14 Aralık 2009 Pazartesi

iki kat çorap giymek yerine


hava bugün nasıl soğuktu. hele sabah saatin yedi buçuğunda. öyle soğuktu ki iki kat çorap, üç kat üst ve hatta eldiven ile atkı bile beni ısıtmaya yetmedi. neden bilmem içimden geldi, elim beach boys'un california girls'üne gitti. işte o an bir ilüzyonun içine girdiğimi fark ettim. kendi gerçekliğimden daha güzeldi o hal, bunu bildiğimden içime acayip bir ağırlık oturdu. hafiflemedim, memnun olamadım, bilakis daha kötü hissettim kendimi.
geçen yıl yine böyle soğuk bir kış gününde dolmuşta giderken d.'nin mp3 çalarını almıştım ve karşıma çıkan şarkının bu olduğunu görünce çok şaşırmıştım. "aa! bu sabah ben de bunu dinledim!" demiştim. o da çok şaşırmıştı. sonra birbirimizle bayağı dalga geçmiştik bu şarkıyı gizliden gizliye seviyoruz diye. insan kendine itiraf edemediği şeyi bazen arkadaşına ediveriyor işte. sonra biz de istemiştik california sahillerinde bir kız olmayı. güzel kumların üstüne oturup gözümüzü güneşe dikmeyi ama parıltısından hiçbir şey görememeyi. hatta okyanusta yüzmeyi. bu sabah gene aynı şeyleri istedim. bu şarkıyı en son onunla beraber dinlediğimiz aklıma geldi, şimdi d.'nin kilometrelerce ötede olması gerçeği biraz içime oturdu ama kendime dedim ki, rica ederim bu bahsi kapatalım lütfen. o da hemen kapattı. çünkü kimseyi özlemek istemiyordum. bir başlarsam sonu gelmezdi. ohoooo, bazı insanları ne çok özlediğimi ben bilirim. ama bilmemek için düşünmem. düşünmeyince de özlemediğimi sanırım. böylesi daha iyi. o yüzden ben de beach boys'un california girls'ünün üstüne the magnetic fields'ın california girls'ünü açtım. nasılsa bu şarkının içinde sevdiğim biri yoktu. daha iyi gitti. ama sonra yine beach boys'unkine döndüm. ben california sahillerinde bir kız olmayı istemiştim. işte o zaman her şey çok güzel olacaktı.



ben de oduncu gömleğimi giyer, sörfü taşımalarına yardım ederdim. onlar da derdi ki aa olur mu, ne zahmet ediyorsun, sana asla taşıtmayız. ben de mahçup mahçup gülerdim, peki o zaman derdim. sonra içlerinden biri bana derdi ki sen ne güzel bir california kızısın. ben de derdim ki yok ben buralı değilim. bunun üstüne o sorardı nerelisin. çoook uzaktan geldim ben derdim. sonra o merak ederdi, bana sizin oraları anlatsana derdi. ben de derdim ki bizim oralarda okyanus yok, gel şuraya oturalım da okyanusu seyredelim. o da tamam derdi. istersen bir gün seni sörfümle gezdiririm derdi. bir an tereddüt ederdim, sonra gülerek isterim derdim. o zaman bu haftasonu sahilde buluşalım derdi. tamam derdim. beni sörfüyle gezdirdikten sonra beraber hamburgerciye gideceğimizi bilirdim. o haftasonu ve ondan sonraki bütün haftasonları beraber hep sörfle gezecektik ve acıkınca da güzel yemekler yiyecektik. gömleği ne güzeldi.

...

iki kat çorap giymek yerine belime pareo bağlamak isterdim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

az laf > çok laf

aslında anlatacak şeylerim vardı ama önemsiz şeyler olduklarını anlamam pek vaktimi almadı. bir an durdum düşündüm ve her şey gözüme öyle anlamsız göründü ki diyeceklerimin hiçbir önemi kalmadı. sabah kalktığımda ne düşündüğümü, günün şarkısı olarak neyi seçtiğimi, pantolonun üzerine bulduğum ilk üstü geçirirkenki sıkılganlığımı anlatmak isterdim fakat hepsini çok gereksiz buldum. bunları anlatmamın ne manası olabilirdi ki? küçük, önemsiz şeyler. dünyada büyük ve önemli o kadar çok şey oluyor ki bu anlattıklarım kum tanesinin milyonda birine bile denk gelmiyor.
kafamdan bir şeyler geçiyor, not almak istiyorum ama tam kalemi elime alınca ne gerek var diyorum. ne gerek var. yazı yazarken içinde "ama, fakat" bağlaçları geçen ne çok cümle kuruyorum. bunun ne anlama geldiğine dair bir fikrim yok. bağlaçlarımı merhaba'larla takas etmek istiyorum. onlar fark etmiyor ama bazı insanlarla ayaküstü iki çift laf etmek bile benim günümü aydınlatmaya yetiyor. öyle anları yakaladığımda diyorum ki umarım onların günü de aydınlanıyordur, ben de birilerini memnun ediyorumdur. işte gün içinde kendimi ait olmadığım sohbetlerin içinde bulduğumda, aklıma o insanlarla ettiğim iki çift lafı getiriyorum. o zaman içinde bulunduğum an bana o denli çekilmez gelmiyor. her şeyin gelip geçtiğini ve o anın da geçeceğini biliyorum.
hem insanlardan sıkılıp hem de insanların arasında olmak istemenin ne tuhaf bir şey olduğu kafama takılıyor. üç-beş insan var, belki onlara rastlarım diye gittiğim muhtelif yerler kütüphane ve yemekhane. arasam buluşuruz ama herkesin vakti kıymetli. öyle kıymetli ki boş ekrana iki saat bakıyoruz ama birbirimize bir saat ayıramıyoruz. biri bana yemek yiyelim mi diyor, çok isterdim ama yapmam gereken bir iş var diyorum. yalan olduğunu ben biliyorum, acaba o da biliyor mudur. yapmam gereken bir şey yok. varsa da yok. niye o kıza yalan söylediğimi düşünüyorum. kendimi hiç suçlu hissetmiyorum, ben o kızdan uzak durmak istiyorum. bazı insanlar bana kendimi kötü hissettiriyor. onlarla birarada olmak istemiyorum. o kızı sevmiyorum. halbuki başta sevmiştim. ondan ayrılıyorum ve yürürken aklımdan geçen tek şey biri olsa da yemek yesek oluyor. arkadaşlarla vakitlerimizi birbirimize uydurduğumuz günlerde öğle yemekleri güzel oluyor, diğer günlerde ise bir an önce geçiştirilmesi gereken sıkıcı bir aktivite. ben de bir an önce bitsin diye çorba içiyorum. çorba çabuk içiliyor ve hemen bitiyor. masadan hemen kalkıyorum.
gözüme bir filmi kestirip, adam bulsam da gitsem dediğimin ertesi günü ayşe'yle karşılaşıyorum. dün bir film izledik çok güzeldi diyor. festivalde mi diyorum, festivalde diyor. "ben de gitmek istedim aslında ama" diye başlayan bir cümle kuruyorum, devamını getirmiyorum. devamını ayşe anlıyor. ya bilsem beraber giderdik diyor. kaç haftadır görüşemiyoruz ayşe'yle. biliyorum ki bu geçmiş-zamandaki-beraber-giderdik-teklifini içten yapıyor. olsun ya, boşver, bir dahaki sefere gideriz diyorum. hayır ya, hemen bu akşam yapalım diyor. biz şu filme gideceğiz, sen de gel diyor. benim pek keyfim yok ama yine de sağ ol diyorum. çok üstelemiyor. umarım ki bir gün ayşe'yle beraber sinemada dünyanın en sıkıcı sanat filmini izleyip hiçbir şey anlamayız. yalnız bunun geleceğe dair lafta kalan tasarılardan olmasını istemiyorum. zaten bu aralar gerçekleşmemiş ne çok hayalim olmuş diye düşünüyorum. nihayete erememiş amma işe girişmişim, kafamda amma şey kurmuşum ama sadece plan aşamasında kalmış.
işte az önce yine içinde ama geçen bir cümle kurdum. bu ama'lar içime koca bir kasvet bulutu getirmekte. geçen gün yine böyle olmuştu. sesinde huzur bulacağım birini aramak istemiştim, aklıma halam gelmişti. ben susayım sadece o konuşsun istemiştim. bana ankara'da havanın nasıl olduğunu sormuştu, ben de gereksiz ayrıntılarla süslemiştim. sabah esinti oluyor ama öğlen güneş çıkınca hava ısınıyor, sonra akşam hava kararınca çok soğuyor, üst üste milyon şey giyiyorum demiştim. sen niye böyle üşüyorsun hep, kansızlık mı var sende, pekmez ye, kuru üzüm ye demişti. tamam olur yerim demiştim. pekmez içmeyeceğimi biliyordum ama halamın gönlü olsun diye tamam demiştim. bak kalın giyin üşüme demişti. halbuki en kalın giyinen ben olmama rağmen en çok üşüyen de bendim. yanımdaki insanlara siz de üşüyor musunuz diye soruyordum ama hayır cevabını alıyordum. derste utanmasam elimi ısıtmak için eldiven bile giyerdim. ama bunun yerine çayla ısıtıyordum elimi. sen hiç bir saat boyunca sıcak kalan kağıt bardak gördün mü? ben de görmedim. o yüzden her ders yeni bir çay mı almam gerekiyor? halamla konuşurken neden bilmem gözlerim doldu. sesimin tonu değişmesin diye havalardan konuşmaya devam ettim. telefonu kapattıktan sonra içinde bulunduğum hassasiyet beni rahatsız etti. bu halimden hiç hoşlanmadım.
şimdiyse bu yazdıklarım gözüme feci anlamsız göründü. ne yapıyorum ben dedim. bir yanıt veremeyince de nokta koysam daha iyi olur gibime geldi. sonra o an çalmakta olan şarkının* üç cümlelik sözü benim üç yüz kelimemden daha değerli geldi. dışarı çıktım dolandım, neden olduğunu bilmiyorum ağlayamadım.

