bir yandan o iki adamı izledim, bir yandan da yalnız bir avcıdır yürek'teki o iki adamı düşündüm. işte şimdi bu akşam saatinde koca günden aklımda kalan en belirgin şey otobüsteki o iki adam ve romandaki o iki adam oldu.

1 Kasım 2010 Pazartesi

ipi bırakmadan ama çok da çekmeden

bu aralar kendimi yazıyla ifade edemiyorum. yazı yazamamaktan ziyade daha çok yazmaya ihtiyaç duymuyorum sanki. bir şey düşünmedikçe, kafamı meşgul eden bir şey olmadıkça, hayata eleştirel gözle bakmadıkça yazı yazmaya başvurmuyor gibiyim. son zamanlarda bir şeyi eleştirmekten çok kabul etme hali içindeyim. eleştirmiyorum derken bunu olanlara kayıtsız kaldığım için değil, olanları kabul etmeye çalıştığım için yapıyorum. bana ne demiyorum, ilgisiz değilim fakat bana ters gelen bir şeye hınç ve öfkeyle yaklaşmıyorum. yanlış olduğu bariz olan şeylere kızmaktan ziyade, "peki, madem bu yanlış, bundan sonrası için ne yapabiliriz?" diye yaklaşıyorum. hayatta kimi zaman öngörümü kaybettiğim dönemler oluyor; çocuk gibi ağlayıp sızlamıyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini bilmeme rağmen o dönemlerde kolumu kaldırmak içimden gelmiyor. birkaç adım sonrasında işlerin daha da kötüleşeceğini algılayamıyorum. oysaki şimdi öngörüme güvenebiliyorum. yola çıkmadan önce kısa bir getiri-götürü hesabı yapıp, önümü arkamı kollayabiliyorum -ya da en azından bunun için çabalıyorum. beni duygusal hezeyanlara sürükleme ihtimali olan şeylerden kaçıyorum, örneğin bazı filmler. hani filmin trailer'ını görürsün, seni etkileyebileceğini hissedersin ya, aynı öyle işte. şu sıralar trailer izlemek bana kafi geliyor: filmlerin trailer'ı, insanların trailer'ı, olabileceklerin trailer'ı. bütün bunlara rağmen başıma gelen her şeyi kabul ediyorum. ne geliyorsa benim için tamam, iyi/kötü fark etmez. hiçbir şeyden yakınmıyorum. hiçbir şeyden yakınma lüksünü kendimde bulmuyorum. "bu niye böyle oldu?" demiyorum, ne de olsa mızmızları sevmeyiz. olduysa oldu ne yapalım. bu işi en az hasarla nasıl atlatırız mühim olan o.
hayatımda kurulu bir sistem var. tıkır tıkır işlemiyor belki ama ben onu yüksek verimle çalıştırma amacındayım. her şeyi adım adım hesap edemem, zaten öyle bir isteğim de yok; ama sistemin ufak bir teklemesinde o zamana kadarki input'ları şöyle bir gözden geçirip, mevcut koşullarda çıkabilecek en uygun output'u çıkartabilirim. eğer bunu yapamıyorsam beceriksizimdir. oysaki becerikli olmak isterim. bilimsel hayatın erkek hegemonyasında olduğunu gözlerimle gördükten sonra kendimi yemek sanatlarına mı versem diye düşünmedim değil. ama sonra vazgeçtim; çünkü ne de olsa ben bir hayli süredir hırslarımı biledim. akademi konusundaki sivriliklerimi törpüledim ve tek bir alanda var olmaktansa iki alanda var olmayı seçtim. buna seçim mi denir bilemiyorum ama öyle. gerektiği kadar bilimsellik, gerektiği kadar ev işi. yıkanmış çamaşırları makineden çıkartırken teorinin ve formüllerin erkeğin işi olduğunu düşünen bilim dünyasına orta parmağımı gösterdiğim zamanlar olmuyor değil. çok afedersin ama öyle. özür dilemiyorum çünkü en ultra-süper-medeni görünen adamların bile içten içe "bunları da buraya niye alıyorlar?" dediğini biliyorum (pabucumun mühendisi seni!). sadece ben değil diğer kızlar da biliyor. işte bütün bunlardan sonra hırslarım bileniyor fakat onların yüzünden değil. neden kendimi kabul ettirmek için onlar gibi olmak zorundayım ki diyorum. etmeyeceklerse etmesinler; kendi çapımda yürür giderim, bir yandan da kekimi neyimi pişiririm diyorum.
ne demişler, başa gelen çekilir. ya da you learn to accept whatever you can get.

yazıya başlarken konuyu bir yerden deerhunter'ın sailing'ine bağlama amacındaydım ama çok zorlama olacaktı, yapmak istemedim. halcycon digest nete düştüğünden beri bana ipotek koydu. her şeyi kabullenme haline bürünürken bu şarkıdan da ilham aldığımı gizleyemeyeceğim. ya da şarkı benim ruh halime denk düştü, bilemedim. işte öyle bir şey.

22 Ekim 2010 Cuma

elliott

bu sabah derste defterime tarih atarken birdenbire fark ettim, ayın 22'siydi. "vay be ekim'i de bitirdik" hissinin yanı sıra, nereden aklımda kaldıysa elliott smith'in de ölüm yıldönümü olduğunu anımsadım. bunun gerçekten o anda farkına vardım. ekim’in ortasına gelirken ya da birkaç gün öncesinden değil, tam da bu sabah. aklımda kalmış olmasına şaşırdım, halbuki böyle tarihleri aklımda tutmam pek, açıkçası ölüm tarihlerini pek önemsemediğimden. doğum tarihlerini de çok önemseyen biri değilimdir ama ölüm tarihlerini hiç önemsemediğimi bilirim. düzenli aralıklarla her yıl birini anmak, onu yad etmek yaptığım bir şey değildir. sanırım yanlış yapıyorum, aramızdan ayrılanı anma kavramına azıcık yakın durmanın gerçekten iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. düşünüyorum ama ben yapamıyorum. niçin böyle olduğunu da az çok biliyorum sanırım; biri öldüyse diğerlerinin kendi yaşamlarına devam etmesi gerektiğine inanıyorum. biri öldüyse gitmiştir, gittiyse belli aralıklarla onun için üzülmeye gerek yok. zaman zaman üzülebilir insan ama sürekli değil, ara ara hüzün nüksedebilir ama sürekli değil. bunu vefasızlıkla karıştıranlar çok, beni ayıplayanlar çok. mezarlığa gitmeyi sevmem, kendimce nedenlerim vardır ama halam yeri geldi mi beni iğnelemekten geri durmaz babama gitmiyorum diye. eskiden annem de laf ederdi ama şimdi hiç karışmıyor, sanırım o biraz anladı. kime neyi anlatmak zorunda olduğumu da bilmiyorum, bilmediğimden anlatamıyorum ya. içimden geleni yapıyorum basitçe, mezarlığa gitmiyorum. en son kaç yıl önce gittiğimi hatırlamıyorum. sekiz-dokuz sene olmuştur herhalde.
bir keresinde rüyamda babamı görmüştüm de annem demişti ki, "onu ziyarete hiç gitmiyorsun ya, seni özlemiş, o yüzden rüyana girmiş" demişti. bu laf içime oturmuştu ve mezarlık ziyaretine olan bakış açım biraz değişmişti. ben hep bu eyleme kendi açımdan, ziyaret eden açısından bakmıştım; ev sahibi açısından hiç düşünmemiştim. ölen birinin tarafından bakmayı aklıma dahi getirmemişim. annemin lafından sonra olabilir diye düşünmüştüm. belki onlar da bizi özlüyordur. insanın kendi özlemini gidermek, vicdanını rahatlatmak amacıyla yaptığı mezarlık ziyaretlerini bir tarafa koydum; karşı taraf onu özlediği için ona gitme fikrini makul buldum. ama yine de inatçılığım galip geldi, yerimden kalkmadım.
işte bugün defterime yazdığım tarihten sonra bütün bunları kısaca aklımdan geçirdim. sevdikleri insanların ölüm yıl dönümlerini hiç unutmayan, o günlerde özel törenler yapan, hatta kendilerini o güne mahsus yas psikolojisine sokan insanlardan olmadığım için ölüme nesnel bakabildiğimi düşünüyordum. hatta bu tip davranışlardan hazzetmeyip, kendi takındığım tavrı matah bir şey olarak görüyordum. ama bugün düşündüm ki herkesin kaybını yaşayış şekli farklıydı ve bundan dolayı yas tutma biçimi ve süresi değişiyordu. bu kayıp sevdiğin bir müzisyenin ölümü de olabilirdi, yakın çevrenden biri de. ikisine de çok üzülebilirdin; birinin sadece şarkılarını dinliyor ve şahsen tanımıyor olmak, onun ölümünün senin hayatına değmeyeceği anlamına gelmiyordu. istiyorsan onun için de yas tutabilirdin, evet. senin hayatına değen herkesi sevebilir, içine alabilir ve gittiklerinde de yas tutabilirdin. benim bugün kabul edebildiğim şey bu oldu, yas tutmayı bunca yıldır hakir gördüğümü anladım.

16 Ekim 2010 Cumartesi

dışı farklı, içi farklı. çift taraflı giyebiliyorsun.

insan ilişkilerinde taraflara biçilen roller var. ilişkinin adına göre kişiden beklenenler, onun üstlenmesi gereken sorumluluklar var. hem içinde bulunduğumuz hem de çevremizde gördüğümüz ne kadar ilişki çeşidi varsa kendi kısıtlı algımızla hepsini bu kalıplara oturtmaya çalışıyoruz. anne-kız ilişkisi, kardeş ilişkisi, dostluklar, sevgililik müessesesi vs. hepsinin kafamızda karşılık geldiği bir şablon mevcut. adı aynı olsa bile herkes aynı şeyi yaşıyormuş gibi bir yanılsama içindeyiz. bunun ne kadar yanlış ve kısıtlayıcı bir şey olduğunu yaşım ilerledikçe daha iyi anlıyorum. anladıkça da kendimi bu duruma karşı çıkarken buluyorum. ister ebeveyn-evlat olsun, ister dostluk, isterse sevdiğin insanla olan bağ; bunun sınırlarını, yapman ve yapmaman gerekenleri kim sana dikte edebilir ki? annenin yetiştiği dönem ve onu şekillendiren dünya düzeni ile senin içinde bulunduğun düzen birbirinden bu kadar farklıyken, onun gençken başına gelenlerle senin yaşadıkların, kayıpların ve kazançların farklıyken; annenin kendi annesiyle kurduğu ilişki ile senin onunla kurduğun ilişki nasıl aynı olabilir? anne-kız deyince insanların kafasında beliren görüntü senin kendi ilişkini tanımlamayabilir. o vakit genel geçer doğrular, ahlak ve edep anlayışı, diğer insanların sınırları senin için yabancı kalır. onların sınır dışı olarak nitelediği pek çok şeyi bizzat tecrübe ediyor olabilirsin. onların saygı sınırlarıyla kendininkini karşılaştırdığında seninki elastik kaçabilir. insanların yanlış olarak nitelediği şeyler bir başkasının ilişkisinde doğrunun ta kendisi olabilir. bu, onu diğerlerinin gözünde kötü sıfatlara layık kılarken belki de kahramanımız kendince en makul olanı yapıyordur.
ya peki kötü bir şey yapmışsa? olabilir. olabilir fakat bu, pişmanlık ya da vicdan azabından kahrolması gerektiği anlamına gelmez. ahlaken büyük cezalara çarptırılması, vicdan azabından ölmesi gibi şeyler o insana yapılan haksızlıklardır. bir başkasının ne yaşadığını kim nereden bilebilir ki? ona hak verebileceğimiz bir nokta çıkmaz mı? elbette çıkar ve her türlü ilişki normali/anormali kendince yeniden tanımlar.

11 Ekim 2010 Pazartesi

fleetwood mac - beautiful child

o zamanlar kızlar sakallı ve 'tarık akan pantolonlu' çocukları beğeniyorlarmış.

hasta bir şekilde cumartesi sabahına uyandım. mevsim değişikliğinin yarattığı salgından nasibimi almıştım. dayanılmaz boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, hapşırma ve klasik şeyler. bir bardak yeşil çayla bilgisayarın başına oturduğumda güzel bir şarkının beni karşılayacağından haberim yoktu. bilgisayarı açtım ve twitter'da marissa nadler'in "her daim güzel bir şarkı" yorumuyla fleetwood mac'den beautiful child videosuna verdiği link'i gördüm. marissa vermişse güzeldir diye düşündüm; zira marissa'nın twitter'da verdiği linkler güzel, billy corgan'ın yaptığı yorumlarsa komikti. bu ikisine itimatım sonsuzdu.

beautiful child'i dinledim, sonra bir daha dinledim ve kendi fleetwood mac arşivimi açtım. şarkılarıyla gecelerimi geçirdiğim marissa ile fleetwood mac hususunda buluştuğumuz için ayrı memnun oldum. çünkü ben o tarz grupları severim, ayrı bir sevgiyle ve tebessümle kucaklarım. bazıları burun kıvırır, fleetwood mac'i demode bulur; fakat ben onları uzun zaman aralıklarıyla dinlemeye devam ederim.

eskide kalmayı sevmem. hep eski şeyler dinlemeyi, elli yaşına geldiğinde de pink floyd-led zeppelin-deep purple döngüsünde kalmayı; ya da ne bileyim, metalciysen de hala o janrdan abilere takılmayı falan istemem açıkçası. bu gerçekten kaçtığım bir şey. yeni gelene kucak açmayı ve kulaklarımı günümüz seslerine açık tutmayı seviyorum. bu sayede dünya zamanından kopmuyormuşum gibi geliyor. böyle diyorum ama dönemsel olarak kaidemi bozan gruplar olduğunun da farkındayım. fleetwood mac mesela, the beach boys, joy division, dire straits. bunlar belli dönemlerde döndüğüm eski zamanlı komşular. yılın bitimine iki ay kala fleetwood mac'e dönmek de marissa nadler sayesinde olacakmış, kısmet. bu şarkıyı bilmiyordum, bu vesileyle öğrenmiş oldum. zaten fleetwood mac'i tanımam da smashing pumpkins'in güzel mi güzel landslide cover'ını dinledikten sonra olmuştu. ne güzel bir şarkı böyle deyip, cover olduğunu öğrenince orjinalinin peşine düşmüştüm (böyle deyince çok yorulmuşum gibi bir cümle oldu ama olay google aramasından ibaret elbette).

neyse, konuyu dağıttım ama asıl niyetim sevdiğim müzisyenlerle ortak şeyleri sevdiğimizi görünce memnun olduğumu ifade etmekti. bundan sonra da daha çok ortak nokta yakalamak için marissa'nın linklerini tıklayacağım; gülmek içinse billy'i okumaya devam edeceğim. şimdilerde billy twitter alemlerinde ona buna laf sokuyor, kızlara şebeklik yapıyor. ben de "vay anasını yaee, yıllardır gözümüzde büyüttüğümüz billy bu muymuş?" diyorum. sonra bir bakıyorum, hastalıktan 4.5*10^2'nci paket peçeteyi bitirmişim.

tam post'u bitirdim derken alakasız bir şey fark ettim. fleetwood mac'in tusk albümünün kapağı bana pixies'in doolittle'lını çağrıştırdı.

3 Ekim 2010 Pazar

helicopter'li deerhunter şarkısı adeta içime hava basıyor. mis gibi oksijen.


şöyle şarkı isimlerini pek sevmem:
diyelim şarkı çiçekleri anlatıyor. çiçeklerin güzelliğinden, sevgilinin çiçek gibi oluşundan bahsediyor. sonra yazarımız kalkıp bu şarkıya "beautiful flowers" ismini koyuyor.
ya da başka bir örnek: diyelim şarkı çileklerden bahsediyor. çilek tek çenek mi çift çenek mi onu anlatıyor. yazar çileğin rengini, tadını övüyor. sonra da kalkıp şarkının adını "strawberry fields forever" koyuyor. olur mu böyle? çiçeğe çiçek, çileğe çilek konur mu şarkıda?

şöyle şarkı isimlerini daha çok severim:
diyelim yazar şarkıda dostuna, sevdiğine sesleniyor. sonra bütün dünya için iyi dileklerde bulunduğunu anlatıyor, istersek ona katılabilirmişiz. ihtiyaçlarının küçüklüğünden, yanına yoldaş aradığından ve hissettiği acıdan bahsediyor. sonra da kalkıp şarkının adını helicopter koyuyor. olur mu hiç? olur ya olur, böylesine kollarımı açarım ben.

deerhunter'ın helicopter şarkısının isminin niçin helicopter olduğuna dair bir fikrim yok, olması da gerekmiyor zaten. güneşli bir günde gözümü kapatıp yüzümü gökyüzüne dönerek bu müzikle yavaş yavaş dans etmek istiyorum. böyle gözümün önünde sarı sarı noktalar olsun. dans etmeyi sevmiyorum ama bu sesi içimde hissetmek istiyorum. belki de ihtiyacım olan şey bu, daha fazla hissetmek. minimal ihtiyaçlarımın yanına bir de "dengemi-kaybedene-kadar-eksenim-etrafında-en-yavaş-hızda-dönmek" eylemini ekliyorum. bu nasıl bir ihtiyaç diye sorma; hepsi mantıklı olacak diye bir kaide yok.

yüksek seslerden, sivri sözlerden, parlak renklerden kaçarak sıradanlığa yaklaşınca iyi hissediyorum. kendime korunaklı bir bölge yaratırken öte yandan bir sürü kökle yaşama bağlanıyormuşum gibi geliyor. sıradanlığa yakınsadıkça özüme iniyorum, başka insanlarla ortaklıklar kuruyorum. basitlik istiyorum. onlarca farklı enstrümanın bulunduğu bir orkestrada çaldıktan sonra aradığımı tek bir piyano, tek bir gitar ya da tek bir kemanda bulma amacındayım. hayatı kendi bazal metabolizmasına çekmenin hayalini kuruyorum. işe önce fazla eşyalardan kurtularak başlıyorum. eşyanın fazlasına ve sesin fazlasına tahammülüm yok. fazla olan sevgi olursa güzel, dost olursa başımın üstünde yeri var; fakat dost dediğin çok olur mu hiç? o noktada işler "az ve öz" esasına göre işliyor. dost az ama benimle, az ama birlikte.

kahramanımız neden her şeyin sonuna gelmiş gibi konuşuyor şarkıda? bu beni biraz üzüyor. böyle karanlık gibi değil, daha çok malum sonu olgunlukla karşılama hali var. hastalıklar insanı acı dolu bir yöntemle eğitiyor. hastalık bradford cox'u da böyle mi eğitiyor? acıdan yorulan, son günlerini arkadaşlarıyla geçiren kahraman, onu kimsenin umursamadığını söylüyor. ben eminim ki onu umursayan biri var, en azından biri var. acaba sağlık sorunundan ötürü son dönemde sıkıntılı günler mi yaşıyor diye merak ediyorum. iyi olmasını ve "son günlerim" gibi bir tamlamayı bir daha kullanmamasını istiyorum. sonra kendime dönüyorum. manevi tatmini sağladığımda duyduğum yaşama şevkiyle, sağlayamadığım zaman duyduğum bıkkınlığı karşılaştıyorum, bir taraf ışıl ışılken bir taraf donuk. bir cumartesi gecesi bu şarkıyı dinleyince dinginken, televizyonu açınca sıkkınım.

uçakları, helikopterleri, uçurtmaları düşününce henüz tecrübe etmediğim şeyler geliyor aklıma. hayatı renklendirmek için yapılabilecekler çeşit çeşitken, hayatı devam ettirebilmek için gerekenler hep aynı. istediğim, ihtiyaçlarımı minimuma indirip içime daha fazla hava çekebilmek.

2 Ekim 2010 Cumartesi

hatlardaki karışıklık

derste yanımda damla oturuyordu. bir ara gözüm onun defterine kaydı ve gördüğüm şey karşısında irkildim. sayfanın başına tarih olarak "1 Ekim 1989" yazmıştı. acaba yanlış mı gördüm diye bir kere daha baktım. yok hayır, gerçekten de "1 Ekim 1989" yazıyordu. akabinde sessizce onu dürttüm ve parmağımı defterinin üzerine koyarak yazdığı şeyi işaret ettim. damla inanamadı, resmen ağzı açık kaldı. sonra damla'nın yanındaki kişi de ne oluyor diye başını bizden tarafa çevirdi ve 1 Ekim 1989 yazısını görünce gülmeye başladı. o gülmesine güldü ama ne damla ne de ben buna gülebildik. biz biraz ürkmüştük sanki, daha çok "bismillahirrahmanirrahim, hayırdır inşallah?" gibisinden bir hisse kapıldık. sonra damla 1989'u sildi, onun yerine 2010 yazdı. böylece doğduğumuz yıldan içinde bulunduğumuz yıla back to the future yapmış olduk. her şey normale dönmesine döndü ama içime çöreklenen o garip his bütün bir ders boyu bir türlü geçmek bilmedi. insan beyni ne tuhaftı, bizlere nasıl oyunlar oynuyordu.

10 Eylül 2010 Cuma

bir kaçış hikayesi- bölüm 2: running up that hill

bölüm-1 için

geçen gün kafamdan "sevdiğim klipler" gibisinden bir liste yaptım. listeyi tamamlayamadım ama o an aklıma gelenleri değerlendirdiğimde çoğunun daha küçükken izlediğim ve etkisinde kaldığım klipler olduğunu gördüm. sonra bu kliplerden birini özel olarak anlatmak ve şarkıyı söyleyen kadın hakkında cümleler kurmak istedim.

running up that hill'in klibini izlediğimde küçük falan değildim, aklım başımdaydı ama izledikten sonrası için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. kate bush'tan mı yoksa şarkıdan mı insanın kafası bir güzel oluyor, halen karar verebilmiş değilim. klipteki hareketler mi yoksa onları kate bush'un yapıyor olması mı beni etkiliyor, bunu da bilmiyorum. bu klibi her izleyişimde dansa karşı olan mesafeli tutumum kırılıyor ve ben de onun gibi hareket etmek istiyorum. "her izleyişim" gibi bir tamlama kurarak durumu abartmıyorum; çünkü bu klibi gözümü gönlümü açmak istediğim, dansın estetiğini görmek istediğim anlarda açıp izliyorum. gövdesini yay gibi geren kate bush'tan gözümü bir türlü alamıyorum. vücudu öyle elastiki ki yaptığı her hareket yumuşak ve pürüzsüz. kolları ve bacakları hiç zorlanmadan inip kalkıyor. kate bush havada uçuyor, yerde adeta yağ gibi kayıyor. eklektik kelimesinin anlamını işte bu tuhaf kareografiyle öğreniyorum, sözlüklerde öyle yazıyor. hareketler şarkıyla uyumlu. şarkı kaçmayı anlatıyor. işte yine bir kadın bir adama kaçmayı teklif ediyor: hadi şu tepeyi aşalım.

ben daha şarkıyı anlatacaktım, takatim kalmadı. ama bir dur, ben kime neyi anlatıyorum ki? bu kadın tanrıyla anlaşma yapmış yahu daha ötesi var mı?

gözüm gönlüm açılsın diye:

sofranızı beğendim ama keşke kafanıza daha güzel bir şey taksaydınız

gurme değilim; vedat milor ya da mehmet yaşin hiç değilim.
birçok yeri gezerek değişik yemekler yiyen ve o yemekleri belli kıstaslara göre değerlendiren kaç kişi var? onların yemek yazılarını elbette ki yadırgamıyorum. "geçen gün şuradaydım, boğaz'a nazır falan restoranda ızgarada pişmiş dana etini beni pek tatmin etmeyen bordeaux şarapla içtim. notum 7.45/10.0" diye tabii ki onlar diyeceğdi, ben değil herhalde. benim bahsetmek istediğim bu insanlar değil. benim bahsetmek istediğim gerek gazete camiasında gerekse internet aleminde yediği yemekten, üstüne aldığı tatlıdan, yanında da yudumladığı içkiden bahseden insanlar. hangi mecrada olursa olsun bunları ayrıntılarıyla anlatanlara tahammül edemiyorum ve sinir oluyorum. evet, bu tip insanlar benim algı sınırlarım dışına çıkıyor. eğer bir gazete/dergi/blog yazarı olarak belirlediğin konsept yemeklerse amenna, yaz tabii, yediğini de yaz, içtiğini de, hatta resimlerle de süsle. lakin bütün bunların dışındaki durumlarda paylaşılan bu tür şeyler bence teşhirciliğin ulaşabileceği maksimum sınırlardan biri. belki son derece naif hislerle bu tip şeyleri paylaşanlar vardır bilemiyorum, niyetin ne olduğu beni ilgilendirmiyor. ben bu noktada neticeye bakıyorum; içtiği kahveden yediği köfte sayısına, aldığı çikolatadan buzdolabında duran pastaya kadar her şeyini değişik mecralardan (gazete/dergi/twitter/facebook/blog vs.) paylaşma eylemi benim nazarımda teşhirciliktir ve sadece ertuğrul özkök'ün yaptığı bir şey değildir.

bu görüşü gerikafalılık olarak niteleyip de "yıl olmuş 2010 yaee!!! sen daha ne diyon hacı??!!" diyen insanlar tanıyorum. onlara yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat demek isterdim ama kendilerine tahammül edebileceğimi sanmıyorum. optm kib bye glnce caldr boregn hepsni yeme brz da bize brk pls ltfn tşk.

8 Eylül 2010 Çarşamba

eften püften şeyler

süveter
geçenlerde aklıma düştü, en son ne zaman süveter giydiğimi düşündüm. yaklaşık bir yedi sekiz yıl geçmiş en son süveter giyeli beri. o da ortaokul zamanlarına tekabül ediyor. kendi kendime düşündüm, dedim süveter konsept olarak şirin bir giysi aslında. yani her tip süveter değil, hele süslü püslüsü, allı güllüsü değil ama sade olanı hem güzel hem şirin. üstelik bu iki sıfatı her iki cins için de gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. kadın giyince de böyle bu, erkek giyince de. ama nedense bizim zihinlerimize süveter "okul" ile kodlanmış. adeta eski zamanlara ait kalmış, talebelerin giydiği bir çeşit giysi diye tanımlasak kimse garipsemez. zaten süveter dediğin ne renk olur ki, okulun ciddiyetine yaraşır olur elbet; ya gri, ya lacivert.
ilkokul ve ortaokul boyunca seçme şansın yoktu, o süveteri giyecektin. o zaman pek bir yakınırdık, hiç sevmezdik. sonra lise hazırlığa başlayınca okulun ilk günleri gittim efendi efendi giydim süveterimi. ardından bir baktım, kimsenin süveter neyim giydiği yok, herkes kafasına göre takılıyor. ben de çıkarttım tabii. sonra dolabın dehlizlerinde kaybolup gitti cânım süveter. işte dedim ya geçende aklıma düştü diye, süvetere biçtiğimiz bu resmi, sonracığıma çalışkan öğrenci giysisi imajı ona yapılan bir haksızlık bence. ciddi ciddi düşünüyorum da süveter kış konsepti için valla güzel bir şey. bence modacılar bunun üzerine eğilmeli ve bu kış, olmadı bir kış süveter tekrar dirilmeli. sloganım bile hazır:
"bu kış süveter gelecek!"

