insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin six feet under olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman lost in translation izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de.
asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.
....................
bir-iki ay önce orhan pamuk, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar ev diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da blonde redhead'in messenger şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder