17 Şubat 2012 Cuma

buz fırtınası

bu geçirdiğimiz kışı bir şeye benzetiyordum ama neye benzettiğimi bulamıyordum. bir iki gün önce sonunda buldum, bu kış bana ang lee'nin the ice storm filmindeki atmosferi çağrıştırıyor. her yer buz. hiç erimeyen bir buz tabakası üzerinde ilerliyoruz. küçük ve temkinli adımlar atarak yürümeye çalışıyoruz. kendimi ne kadar korumaya çalışsam da yere kapaklanmaktan kurtulamıyorum. bu sabah erkenden evden çıktığımda, yürüyeli beş dakika olmamıştı ki kendimi soğuk zeminde yatarken buldum. nasıl oldu anlamadım, birden tek hissettiğim yerin buz gibi soğuğu oldu. iki üç saniye yerden kalkamadım, kalktığımda tek bildiğim bacağımdaki ve belimdeki ağrıydı. halen ağrıyor ama pek umursadığım söylenemez. akşam eve geldiğimde bacağımdaki morluğu gördüm ve bir şeyin kefaretini ödediğimi düşündüm. acıdan memnuniyet duymak değil bu, sadece vicdanen bir rahatlama yaşadım. benim de canım yandı ve evrenle ödeştik gibi düşündüm. buz fırtınasından ben de nasibimi aldım, ağaç dallarında biten sarkıtları gördüm, soğuğu fiziksel bir acı olarak hissettim ve sıramı savdım gibi geldi. bu kış artık bana başka bir şey yapmazdı. şimdi tek yapmam gereken buz fırtınasının dinmesini beklemekti. evden dışarıyı seyredebilirdim. annemle beraber camdan bakardık mesela. ben artık kahveyi sütlü içmeye başladım çünkü midem yanıyor, anneme ise hoşuna gider diye sıcak çikolata aldım, nitekim sevdi de. onu mutlu eden bir şey buldum diye sevindim. bir süredir sağlığı biraz kötü ama her şeyin iyi olacağına inanıyorum. ben zaten bütün umutlu şeylere varım. bir şeyin içinde umut dolu bir ihtimal olsun, o bana yeter. sadece bon iver ve marissa nadler dinlediğim uzun kışın ardından, bütün albümleri ve bütün insanları sıkıcı buldum. bütün şarkılar mı sıkıcıydı, maalesef öyleydi. ayıp olmasın diye telefonu da kapayamıyordum ki, telefonunu bütün gün kapalı tutanlara demediklerini bırakmıyorlar. ne kötü, insan ağız tadıyla bir kafa bile dinleyemiyor. telefonla konuşmayı sevmiyorum. hayatta en hayret ettiğim insanlar, toplu taşımada olanca rahatlığıyla telefonda konuşan insanlar olmuştur hep. ben iki cümle kurmaya utanıyorum da inince ararım diyorum karşımdakine. oysaki arkamda oturan öyle bir anlatıyor ki, kocasına-kızına-iş arkadaşına dair ne varsa öğreniyorum. gün içinde ne kadar gereksiz bilgiye maruz kaldığımızı düşünüyorum. bazen kafamın aşırı ısındığını fark ediyorum. o zaman soğutucuları devreye sokmam gerek diyorum. bazı sabahlar alarmı beş dakika ileri attığım süre içerisinde kafamda birinin konuştuğunu duyuyorum. öyle şeyler söylüyor ki, onun söylediklerini hiç kaçırmadan bir yerlere not etmek istiyorum. sanki çözmem gereken gizli anlamlar içeren cümleler kuruyor ve bütün bunları birleştirsem önemli bir metin elde edecekmişim gibi geliyor. sadece beni ilgilendiren, bana dair bir metin. kafamın içinde konuşan benden deneyimli ve bilgili biri olduğundan, onu önemsemekten çekinmiyorum; o başka biri. o, hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu biliyor. yaşlı insanların durmadan yaptığı hava durumu sohbetlerini anlıyor ve hatta onlara katılıyor. "orada hava nasıl?" diye soruyor ve "burada hava şöyle böyle" diye uzun uzun betimliyor. okuduğu romandaki elli yaşındaki kadınla kendini özdeşleştirdiği anlar oluyor ve yeni doğan bebeğe niçin allah analı babalı büyütsün dendiğini şimdi anlıyor. dünyayı dinin kurtarmayacağını bildiği gibi bilimin de kurtarmayacağını biliyor. daha çok öğrendikçe pozitif bilimin kibrine öfkeleniyor. en sonunda hayattaki yegane amacının mutlu olmak olduğuna karar veriyor. bütün bunları, yerden kalkmayan bir buz tabakasının hüküm sürdüğü bir kış mevsiminde düşünüyor.

2 yorum:

Can dedi ki...

yazdıklarında kışa benzemiş onu farkettim. böyle arada hızlanıyo arada yavaşlıo, arada soba sıcaklığı var arada burnunun hakimiyetini eline geçiren bi soğukluk var.

hoşuma gidiyo böyle kendi halinde yazdıkların. :)

kukuletalı dedi ki...

ne güzel demişsin, sağol :)
ben de senin net, sadece ve keskin tavrını daha çok okumak istiyorum. bu arada kahrolsun rengarenk bloglar!