lady gaga
pek çok pop yıldızının niye tutulduğunu anlayabiliyorum. dinlemiyorum, takipçisi değilim ama gördüğüm zaman anlayabiliyorum. genelde ilgimi çekmiyor ama bazen "aa ne yapmış?" diye bakmıyor değilim. yine de gel gör ki lady gaga'nın niçin bu kadar el üstünde tutulduğuna, ikonlaştırıldığına, hatta daha da ileri götürürsek devrimci gibi takdim edildiğine anlam veremiyorum. bana sorsalar ki lady gaga'yı nasıl tanımlarsın, verebileceğim tek yanıt bayağı olur. halbuse insanlar "zamanının ötesinde o yaee! anlaşılmıyor" falan diyorlar. hadi canım! hiç zamanının ötesinde popçu görmesem inanacağım ama ben inanır mıyım? asla! biz burak kutlarla büyümüş bir nesiliz arkadaşım, sen kime ne anlatıyorsun?

hey gaga,
don't take offence but you have a very vulgar style honey. if you think you're futuristic, i advise you to come to turkey and learn something from hande yener.
xoxo,
me

bunlar nereli?
annem dinlediğim bir şeye ne zaman kulak misafiri olsa bu ne güzelmiş der. sağolsun beğenir. beğenmese de beğenir. kendisi tahminlerime göre çocuğuyla kuşak çatışması yaşamayan ebeveyn profili çizmek istiyor, canım benim. 'ne güzelmiş bu'dan sonra dediği ilk şey, "bunlar nereli?" oluyor. hep bunlar nereli. sonra bir-iki saniye düşünüyor ve kendince orayla ilgili bir şeyler diyor. eğer diyecek bir şeyi yoksa da tamam öyleyse, hadi sen dinle deyip gidiyor.

boston
hocamız uzun karışık bir nümerik yöntem anlatıyor. sonra diyor ki: "bunu med-cezir olaylarının hesabında kullanıyorlar. tabii biz kullanmıyoruz çünkü burada med-cezir olmuyor, okyanus yok." ardından devam ediyor, "çocuklar med-ceziri bir görseniz, suyun seviyesi sabah farklı gece farklı. ben boston’da öğrenciyken gördüğümde gözlerime inanamamıştım…" diye anlatıyor. sağ yanımdaki arkadaşım fısıltıyla soruyor, "boston nirvana'nın memleketi miydi?" diye. sol yanımdaki arkadaşımsa hemen olaya müdahil oluyor, "yok len o seattle'dı seattle" diyor. sonra üçümüz dersimize dönüyoruz ve bir gün biz de med-ceziri görmeyi umuyoruz.

anneanne
kafamdaki anneanne figure tombiş. hem tombiş hem güleç yüzlü. anneannenin iri göğüsleri var. şefkat ve sıcaklık var o göğüslerde. emzirdiği çocuklardan, açtığı hamurlardan, yaptığı yemeklerden, yıkadığı çamaşırlardan ve taşıdığı pazar filelerinden dolayı vücudunda yılların yorgunluğu var ama öyle aydınlık bir yüzü var ki. koynuna başımı koysam, kocaman göğüsleri aldığı nefesle inip kalksa, sonra başımı okşasa ve canım kızım börek ister misin diye sorsa.

michigan-michelle
michigan, bir de michelle. bir üçüncüsü daha vardı ama unuttum şimdi bak. bu ikisinin kulağa gelişi çok yumuşak değil mi? marshmallow şekerler gibi geliyor kulağa.

oy kullanmak
tam anlamıyla büyüdüğümü ne on sekiz yaşına girdiğimde anladım ne de ehliyet aldığımda. dur bir dakika ya ben ehliyet almamıştım ki. doğru, evet henüz almadım.
neyse, büyüdüğümü on sekiz yaşına girdiğimde değil, ilk kez oy kullandığımda anladım. vay anasını dedim, artık oy bile kullanıyorum. kendimi gerçekten çok havalı hissettim, artık devlet bile bana fikrimi soruyordu falan... şimdi hesap ediyorum da ilk kez oy kullandığım 2007 seçimlerinden beri amma çok oy kullanmışım. üç yıl, sadece üç yıl içinde bir genel seçim, bir yerel seçim, iki de referandum gördüm. dört gün sonraki referandumu da sayarsak sadece üç yıl içinde toplamda dört kere oy kullanmış olacağım. vay anasını.
"biz oy kullanalı beri memleket iyi sandık başı yaptı hacı yaee."

bebe
insanların gerçek kimliklerinin kızdıkları anlarda ortaya çıktığını duymuştum. bana mantıklı geldi çünkü kızınca insan kendini kontrol edemiyor ve bazı kelimeleri istemsiz olarak sarf edebiliyor. ben de yakın bir geçmişte fark ettim ki ankara'da doğup büyümek dilime sandığımdan daha fazla etki etmiş, bu kadarını tahmin etmezdim. gelmek istediğim nokta, "bebe" kelimesinin ankaralılar tarafından kullanılış şekli ve sıklığı. büyüdükçe kayboluyor ama belli bir yaşa kadar birine çok kızınca ankara'da şöyle deniyor: "bana bak bebeee!" ya da efendime söyleyeyim içinden diyorsun ki "bebeye bak allaam yaa!"
örneklerlerde görüldüğü üzere 'bebe' kelimesi kızgınlık ve sinirlilik belirtmektedir. bu yerel kelime en çok küçük çocuklar arasında popüler olmakla birlikte, hayatının bir dönemini ankara'da geçirmiş her insan buna aşinadır. okumak için başka şehirlerden gelen arkadaşlar ilk başta bebeyi yadırgasa da belli bir süre sonra ankaralılar arasında asimile olurlar ve artık bu kelimeyi tuhaf bulmamaya başlarlar.

6 Eylül 2010 Pazartesi

dağınıklık zamanla toplanmıyor

kimi zaman öfke duyuyorum. yıkıcı bir öfke değil, bir insana karşı değil, içinde bulunduğumuz koşullara karşı. bazen ülkeye bazense dünyaya. annemden dinlediklerimin halen değişmediğini görmek ileriye dair umutlarımı söndürüyor. bazen diyorum, çok bir şey istemiyorum, sadece hayatımız değerli olsun. refah seviyesinin son model arabaları, telefonları, pahalı kıyafetleri alım gücüyle alakası olmadığını biliyoruz, biz zaten bunları istemiyoruz ki diyorum. her şey daha fazla özgürlük, biraz daha demokrasi, insan hakları içindi değil mi? hiç sanmıyorum efendiler diye aşağılayıcı bakışlar atıyorum. her gelen bunu demiş; dedeme de bunu demişler, anneme de, şimdi bana da. oysaki benim istediğim çok basit, sadece hayatlarımız değerli olsun istiyorum. insanlar para kazanırken ölmesin, biri sokakta kaza geçirince hemen ambulans gelebilsin, üniversite öğrencisi harç parasını dert etmesin. belediyeler sokakta çalışma yaparken çukurların etrafını çevirmeyi unutmasın, çocuğun biri düşüp ölmesin istiyorum. toplu taşımada insanlar balık istifi gibi gitmesin, ultrason çektirmek isteyen hastaya üç ay sonrasına randevu verilmesin. zengin olmak gibi bir hayalim yok; ben herkesin evinin kirasını verebildiği, temel faturalarını ödeyebildiği, çocuğunun okul masraflarını düşünürken hayatının kararmadığı bir ekonomi istiyorum. dolabımda aynı elbisenin üç farklı rengi, aynı ayakkabının yirmi farklı rengi falan olmasın. bir kabanım varken sırf değişiklik olsun diye beş kabanım daha olmasın. ama ne olsun, hepimizin işimizden arta kalan vakitte sinemaya gidip, ardından pastanede pasta yiyip limonata içebileceğimiz kadar paramız olsun. bir de hepimizin bir-iki yılda bir üç-beş gün tatil yapabilecek kadar paramız olsun. sokağa çıktığımda başıma bir kaza gelirse ambulansın geleceğini bileyim. yağmur birden bastırdığında şehrimin altyapısının iyi olduğunu bileyim ve bir daha ayakkabımın içine hiç su girmesin. yağmurda yollar dolmasın, yollar arabalardan dolmasın ki itfaiye ve ambulans geçebilsin. yollardan rahat bir şekilde sadece iftara yetişmeye çalışan bürokratlar değil, şehrimin diğer insanları da geçebilsin. ben bunları derken tam da devlet baba bana ihracat ve ithalattan bahsediyor. ben bilmiyorum ya hemen inanıyorum. sonra öğreniyorum ki zaten bir liralık ihracat yapmak için iki liralık ithalat yapmışız. hay allah gördün mü, yine içerideyiz yine içerideyiz. sonra kendi kendime kızıyorum, umudunu kaybetmek için henüz erken olduğunu görmüyor musun diyorum, yaşın ne başın ne diyorum ve iyimserlik ile gerçekçilik arasında gidip geliyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

sonsuza kadar aynı yaşta kalmak

dünya saati işliyor. yıllar geçiyor, ben yaş alıyorum. her şey değişiyor, bildiğim şeyleri artık bilmez oluyorum. kimi zaman da gördüğüm insanları görmez. hayat gailesi içinde unutuveriyoruz birbirimizi. sevmesine seviyoruz, bunu dile getirmeye gerek dahi duymuyoruz ama görüşmeler seyrekleşiyor, sesler unutulmaya yüz tutuyor. yine de diyorum, varlar hayatımda. ömrümüz yettiği sürece de var olmaya devam edecekler, biliyorum. her hallerini bileceğim bazılarının. zihnimdeki resimleri yıldan yıla değişikliğe uğrayacak, güncellenecek ve ben o yeni resmi zihnimde tutmaya devam edeceğim. ama bazılarının hiçbir zaman öyle olmayacak, bunu da biliyorum. zaman algımda bir yanılsama yaratan onlar olacak. yıllar geçecek, hatta on yıllar geçecek ama onlar zihnimde benim onları ilk bildiğim halleriyle var olmaya devam edecekler. bizler yaşlanacağız ama onlar hiç yaşlanmayacak; hep genç ve güzel kalacaklar. saçları hiç beyazlamayacak, yüzleri hiç kırışmayacak. ben yaş alacağım ve onlara yaklaşacağım. sonra bir zaman onlardan büyük bile olacağım. onlarsa hep genç, hep az yaşamış olarak kalacaklar. ben yaşadıkça diyeceğim ki hayatta böyle bir şey de varmış. sonra düşüneceğim, onlar da yaşadılar mı ki acaba diye kendime soracağım. aa diyeceğim, hayatta böyle bir duygu da varmış. bunu hiç bilemeden göçüp gitmenin ne büyük bir kayıp olduğu hissine kapılacağım ve birazcık içim burulacak ama sonra geçecek, ben yoluma devam edeceğim. büyümenin son sınırı neyse ona varmayı umacağım ama aklım hep kırk yaşında kalan babamda olacak. ben kırkımı geçince babamdan bile büyük olacağım. düşünsene bir, babamdan bile büyük. sonra hiç nine olamayan janis gelecek aklıma. janis her daim gözlüklü genç bir kadın. ben ondan büyük olduğum vakit ise janis benim için güler yüzlü genç bir kız olacak. sonra içimde nick drake ve onu koruyup kollama hissi belirecek. ben istersem ona bakabilirim çünkü ben birkaç sene sonra ondan büyük olacağım. işte o vakit 'take care of him'. o hep küçük, hep genç delikanlı. sadece o mu? jeff buckley ve elliott smith'in de saçları hiç ağarmayacak, yüzleri hiç ama hiç kırışmayacak. sonra olgun adam göbeğine sahip olamayacaklar. sigara onların sesini kalınlaştıracak vakti hiç bulamayacak, onlar hiç baba olamayacaklar. ama ne güzel ki benim babam en azından baba olmuş. buna fırsat bulmuş. gerçi ne ilkokula başladığımı gördü, ne okumaya başladığımı ama olsun. en azından beni kucağına almış ya, o da yeter... demek isterdim ama diyemiyorum. düşünüyorum, bir insanın kendi çocuğunun büyümesine tanıklık edemeyişinin ne büyük bir kayıp olduğunu düşünüyorum. okula giderken de görmedin, okuldan mezuniyetini de göremeyeceksin. gerisini söylemiyorum bile. dinliyorsa duyuyordur zaten, onu daha fazla üzmek istemiyorum. ben kendime üzülmüyorum, ben kaçırdığı şeyler için babama üzülüyorum. hani derler ya, insan büyüdükçe annesini/babasını daha iyi anlarmış diye, ben de daha iyi anlıyorum işte. ölen babamı daha iyi anlıyorum şimdi. çünkü kendime üzülmüyorum, ben ona üzülüyorum. ama sonra her şey düzene giriyor, içim dinginliği buluyor çünkü mukadderat diye bir şey var. iyi ki de var, ya bir de olmasaydı ne yapacaktık? mukadderat diyorum, her şeyi ona bağlamak içimi rahatlatıyor. böyle olması gerekiyormuş, böylesi daha iyi diyerek bütün ağır hislerden bir çırpıda kurtuluyorum. hiç kimseye üzülmüyorum sonra. janis hep böyle çatlak kalmalıydı, nick drake mp3 teknolojisini hiç görmemeliydi, elliott ve jeff de yolun yarısı olan otuz beşe hiç varmamalıydı. demek ki her şey olduğu gibi olmalıydı. bütün bunları kabul ediyor ve her şeye kucak açıyorum. geçmişi düşünmüyor ve sadece geleceğe bakıyorum. her şeyin en iyisinin bu olduğuna inanıyorum. tek yapabildiğim güzel şeyler dilemek. hayatımda olan bütün kadınların yüzlerinin ve ellerinin buruş buruş olduğu zamanları görmek istiyorum. hayatımda olan bütün adamların da saçlarının beyazlayıp döküldüğü, olgun adam göbeği edindikleri zamanı görmek. ileride de onlarla kocaman sofralarda sabahı etmek ve bunu hep yapmak istiyorum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

sırtındaki ya da kolundaki yazıyı hatırladın mı?

eskiden kendi kendimize uydurduğumuz oyunları oynardık. bir tanesini hatırlıyorum, okumayı yeni öğrendiğimiz zamanlar. isim-şehir'den ve adam asmaca'dan sıkılınca, sos da artık zevk vermemeye başlayınca yaratıcılığımızı kullanırdık. arkadaşın sana sırtını dönerdi ve sen de onun sırtına bir şey yazardın. sonra o da ne yazdığını anlamaya çalışırdı, bilirdi ya da bilemezdi. bazense kelimeler yetmezdi de daha zor olsun diye şekil çizerdik sırtlarımıza. bil bakalım bu ne? ev? güneş? köpek? sonracığıma çiçek? sanki gözlerini kapattığında diğer çocukların ne yazdığına daha iyi konsantre olurdun. herkes gözünü kapardı sırtına bir şey yazılırken. bilirdin ki arkadaşın ya güzel bir şey yazacak ya da seni kızdıracak bir şey. mesela salak a., dörtgöz b., cüce c. ama hep en merak ettiğim birilerinin birilerinin sırtına sevgi sözcükleri yazıp yazmadığıydı. bence ilân-ı aşk etmek için mükemmel bir andı. birinin sırtına ya da koluna kalp çizmek, sonra da ok çıkartıp baş harflerinizi işlemek. düşünsene bir, biri işaret parmağıyla diyor ki "x kalp y". hep bunu yapmak istedim ama o vakitler olmadı işte. cama yazmak değil, kağıda yazmak hiç değil, efendime söyleyeyim dillendirmek de değil; sırtına/koluna yazmak. çok basit ve masumane, güzelliği basitliğinden gelmekte. bu masumaneliği bozan şey ise kızların sütyen giymeye başlayıp da artık sırtlarına erkek eli değdirmeme yaşına ermeleri, erkeklerinse kızların sırtında ince bir lastik şeridi arama merakına düşmeleriydi. böyle böyle unuttuk bunları işte.

22 Ağustos 2010 Pazar

bloodbuzz ohio

haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.

klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.


19 Ağustos 2010 Perşembe

sıkıntı bulutu


anatomim

bazen bu yaşlar, bu yıllar boşa gidiyormuş gibi hissediyorum. otuzlu yaşların sonunda boşa giden yumurtalar gibi. bu yaşlar bir daha gelmez, bunu biliyorum ama kıymetini bilip bilmediğime dair şüphelerim var. bazen bu kısır döngüyü kırmak adına aklıma bir şeyler geliyor, sonra kolumu kaldırmak için yorgun olduğumu fark ediyorum. bazen bu döngüyü kırabilmek için kötü şeyler, ayıp şeyler düşünüyorum ama sonra içimdeki baskın karakter beni engelliyor. sana hiç yakıştıramadım diyor, ben de hemen susuyorum. bazen bungee jumping yapacak denli cesaret geliyor, sanki bana tek lazım olan adrenalinmiş gibi. adrenalin her şeyi çözecekmiş gibi. sonra geçiyor ama. sonrası yine sabit seyreden bir grafik. bıkkınlığı taşkınlıkla, ataleti heyecanla, acıyı zevkle, kendimi daha eğlenceli bir kendimle değiştirmek geçiyor aklımdan. baktığım yeri değiştirmeyi, manzaramı değiştirmeyi, diş fırçalarken artık biraz da diğer elimle fırçalamayı istiyorum. sonra zor geliyor ve yine sol elime alıyorum. yazın çayın yerini limonata alıyor ama kahvenin yerini hiçbir şey tutmuyor. biz çimlere uzanıyoruz, arkadaşım hayallerinden bahsediyor. bana da yorma bu kadar kafanı diye öğütlüyor. tamam diyorum yormayacağım. onun haberi yok, bir yıl oldu, ona hediye çakmak almıştım, halen çekmecemde duruyor. ben çimlere uzanıyorum, beni yüz seksen derece yere uzandıran başka bir şey daha var şimdi. bazen boynumda bir ağırlık, bazen sırtımda bir yük. nasıl kurtulacağımı bilmediğim bir kalabalık. oysaki bana başka şey lazım. hayatın dışına değil, tam ortasına itecek bir kuvvet lazım. iyiye ve güzele teşvik kimin özündeyse ona yakın olmalıyım, gerisinin mahallesine bile uğramamalıyım. arkadaşım bana sevdiği kızdan bahsediyor, ah diyorum sen ne çocuksun. on beşinde de böyleydin, on sekizinde de. her konuşmanın sonunu "waffle yiyelim mi?"yle bağlıyor, ben de her seferinde "o çok kalorili"yle teklifini reddediyorum. benim zayıf yanlarımı da görsün, sadece o mu, iki-üç dostum var, onlar da bilsin. yeri geldi mi ben dayanak olayım, yeri geldi mi onlar. ben odamda yalnızdım, evde de yalnızdım. müzikten başka sarılacak ses yoktu, halen kulaklıklarımla uyumam bu yüzden. arkadaşım çağırdığım pazar kahvaltılarına da geldi, söz verip de yapmadığım poğaça muhabbetlerine de. çimlere de uzandık, iki seksen yere de serildik. neyse, harcadıysak da bu zamana kadarki güzelim yılları beraber harcadık.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

