27 Şubat 2012 Pazartesi

epic fail

son iki-üç senedir çok kullanılan ve hatta artık insanı rahatsız etme boyutuna gelen bir tabir vardı: epic fail. bir ara herkes her şeye epic fail derdi. ama bu tabirin bir durumu bu denli karşıladığını daha önce görmemiştim. hacettepe üniversitesinde, şevket çavdar isimli hastaya yapılan kol ve bacak naklini tanımlamak için diyecek başka bir şey bulamıyorum. bu hastanın kaybedilmesi pek çok kişi gibi beni de üzdü. hatta bayağı bir içime oturduğunu söyleyebilirim. fakat üzüntüden daha çok hissettiğim bir şey var, o da öfke ve kızgınlık. bu işi öyle bir şova dönüştürdüler ki geçtiğimiz günlerde yaşananları hayretler içinde kalarak takip ettim. tıp bilgim yok, dünyada bu tarz büyük çapta operasyonlar topluma nasıl tanıtılır bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, o da bu işin şov boyutuna kaçan reklamıydı. akdeniz üniversitesindeki nakillerde de aynısı oldu, hacettepe'de de. bunu eleştirmek için doktor olmak gerekmiyor. ben bir insan olarak, bu hastaların bu kadar "malzeme" haline gelmesinden rahatsızlık duyuyorum. yineliyorum, bu işler dünyada böyle mi oluyor bilmiyorum. oluyorsa da umrumda değil, ben yine bu işlerin böyle yapılmasına kızmaya devam edeceğim. ameliyatlara da şov süsü verildiğini bilmezdim. eğer bu derece reklam yapıyorlarsa, kusura bakmasınlar ama hacettepe toplumdan gelen haklı/haksız, saçma/mantıklı eleştirilerin hepsini de kaldırmak zorunda. madem sen her şeyi bizimle paylaşıyorsun, tıp bilgisi olmayan insanların da kendi aralarında bunun tartışmasını yapmalarına kızamazsın. üzgünüm dostum ama bu işler böyledir; elli tane başarılı iş yaparsın hiç konuşulmaz; bir tane epic fail yaşarsın, herkes seni konuşur, ismin lekelenir. eşyanın tabiatı bu.

26 Şubat 2012 Pazar

bir kuş gelip pencereme konmasın mı?

bir süredir kendi içime bakmaya korkuyorum. hangi yazarındı, nerede vardı hatırlamıyorum ama birinin buna benzer bir lafı vardı. sanırım bu kendi içine bakmak ve korkmak anatemalı eylemi ondan ödünç almışım, benim lafım değil; ama bundan sonrası benim düşüncelerim. kendi içime bakınca korkuyorum ama dünyaya bakınca umutlanacak bir şey buluyorum. bu bir tezat gibi duruyor ama bence değil. kendi içimde değil fakat günlük hayatta umudumu yeşertecek bir şeyler buluyorum. ülkede, dünyada olup biten şeylerde beni umutsuzluğa sürükleyen ve moralimi bozan bir sürü şey oluyor; ama ne zaman içimi aydınlatan bir şey olsa, bunun kaynağı da yine sokaklar, başka insanlar, başka dünyalar. kendi içime bakıp da umutlandığım yok ama başka bir manzaraya bakıp da umutlandığım çok. sokaklardan, ülkeden, dünyadan, haber bültenlerinden, gazete yazılarından kötülük aktığı zamanlar çok; fakat benim için iyilik akan tek yer de yine bütün bu kötülüklerin geldiği kaynağın ta kendisi, yaşamın ta kendisi. bazen küsmek istediğim zamanlar var fakat yakınma hakkını kendimde görmüyorum. "insan başkalarına bakarak halinden memnun olmalı" anafikriyle yetiştirilmişiz. bu toprağın kültürü de bu, ne yapalım. inançlı biri olsam bunun karşılığı şükretmek olabilirdi ama şimdi tam olarak neyin karşılayacağını bilemiyorum. kanaat etmek mi acaba? ya da yetinmek?

ben uzun bir süredir yeni bir şey dinlemek istemez ve sadece bon iver, marissa nadler, olafur-peter-nils kankaları dinlerken, bowerbirds orta anadolu coğrafyama güneş gibi doğdu. bu arkadaşları dinleyip de şu hayata nasıl küsebilirim diye düşündüm. köyüm olsa yaza köye gitme planları yapardım. şirin ineklerden süt sağılışını izler, eğer inekçikten korkmazsam ben de denerdim. heidi çizgi filmindeki ekmeklerden yer, komşunun çocuğuna çarpım tablosu ezberletirdim. ben bunların hiçbirini on gün önce olsa düşünmezdim. ama bowerbirds'ün yeni albümünü dinleyince düşündüm. onlar beni mutlu ettiler, dilerim kendileri de mutlu olsunlar.

aşağıdaki videoda the clearing'in yapım aşamasını ve yaşadıkları evi anlatmışlar. bu albümün önce ayrılıp, sonra barışma albümü olduğunu öğrenince şaşırdım (araya magazin sıkıştırmasam olmazdı).

#5

bazı şeyler istediğim gibi olmadı. başta üzüldüm ama şimdi olması gerekenin, mevcut koşullar içinde yapabileceğim en iyi şeyi yapmak olduğunu görüyorum. bazen insanın hiç beklemediği bir anda, daha önce aklının ucundan dahi geçmeyen şeyler önüne gelebiliyor. benim bunları görmem lazım. daha önceden görmeyi reddettiğim zamanlar oldu ama şu anda yapabileceğim daha iyi bir şey yok. hayatımı kurduğum şeyler daha önceden planladığım şeyler değildi; fakat bir şekilde bu oldu işte. bunun getirisi olan pek çok şeyi sevmezken, pek çok şeyi de sevdim. hayatımın girdiği yolu ben seçmedim, bana öylesi denk geldi. kafasındaki şeyi bire bir olarak gerçekleştiren insanlardan olmak güzel, onlara özendiğim bir zaman dilimi olmadı değil. ancak şu anda benim başıma gelenlerin daha heyecanlı olduğunu düşünüyorum. belki de kendimi telkin etmek için başvurduğum bir yöntemdir, bilemiyorum. lise sonrası için şurayı istiyorum deyip de girdiğim bir yer olmadı. bocalama evresinden sonra şu alanı istiyorum deyip de istediğim alana yönelemedim; çünkü hep şartlardan birini/birkaçını sağlayamadım. ilgi duyduğum dersleri alamadım da ölsem almam dediğim dersleri aldım. ama sonuçta o derslerden çok sevdiklerim de oldu. önüme ilerlemek istediğim alanlar açıldı. bazısını sevdim, bazısını gördükten sonra koşarak kaçtım. sonuç olarak geldiğim noktada istediğim birkaç bir şey var ama yine olmadı. önce biraz üzüldüm ama şimdi karşıma ne çıkacak acaba diye merakla beklemeye koyuldum. bazı şeylerin sadece filmlerde olduğunu düşünürken, bizzat başıma geldiğini görünce hiçbir şeyin sadece filmlere özgü olmadığına ikna oldum. biriyle sokakta tanışıp da bütün bir hayatını paylaşmanın sadece filmlerde olduğunu sanırken, aslında öyle olmadığını gördüm. savaşların ilişkileri bitirmesi hikayelerinin yalnızca romanlara konu olsun diye seçilen şeyler olduğunu düşünürken, gerçek hayatta da romanlardaki gibi olduğuna tanık oldum. keskin bir gerçekçilikle baktığım dünyaya, artık her şeyin olası olduğunu bilerek bakıyorum. bu anlayışım için "inanmak" fiilini kullanmıyorum; çünkü biliyorum. kimi zaman yaptığım şeylerden kişisel tatmin duyamıyorum ve bunu da asıl yapmak istediğim şeyin başka bir şey olmasına bağlıyorum. düşününce yanlış değil ancak kendi kendime şunu soruyorum, buraya kadar beni getiren kişisel isteklerim miydi. olmadığını görüyorum ve neden bir sonraki adımda şu anda yaptığım şeyden edindiğim tecrübeyi kullanmayayım diyorum. bazen sevmediğin şeyleri yaparak aslında sevdiğin şeyi buluyorsun. birilerinin değil ama bazı şeylerin, bazı kavramların beni yolumdan alıkoyduğunu düşündüğüm anlar var. insana en büyük kötülüğü kendisinin yaptığı doğru; beni en çok ben yıpratıyorum.

hırslardan tamamen arınmış haldeyim. eğer bu durum temizlik kavramını karşılayan bir şey olsaydı, banyodan yeni çıkmış gibiyim diyebilirdim. uzun vadeli kalkınma planımda sadece mutlu olmak var. ne yaparak bunu yakalayabileceğimi bilmiyorum. bir şeyin peşinden tutkuyla giden insanları takdir ediyorum. keşke benim de herhangi bir şeye karşı delicesine bir tutkum olsaydı. çok istediğim ve bunun için çabaladığım birkaç bir şey var ama bunları tutku olarak niteleyebileceğimi düşünmüyorum. geçen haftalarda bir gün kendimi çok değişik alanlarda, çok değişik şeyler araştırırken buldum. keşke sabancı gibi bir babam olsaydı diye düşündüm. istediğim bir şey üzerine, kişisel tatmini yakalama doğrultusunda, piyasa karşılığı olup-olmaması umrumda bile olmayan bir şeye yönelebilirdim. ama şimdi öyle mi? devletin lütufta bulunup, bana öğrencilik dönemim boyunca verdiği krediyi ödemem gerek. çalışmam, borcumu ödemem ve türk sanayisine hizmet etmem gerek.

o gün araştırırken bulduğum şeylerin gerçekçiliğini kenara bıraktım, sadece araştırdım. hayatım ne olur diye tartmadan yaptım bunu. hayatımı en temelden, kendi elimle inşa ediyorumuşum gibi hissettim. bence risk almak gerek. genç olmak biraz da bu değil mi? çünkü genç olduğum sadece lo-fi müzik dinlerken kafama dank ettiğinde kahroluyorum.

18 Şubat 2012 Cumartesi

ólafur ile nils, arkadaşım ile ben

birkaç gün önce bir şey oldu. birkaç arkadaş genişçe bir masada oturmuş, sıkıcı işlerle uğraşıyorduk. herkesin bir noktadan sonra dikkati dağıldı ve yaptığımız işten uzaklaştık. başka şeylerin muhabbetini yaptık, oyalandık. beraber iş yaptığım arkadaşlar samimi olduğum insanlar değillerdi, kimse kimseyle samimi değildi. o yüzden vakit kaybettirici konuşmalarımızda bile belli bir ölçü ve kontrol vardı. masadakilerin çoğunun kahve/sigara/hava bahanesiyle masayı boşalttıkları bir zaman diliminde, yanımda oturan arkadaş masaya başını koydu ve çok uykusu olduğunu söyledi. yorgun olduğunu görebiliyordum. birkaç dakika öylece kaldı. sonra başını kaldırmadan canının çok sıkkın olduğunu ama neden sıkıldığını bilmediğini söyledi. olur öyle dedim, bu aralar benim de canım sıkkın diye ekledim. sonra o gözlerini ovuşturdu, bir ara başını masadan kaldırdı ama sonra yeniden koydu. bu sefer başı masada, bana bakarak konuşuyordu. eskiden bu uğraştığımız şeyi yaparken çok zevk alırdım dedi, şimdi ayaklarım geri geri gidiyor gelirken. niye dedim, bilmiyorum dedi, sanırım biraz sıkıldım. bir şey demedim bir süre, düşündüm. benim de öyle galiba dedim. aman bunu bizimkilere söylemeyelim dediğimde güldü. bir süre önce bu işi yaparken öyle mutlu oluyordum ki anlatamam; birkaç ayda bu hale gelmeme şaşırıyorum dedi. bütün bunları söylerken başı halen masadaydı. o bütün bunları anlatırken benim içimden onun başını okşamak geçti. çok güçlü bir şekilde yanımdaki çocuğun başını okşama isteği duydum. saçlarına dokunmak, boşver ya sıkma canını demek, hem zaten hangimizin canı sıkılmıyor ki demek istedim. bu dokunma isteğinin kaynağı, karşıdakine o anda duyulan fiziksel/kimyasal çekim değildi; ancak içimden gelene engel olmasam, muhtemelen öyle anlaşılacaktı. bunu bildiğimden hiçbir şey yapmadan durmaya devam ettim. canının ne kadar sıkkın olduğunu anlatan ve uyuma ile uykuya karşı direnme halinde olan çocuğun başını okşamamak için kendimi zor tuttum. son zamanlarda canı en az benim kadar sıkılan bu kişiye dokunarak, aslında ondan ziyade kendimi rahatlatmak niyetinde olabileceğimi düşündüm. bazen akıp giden hayatı hissedebilmek için bir başkasına dokunmam gerekiyor. bunun illa sevdiğin insan olması gerekmiyor. bir dostumun sırtını sıvazladığımda, biri bana sarıldığında o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. unuttuğum bir şeyi hatırlıyorum. manen tatmin olmak için kimi zaman fiziksel olarak da hissetmek gerekiyor. bir başkasının güçsüz anında ona destek olmak isterken, aslında kendime dayanak sağlamak istiyorum. o şimdi kendinden bahsediyor ama ben de tam şu an sırtımı sıvazlayan bir el olsa diye aklımdan geçiriyorum. sonra kolum karşımdaki çocuğa uzanmak istiyor ama olmuyor işte. bazen her istediğimizi yapamıyoruz. bu geçen birkaç günde hem bunu düşünüyorum hem de bir erkeğe kaç yaşından sonra çocuk demeyi bırakmam gerektiğini.

bu durumun ardından dün bu videoya denk geldim. ólafur arnalds ile nils frahm'ın emprovize olarak icra ettikleri bir parça. berlin'de bir ólafur arnalds konseri. hatta dinleyiciler arasında peter broderick de var. ólafur, "bugün dostum nils de burada ve şimdi onu sahneye çağırıyorum." diyor. nasıl utangaç, konuşurken nasıl utanıyor anlatamam. daha önce hiç prova yapmadık derken elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. ilk birkaç dakika "hay allah napalım ki? öyle mi yapsak böyle mi yapsak?" deyip duruyor ólafur. böyle mahçup bir ev sahibi havası var ve üç-dört dakika boyunca birbirlerini yakalamaya çalışıyorlar. kolları birbirine çarpıyor çalarken. altıncı dakikada bir an geliyor, ólafur arnalds neredeyse nils frahm'ın sırtına başını koyar gibi, onun çaldığı müziği dinliyor. bir yandan kendi çalıyor ama nils frahm'a göre parçayı şekillendiriyor. birkaç saniye nils'in sırtına kulağını yaslayarak dinliyor. sonra onu yakalıyor ve kendi parçalarını yaratıyorlar. parça muazzam bir uyum içinde alıp başını gidiyor. videonun sonunda ólafur arnalds yanlış bir nota basıyor ve nils frahm "oh my god! ne yaptın?" diyor, bizim ólafur yine utanıyor ve nils frahm ólafur'un başını göğsüne yaslayarak onu seviyor. gördüğüm en güzel şeylerden biri olarak bu anı zihnime kaydediyorum. hatta başa alıp bir daha izliyorum. içinde olmadığım bir konserdeki bu anı, bilgisayarımın ekranından izlerken bile bu iki müzisyen arasındaki sevgiyi hissedebiliyorum. bir insan dostunu böyle sever. başını okşar ve kulağını onun sırtına verip, çaldığı şeyi dinler. benim çaldığı şeyi dinleyeceğim dostum yoktur ama kocaman olarak kucakladığım insanlar vardır. başını göğsüme koyan iki-üç dostum, çekinmeden ve utanmadan sırtını sıvazladığım insanlar, anlatsam derdimi anlayacak arkadaşlarım vardır. bütün bunlardan sonra ben daha ne isterim ki diye düşünürüm. sağlığımız sıhhatimiz yerinde olsun, sevdiğimiz insanlar çevremizde olsun, ben daha ne isterim ki derim.


17 Şubat 2012 Cuma

buz fırtınası

bu geçirdiğimiz kışı bir şeye benzetiyordum ama neye benzettiğimi bulamıyordum. bir iki gün önce sonunda buldum, bu kış bana ang lee'nin the ice storm filmindeki atmosferi çağrıştırıyor. her yer buz. hiç erimeyen bir buz tabakası üzerinde ilerliyoruz. küçük ve temkinli adımlar atarak yürümeye çalışıyoruz. kendimi ne kadar korumaya çalışsam da yere kapaklanmaktan kurtulamıyorum. bu sabah erkenden evden çıktığımda, yürüyeli beş dakika olmamıştı ki kendimi soğuk zeminde yatarken buldum. nasıl oldu anlamadım, birden tek hissettiğim yerin buz gibi soğuğu oldu. iki üç saniye yerden kalkamadım, kalktığımda tek bildiğim bacağımdaki ve belimdeki ağrıydı. halen ağrıyor ama pek umursadığım söylenemez. akşam eve geldiğimde bacağımdaki morluğu gördüm ve bir şeyin kefaretini ödediğimi düşündüm. acıdan memnuniyet duymak değil bu, sadece vicdanen bir rahatlama yaşadım. benim de canım yandı ve evrenle ödeştik gibi düşündüm. buz fırtınasından ben de nasibimi aldım, ağaç dallarında biten sarkıtları gördüm, soğuğu fiziksel bir acı olarak hissettim ve sıramı savdım gibi geldi. bu kış artık bana başka bir şey yapmazdı. şimdi tek yapmam gereken buz fırtınasının dinmesini beklemekti. evden dışarıyı seyredebilirdim. annemle beraber camdan bakardık mesela. ben artık kahveyi sütlü içmeye başladım çünkü midem yanıyor, anneme ise hoşuna gider diye sıcak çikolata aldım, nitekim sevdi de. onu mutlu eden bir şey buldum diye sevindim. bir süredir sağlığı biraz kötü ama her şeyin iyi olacağına inanıyorum. ben zaten bütün umutlu şeylere varım. bir şeyin içinde umut dolu bir ihtimal olsun, o bana yeter. sadece bon iver ve marissa nadler dinlediğim uzun kışın ardından, bütün albümleri ve bütün insanları sıkıcı buldum. bütün şarkılar mı sıkıcıydı, maalesef öyleydi. ayıp olmasın diye telefonu da kapayamıyordum ki, telefonunu bütün gün kapalı tutanlara demediklerini bırakmıyorlar. ne kötü, insan ağız tadıyla bir kafa bile dinleyemiyor. telefonla konuşmayı sevmiyorum. hayatta en hayret ettiğim insanlar, toplu taşımada olanca rahatlığıyla telefonda konuşan insanlar olmuştur hep. ben iki cümle kurmaya utanıyorum da inince ararım diyorum karşımdakine. oysaki arkamda oturan öyle bir anlatıyor ki, kocasına-kızına-iş arkadaşına dair ne varsa öğreniyorum. gün içinde ne kadar gereksiz bilgiye maruz kaldığımızı düşünüyorum. bazen kafamın aşırı ısındığını fark ediyorum. o zaman soğutucuları devreye sokmam gerek diyorum. bazı sabahlar alarmı beş dakika ileri attığım süre içerisinde kafamda birinin konuştuğunu duyuyorum. öyle şeyler söylüyor ki, onun söylediklerini hiç kaçırmadan bir yerlere not etmek istiyorum. sanki çözmem gereken gizli anlamlar içeren cümleler kuruyor ve bütün bunları birleştirsem önemli bir metin elde edecekmişim gibi geliyor. sadece beni ilgilendiren, bana dair bir metin. kafamın içinde konuşan benden deneyimli ve bilgili biri olduğundan, onu önemsemekten çekinmiyorum; o başka biri. o, hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu biliyor. yaşlı insanların durmadan yaptığı hava durumu sohbetlerini anlıyor ve hatta onlara katılıyor. "orada hava nasıl?" diye soruyor ve "burada hava şöyle böyle" diye uzun uzun betimliyor. okuduğu romandaki elli yaşındaki kadınla kendini özdeşleştirdiği anlar oluyor ve yeni doğan bebeğe niçin allah analı babalı büyütsün dendiğini şimdi anlıyor. dünyayı dinin kurtarmayacağını bildiği gibi bilimin de kurtarmayacağını biliyor. daha çok öğrendikçe pozitif bilimin kibrine öfkeleniyor. en sonunda hayattaki yegane amacının mutlu olmak olduğuna karar veriyor. bütün bunları, yerden kalkmayan bir buz tabakasının hüküm sürdüğü bir kış mevsiminde düşünüyor.