derde deva kek harcı


zihnimin gereksiz şeylerle çok fazla dolduğunu hissediyorum. o gereksiz bilgilerden kurtulmalıyım ve geriye temiz ve aydınlık bir hacim bırakmalıyım. sonra o hacmi istediğim şekilde doldurmalıyım. ilk önce beynimi dinlendirmeli, ardından yeniden canlandırmalıyım.
zihnim bulanıklaşmamalı. her ne olursa olsun berraklığını kaybetmemeli. doğrular, yanlışlar, ikilemler, kararsızlıklar, soru işaretleri derken en nihayetinde sis perdesi aralanmalı ve ben o berraklığa yeniden ve yeniden ulaşmalıyım.
dolaplarımın içi biraz karışık. dolaplarımı düzenlersem zihnimin de düzene gireceğine inanıyorum.
kimi zaman göğsümün altında kara bir enerji olduğunu hissediyorum. o enerji oradan bütün bedenime salınıyor ve ben onu iyi bir şeye nasıl dönüştürebileceğimi bilmiyorum. bir şey üretmek o hissi ortadan kaldıracak, bundan eminim. keşke içimden kek, pasta, börek, çörek yapmak gelseydi. işte o zaman o kötü hissi iyi bir şeye dönüştürebilirdim. kendini mutfakta huzurlu hisseden ve yemek yaparak, kek harcı karıştırarak, hamur açarak, sebze ayıklayarak rahatlayan kadınları sanırım yeni yeni anlamaya başlıyorum. üretimin en kolay ve en kısa vadede netice alınabilecek alanı kendi mutfağında yemek pişirmek çünkü. keşke benim de içimden gelseydi. lakin benimki en fazla temizlik olabilir diyorum. evet, belki de temizlik. dolapları düzeltmek ve sonra da kafamın içini. ama yok, şu anki ruh halime o da uygun değil. ben bir şey yapmak istiyorum, onu vücuda getirdikten sonra ise karşıma koyup, "evet, benim karanlık halimin oluşturduğu güzel ve yararlı bir şey bu" demek istiyorum.

olgunlaşan manayı bu hasat mevsiminde biçtim

insana dair bazı şeyler öyle büyütülüyor ki gözümüz korkuyor. her şeye ulvi değer biçme kaygısı hayatımızdan alıp götürüyor. gerçekleştirdiğimiz her eyleme mana biçmek biraz fazla değil mi? sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek, yaptığımız kimi şeyleri haddinden fazla önemli gösteriyor. halbuki öyle değil ki. bizler sıradanız, yaptıklarımız da en az bizim kadar sıradan. olanlara ya da olması beklenenlere büyük anlamlar vakfetmek ya kendimizi fazla önemsemekten; ya da hayatımızın kendisi gayet anlamsız olduğundan, "bari bu bir şey olsun" demekten.
oysaki bazı şeyler anlamsız, gerçekten anlamsız. kötü ya da değersiz olduğunu düşündüğümden değil, öylesine olduğunu bildiğimden anlamsız. hayatın rutini içinde karşımıza çıkıveriyor işte, öylesine.

15 Ağustos 2010 Pazar

kulağımın kapağı ve beynimin google'ı

çok şiddetli bir bilgi akışı içerisindeyiz. şiddetli derken kelimenin sözlük anlamını kastediyorum. neredeyse bilgiler üzerimize üzerimize geliyor. çoğu zaman taş olup başımıza yağıyor. sanki otobandayım ve üzerime sağdan soldan arabalar geliyor da ben birinden kaçsam öbüründen nasıl kaçacağımı bilemiyorum. bu belki uzun zamandır, ne bileyim, belki beş-on yıldır böyleydi de benim aklım yeni eriyor ya da ben bu durumun henüz farkına varıyorum. birçok lüzumsuz şeyle kafamın dolduğunu hissediyorum. bana hiçbir yararı olmayacak, pratikte hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağım pek çok haber/bilgi/dedikodu/olay öğreniyorum; bunlar kulağıma geliyor, gözüme çarpıyor. zihnimin tüm bu gördüklerinden, duyduklarından, tanık olduklarından yorulduğunu hissediyorum. düşünüyorum ve bunun bir çaresi olmadığını görüyorum. belki alabileceğim önlemlerle bu hastalıklı hali minimuma indirebilirim ama etkenleri asla ortadan kaldıramazmışım gibi geliyor. küçük bir kasabaya yerleşmek ya da dağın başına kaçmak gibi şeyler belki çözüm olabilir ama tüm bunlar çok uzun bir gelecek boyunca benim için ütopyadan -belki de distopyadan? kim bilebilir?- öteye geçebilecek şeyler değil. ya da diyorum ki, dilini hiç bilmediğim bir yere gitmek çözüm olur mu? bahsettiğim tabii ki uzun süreli değil, ancak kısa süreli deneysel bir girişim olur. ya da ne bileyim, lost adasına düşsek de olandan bitenden haber alamasak, ya da izci olsak da oymakbaşımızla beraber ormana çadır kursak, ya da zengin bir amca bizi gemisine miço olarak alsa da üç ay okyanusta dolansak... vesaire vesaire. bunlar hep aklıma gelen olası çözümler. ama hiçbirinin benim açımdan olabilirliği yok. işte bu yüzden ne yapacağımı bilemiyorum. bazen düşünüyorum, bunu ciddi ciddi düşünüyorum, keşke kulağımızın kapağı olsaydı diyorum. aynı gözkapağı gibi kulak kapağı. hani gözümüzü kapatınca nasıl istemediğimiz şeyi göremiyorsak, kulağımızın kapağını kapatınca da istemediğimiz şeyi duyamasak.

televizyonu izlemediğim gün sokağa çıktığımda, okula gittiğimde, otobüse bindiğimde arkamda oturanlardan olanı biteni duyuyorum. yemekhanede yemek yerken, aynı masaya oturduğum tanımadığım diğer öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken ben her şeyi duyuyorum. öğrenmek istemediğim şeyleri öğreniyorum, bilmek istemediğim şeyleri bilir oluyorum. buna en çarpıcı örneğimi vermek isterim: ben lost'un finalini belediye otobüsünde giderken arkamda oturan iki çocuktan öğrendim. tam arkamda oturuyorlardı ve "abii yaa lost nasıl bitti öyle yaeee!!!!" diye konuşmaya başladılar. her şey ağır çekim gibi bir an gözümün önünden geçti. ne yapsam, "afedersiniz lütfen lost'un finali hakkında konuşmayabilir misiniz?" mi desem, kulağımı mı kapasam, kulağımı kapayıp "lalalalelelellölölölöl sizi duymuyoruuuummm!!!" mu desem? efendime söyleyeyim, içimden "duymicam duymicam duymicam" mı desem, ne desem diye düşündüm. bunların hepsi saniyelik düşüncelerdi ve ben geç kaldım. lost'un finalini arkamda oturanlar bütün otobüse anons yaparak anlattılar. ben düşündüm, şimdi bu arkadaşlar spoiler mı vermiş oldular diye. yani aslında mantık çerçevesi içerisinde değerlendirirsek onların hiçbir suçu yok. işte iki arkadaş kendi arasında muhabbet ediyor. tıpkı senin ettiğin gibi, benim ettiğim gibi. ne yani, arkamı dönüp çocuklara "bi susun lütfen" mi diyecektim. böyle bir hakkım yok ki. insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı faşizan bir talep olur bu. ama aynı şekilde bu, benim kendime sakladığım lost zevkini de berbat eden bir şey. yani bilmeden, tamamen masum bir şekilde onlar da beni kısıtlamış oldular. aslında olaya daha geniş, çok geniş, kuşbakışı bakacak olursak bana gelen lost bilgi akışı, puzzle'ın çok çok küçük bir parçası ve belki de en değersiz parçası. yani altı üstü bir dizinin finali. peki ya medyanın bize sunduğu yalan haberler ne olacak? benim bucak bucak kaçtığım ama sonra mail'imde bulduğum "şunu izle lütfen pls öptüm kib bye" tarzında bir forward mail ne olacak? ben facebook'a yeni düşen bir video'yu artık izlemek istemiyorum. daha da izlemek istemiyorum. birinin mail'ini silsem, bu sefer başka bir arkadaşımın aynı içerikli mail'ini buluyorum posta kutumda. ya da izlemediğim videoları arkadaşlardan, eşden dosttan harfi harfine dinliyorum. bizzat izlemediğim ama içinde geçen cümleleri bildiğim o kadar çok video var ki anlatamam. ahmat hakan'ın twitter'daki sayfasını okumuyorum ama ertesi gün gazetede "ahmet hakan şunu yazdı!!!" diye bir başlık görüyorum. tıklayıp okumasam bile ben artık ahmet hakan'ın bir gün önce twitter'da olay yaratan bir şey yazdığını biliyor oluyorum. hiç izlemediğim bir diziye dair olanları anahaber bülteninde öğreniyorum. ülke gündemine dair haberlerin ardından "milyonları ekrana bağlayan falan filanda bu hafta şunlar oldu" diye bir haber oluyor, araya görüntüler serpiştiriliyor ve ben artık o diziyi biliyor oluyorum. her gün okula gidip geliyorum, gidip geldiğim yollar belki de sağlı sollu ankara'nın billbordlarının %67.18'ine sahip bir yol. reklamlar reklamlar reklamlar. hangi markette bu hafta domates kaç lira gözüme çarpıyor, hangi markada indirim var gözüme çarpıyor. billbordlar bana her şeyin reklamını yapıyor. hadi televizyonu kapatıyorum reklamdan kaçıyorum, internete girmiyorum reklamdan kaçıyorum, dergi okumuyorum reklamdan kaçıyorum, peki ya sokaktaki reklamdan kaçmak istediğimde bunu nasıl yapacağım? bence billbordlar bize tecavüz ediyor. resmen tecavüze uğruyoruz. zihnimin günden güne bulandığını, kirlendiğini hissediyorum. bana lazım olan bir bilgiyi beynimin içindeki google'dan arayıp bulmak istemiyorum. sanki beynimin içinde bir google var ve orada hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem gerekli hem gereksiz bir sürü bilgi var. hani şu anda nasıl google'dan arattığımız bir bilgiye güvenemiyorsak aynı şekilde ilerde beynimin içinde arattığım bir bilgiye de güvenememekten korkuyorum. ilerde bir gün kendi beynimdeki düşünceye güvenememekten endişe ediyorum.

kafamın karıştığı haller

kimi zaman toplumda hoşgörünün sınırının ne olduğuna dair kendime sorular soruyorum. eğer dilimden anlayan arkadaşlarım varsa onlarla konuşuyorum, birlikte fikir teatisinde bulunuyoruz. günlük hayatta karşılaştığım sorunlar, bizzat içinde yer almasam da tanıdık olduğum olaylar, kimi zaman son derece önemli, kimi zaman da son derece önemsiz şeyler hem kendimi hem de içinde yaşadığım toplumu sorgulamama sebep oluyor.
malum, ramazanlar toplumca bu hoşgörü mevzusunun en öne çıktığı zaman dilimleri. gerek anadolu şehirlerinde, gerekse internet aleminde bu konuya dair tartışmalar her ramazanda yeniden gündeme geliyor. ben de buna dair iki gün önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

iftar vaktine yakın otobüse bindim. otobüsün bir hayli kabalık olmasına rağmen şanslıymışım ki şoförün hemen arkasındaki koltuğa oturabildim. çok az yol gitmiştik ki ezan okundu. sonra şoförün telefonuyla başka bir şoförü aradığına kulak misafiri oldum. hemen arkasında oturduğum için de bütün konuşmayı duydum. bizim şoför diğer şoföre nerede olduğunu sordu, "haa orada mı? bekle o zaman, ben sana yetişeyim de benim yolcuları sen al. rahatça bir iftar yapalım" dedi. sonra da manyak şekilde gaza bastı. normal zamanda on dakikada alacağımız yolu şoförümüz bize üç dakikada aldırdı. zaten iftar saati olunca yollar da gayet boştu. neyse, diğer otobüsün bizi beklediği yere geldik. sonra şoförümüz sağa çekti ve "efendim, çok özür dileriz, lütfen öndeki otobüse geçer misiniz? çok özür dileriz, lütfen efendim" gibi kibar cümleler kurdu. bütün otobüsten "haydaa! bu da nesi şimdi?! böyle şey mi olur, çınk çınk çınk!" sesleri yükseldi. sonra bütün otobüs indik ve öndeki otobüse geçtik. maşallah, o otobüs de gayet doluymuş, nüfus bizimle beraber ikiye katlandı ve insanların birbiriyle yakın temaslı otobüs yolculuğu başladı. sonra geldiğim otobüsten inen otuzlu yaşlarında bir adam gayet öfkeli bir şekilde sesli olarak şikayete başladı. laflarını ortaya söylüyordu ve "olur mu böyle şey, bu ne biçim hizmet, şikayet edeceğim" diyordu. sonra ikinci bindiğimiz otobüsün muavinine nereye şikayet edebilirim, bu yaptığı kurallara aykırı mı gibisinden bürokratik sorular sordu. adamın yakınmalarından bunalan muavin de "e o zaman şikayet et abi" dedi. adam "edeceğim tabii, edeceğim" diye yanıtladı. o an sağımdaki ve solumdaki insanlara değmemek, onların da bana değmemesini sağlamak için üstün çaba sarf eden ben, otobüsten inme olayına o adam kadar sinirlenmediğimi fark ettim. önce kendimden şüphe duydum. ben niye sinirlenmedim ki dedim. çünkü ilk etapta adamın iftarını açacağını biliyordum ve "yazık, adam aç tabii" demiştim. ama sonra düşündüm, tuttuğu oruç yüzünden insanlara verdiği sosyal hizmeti aksatıyor dedim. ben o kadar sinirlenmedim ama benimle aynı konumdaki o adam bunu benden çok daha fazla önemsedi. yol boyunca düşündüm, hangimiz haklıydı acaba? ben ufak tefek şeyleri hoşgörebilirdim, çünkü oruç tutmuyordum ve karnım aç değildi. üstelik acil yetişeceğim bir yer de yoktu. ama belki o bağıran adam da oruçluydu ve bir an önce evine gitmek istiyordu. belki açlığın üstüne bir de sıkış pıkış altlı üstlü otobüs yolculuğunu kaldırabilecek durumda değildi. sonra düşünmeye devam ettim, hoşgörünün sınırları nereye kadardı? toplumda neyi nereye kadar hoş görebilirdik, neyi göremezdik? sonra daha da devam ettim, toplum beni hoşgörüyor muydu ki? kendimce anlayışlı yaklaştığım oruçlu amca, yarın bir gün herhangi bir konuda -herhangi bir konuda- bana hoşgörü gösterecek miydi? ya da benim anlayışlı yaklaştığım insanlar, kendileri gibi düşünmeyen ve davranmayan biriyle karşılaştıklarında uyumlu davranacaklar mıydı ki? ya da o otobüsten indiği için ortalığı ayağa kaldıran takım elbiseli adam, devletin yaptığı herhangi bir yanlışlığa/adaletsizliğe de bu derece karşı çıkıyor muydu, yoksa "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mı diyordu? kurallara özen gösteren ve toplumda düzeni önemseyen biri miydi, yoksa sadece "tutmayın küçük enişteyi" mi?

bütün bunları düşündüm durdum. ben kimlerle aynı otobüsü, aynı şehri, aynı toprağı paylaşıyordum? kendimce kuralları önemseyen ve günlük işlerin akışının önemli olduğunu savunan ben, otobüsten indirildiğimde bunu doğal karşılayacak kadar sinmiş miydim? sonuçta vardığım nokta boşa kürek çektiğimdi. nasılsa herkes en doğruyu biliyor ve en doğruyu yapıyordu. insanlar yarın bir gün kendileri gibi olmayan birine tepki göstereceklerse benim her şeyi normal karşılamamın hiçbir anlamı yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı.
sonra kendi kendime dedim, "hoşgörmek" aslında içinde bir parça da kibir barındırmıyor muydu? bu kavram konsept olarak biraz hastalıklıydı azizim.

çamaşırların devirdaimi, buharın tütüşü, kekin kabarışı, benim akvaryumum


evde olan bazı şeyleri izlemek beni rahatlatıyor. mesela çaydanlıkta kaynayan suyun buharını izlemek, çamaşır makinasında dönen çamaşırları izlemek, fırında pişen kekin zamanla kabarışını izlemek, ocakta pişen kahveyi izlemek. şimdilik aklıma gelenler bunlar fakat dahası olduğuna eminim. kekin kabarmasını izlemek tamam da çamaşır makinesini izlemek biraz aptallık, bunu kabul ediyorum. her zaman da izlemiyorum ama bazen banyoya girdiğimde gözüm takılıyor işte. beş dakika ayakta dikilip suyun ve çamaşırların devirdaimini izlemek bana kafi geliyor. hayatın anlamını çözmüyorum -daha nesi- ama kafamın biraz rahatladığını fark ediyorum. buradaki kilit nokta bu işte: devirdaim. güneş dönüyor, dünya dönüyor, ay dönüyor; bir yıl tamamlanıyor, okullar kapanıyor sonra yine açılıyor; yaz geliyor, kış geliyor, ağaçlar yapraklarını döküyor, ardından yeniden yeşeriyor.
sonra çaydanlıkta kaynayan suyun buharını izliyorum. o buhar da sonsuzda bir yere doğru tütüyor. tıpkı evlerin bacalarının tütmesi gibi, tıpkı fabrikaların bacalarının tütmesi gibi. evimde tüten buhar bana çok şey anlatıyor. çaydanlıkla içime huzur doluyor. hani bazen kafamızın daha meşgul, ruh halimizin daha hassas olduğu zamanlar oluyor ya, işte öyle anlarda benim ulusal televizyonumda "tüten buhar" belgeseli oynuyor. gecenin geç bir saatinde kör bir ışıkta sadece o tüten buharı izlediğimi biliyorum. bir şey içmek istemesem bile sırf o buharı görmek için sallama çay yaptığım oluyor. ne demiştim, o buhar da sonsuzda bir yere doğru tütüyor. buradaki kilit nokta da bu: sonsuzluk.
sonra bir de kekin kabarmasını izlemek demiştim. sadece kek değil, fırında pişen herhangi bir yemek aynı hissi veriyor. onu izleyince ham maddeyi alıp, sağlıkla ve sevgiyle yenebilecek hale getirmeyi görüyorum. bir şeyin meydana gelişine tanık oluyorum. böylece hayatın aktığını, üretimin devam ettiğini bir kez de fırın camı bana hatırlatıyor. üçüncü kilit nokta da bu işte: üretim; sonsuz başlangıçlar ve bir işe yaramak, bir şey meydana getirmek.
tahmin ediyorum ki akvaryumu izlemek de benzer etkiler yaratıyor. hepsi zihnin dinlenmesine aracılık ediyor. zaten bizim zihinlerimiz de çok yorgun ve hep yorgun değil mi? buna çözüm olarak benim de kendi çapımda yaptığım şey, anlam yüklediğim küçük izlenceler yaratmak. elimden bu kadarı geliyorsa ne yapabilirim?

6 Ağustos 2010 Cuma

merhaba komşu

bu resim çok sevimli. bana tatil havasını anımsatıyor. yazın bir cuma akşamı önce sinema, ardından açık havada yemek. sonra tüm gece boyu süren sohbet. "nasılsa altımızda araba var, istediğimiz saatte eve döneriz" der gibi di mi?


bu sabah evden çıktığımda, evimizin bulunduğu sokaktan otobüs durağının bulunduğu ana caddeye kadar olan on dakikalık yürüyüş mesafesinde hissettiğim tek şey, bu şehirden ne kadar sıkıldığımdı. yüzüme resmen sıkılmışlık çarptı. ankara'dan o denli nefret ettim ki yani bu denli olur. sevmemek ayrı bir şey ama nefret çok daha güçlü. sevmeme halim son zamanlarda hissettiğim en güçlü şeydi. "bitse de gitsek" diye düşündüm ama ne bitsindi? ankara bitse fena olmaz dedim, inan hiç üzülmem. ankara bir film olsa da bitince gitsek. yemek olsa da yiyip bitirsek. efendime söyleyeyim, sevmediğimiz bir albüm olsa da bir kere dinleyip hard disc'ten silsek. sonracığıma, ankara roman olsa. ankara roman olsa hiç okumam bile. böyle sıkıcı kitap mı olur? puff.

sonra bu sıkıcı kısır döngüyü kıran bir şey oldu. bir nevi bana suni teneffüs yapan bir şey: arcade fire'ın the suburbs'ü. ufak şeylere bel bağlamaktan olsa gerek, bu albüm beni oldukça memnun etti. kulağımda hissettiğim kalabalığın sesi koskocaman bir ailenin sesiydi ve bu sefer ben onlara misafir oldum. çoğu zaman manevi bağ kurduğum grupları ben kendi dünyama misafir ediyormuşum hissine kapılırım. uyurken dinlerim, otobüste dinlerim, bazen çalışırken dinlerim, bazen dinlemekten çalışamam, kahveyle iyi gittiği olur falan. ama the suburbs'te tam tersi oldu; onlar değil, ben onların evine girdim. aile hayatlarına daldım, adeta mahalledeki kapı komşuları oldum. kendi gerçekliğimin dışına çıkmak, ankara manzarasından başka bir manzara görmek, kavurucu sıcakları hissetmemek, ahbap muhabbetine kulak misafiri olmak, şehir hayatından uzaklaşıp, suburb'lere adım atmak vs. bunlar bana iyi geldi. bunlar tam da ihtiyacım olan şeylerdi. üstelik en güzeli de bu hissettiklerimin hiçbirini bir ilüzyon havası içerisinde hissetmedim. hepsi gayet gerçekti. işte en memnun olduğum şey de bu oldu: ben bu şarkıların içine bir şeylerden kaçmak için girmiyorum. henüz albümü dinlemeye başlayalı birkaç gün oluyor, bu şarkıları dinlerken aslında bu şarkıların içine sığınmıyorum. sadece kafamı uzatıp onların yaşamlarına bakıyorum gibi hissediyorum. kulak misafiri oluyorum, komşu oluyorum, ahbap oluyorum. bisiklete binmişim, şehir dışındaki müstakil-bahçeli evlerinin önünden geçiyorum.

kulağımda o kadar çok ses var ki, öyle kalabalık ki, bunu sokağın sesi, otobüsün sesi, motor hırıltıları, kornalar, toplu taşımada arkamda oturanların muhabbeti bozsun istemiyorum. sıcak havanın yapışkanlığı bu şarkıların üzerine yapışmamalı. the suburbs beynime ankara sokaklarıyla, kızılay'la, bahçeliyle, okul kampüsüyle, tansaşla, migrosla kodlansın istemiyorum. arcade fire'ın bu albümünü ankara'yla anmamalıyım. somut hiçbir şeyle etiketlenmemeli. benim etiketlerim olmamalı, bu albüm bir ailenin yaşamı olmalı. benim değil, onların kodlamalarıyla zihnimin çekmecesinde durmalı. o yüzden de sokakta dinlemiyorum bu albümü. ipod'uma yüklemedim. sadece bilgisayarda durmakta. bu aralar eve gelme sebeplerimin başında gelmekte. eve gelmek ve ardından "arcade fire vakti!"


modern man'in sonundaki alkış seslerini çıkaranlardan biri olmak isterim. eğer konserleri olursa deneriz. zaten çok kalabalıklar; artı eksi bir, bence çok bir şey fark etmez.

3 Ağustos 2010 Salı

siamese dream

birbirimizin omzuna yaslanırız ya da dizine uzanırız. yazın denizi olan uzak yerlere gideriz. kışın çayımızı kahvemizi alır, evimizde otururuz. yemek yaparız, kurabiye yaparız, tatlı yaparız. kahve falı bakar, oyunlar oynarız. aptal kutusuna bakar, ilgimizi çekmeyen konularda yazılar okur, aa bak ne yazıyor diye birbirimize sesleniriz. battaniye örteriz, battaniye toplarız. yastık-yorgan değiştiririz, çamaşır yıkarız. saati kurarız, kurduğumuz saati on dakika ileri atar, biraz daha uyuruz. yazın denize, kışın karlara uzanırız. bahar gelince çimlere yayılırız. trene bineriz, uçağa bineriz, vapura bineriz, bisiklet süreriz. uyurken hikaye anlatır, olay anlatır, en iyi bildiğimiz konuyu anlatırız. resim çizeriz, resim çekeriz. yüzeriz, koşarız, zıplarız. dağa çıkarız, sahile ineriz, adalara gideriz. portakal toplar, suyunu sıkar kahvaltıda içeriz. hava durumuna bakıp evden çıkarız. akşam eve koşa koşa gelir, uyku vaktini dört gözle bekleriz. bilmediğimiz dillerde şarkılar ezberleriz. kartpostal atar, mektup cevaplarız. çiçek sular, ağaç dikeriz. mutfakta, alışverişte, tatilde ve piknikte deneysel çalışmalar yaparız. ayrı düştüğümüz konularda sanki aynı düşüyormuşuz gibi memnun oluruz. iyi oluruz, güzel oluruz, mutlu oluruz, mutsuz oluruz, kızgın olur, kırgın oluruz ama sonuçta hepsinin geçeceğini bilir; kendimiz oluruz.

1 Ağustos 2010 Pazar

sıra arkadaşıyla kolu çarpışmayan var mı? ben varım.

yağmur'la on iki yaşındayken tanıştık. tanışma hikayemizi anlatmak isterim.
ama öncelikle sınıfımızın planını göstermeliyim:


yağmur sınıfımıza geldiğinde sadece iki kişinin yanı boştu. biri benim, diğeri de bir oğlanın. malum o yaşlarda kızlar kızların, erkekler erkeklerin yanına oturur. yağmur da benim yanıma geldi ve dedi ki "kayabilir misin?" ben tek oturma rahatlığım elimden alınacağı için, üstelik bir de duvar kenarına kayacağım için pek bir bozuldum. o zamanlar duvar kenarında oturmak başa gelebilecek en kötü şey. duvarın yanına oturmak demek hapis hayatı demek. özgürlüğünün kısıtlanması demek. bütün bunları bildiğimden ben de şark kurnazlığı yaparak yanıma oturmak isteyen kıza: "ben solağım ve eğer duvar kenarına geçersem yazı yazarken ellerimiz çarpışır. duvar tarafına sen geç" dedim ve ona yol gösterdim. sonradan seveceğimi bilmediğim kız bana bütün sevecenliğiyle "aa öyle mi?! ne güzel! ben de solağım. ikimize de fark etmez o zaman." diye yanıtladı beni. ben her cevabı bekliyordum da bu cevabı hiç beklemiyordum. "ıııı, şey, öyle mi? ne güzel." gibisinden bir şeyler geveledim. bana "hadi kay" dedi. ben de kuzu kuzu duvara taraf kayıverdim.

bu olay başıma gelen en komik şeylerden biridir. belki de "faka basmak" tabirini bizzat tatbik ettiğim ilk andır, emin değilim. ama o kızı sonradan çok sevdim. gel zaman git zaman, ona ayaküstü kurduğum bu oyunun nasıl elimde patladığını da anlattım, anlamıştım zaten dedi. beraber katıla katıla güldük. sıra arkadaşlığımız boyunca da kollarımız hiç çarpışmadı, gül gibi geçinip gittik.