6 Aralık 2009 Pazar

başımın üstünde yerin var


her gün güzel bir şarkıya denk gelsem günler daha güneşli olur. kulaklarımda yeni bir heyecan olsa ne güzel olur. ben öyle şarkıları sanki yeni tanıştığım ama hemen sevip kaynaştığım biri gibi sevip bağrıma basarım. yani eğer denk gelirsem yaparım. denk gelmezsem de bu isteğimi unutur giderim. taa ki o şarkılar karşıma pat diye çıkana, günümün ortasına güm diye düşene kadar. sonra kulaklarımda hep onlar çalar, ben kendi kendime rekor denemeleri yaparım. her gün beni gülümseten bir şarkı dinleyeceğimi bilsem yataktan daha kolay kalkarım. gene mi sabah olmuş, ne çabuk olmuş demem. onun yerine derim ki iyi ki sabah olmuş, pek güzel olmuş. arada uzun cümleler kurmak isterim ama ne zaman girişini yapsam gelişmesi gelmez bir türlü. ben de o vakit cümlelerimi sonuca ulaştırırım. fakat kahvaltı yaparken kendi kendime uzun cümleler kurarım. en güzel cümlelerim kahvaltı masasında kurduklarımdır, aynı bütünlüğü günün diğer saatlerinde de yakalamayı umarım. en güzel kahve yapan değil ama en güzel taze fasulye yapan olmak isterim. fasulyeyi ateşe verdikten sonra mutfağın penceresinden bakarım. ışıklarını yakmış döne döne gelen bir uzay aracını görürüm, gelir balkonuma iner. içinden de bir e.t iner. ona selam veririm ve kendisine "do you speak english?" diye sorarım. "yes i do" diyeceğinden o kadar eminimdir ki cevabını beklemem bile, gider sofraya bir tabak daha koyarım. koskoca e.t derim, onca yolu aşıp gelecek arabası var da ingilizcesi mi olmayacak derim. tövbe tövbe. tabağını tepeleme fasulyeyle doldururum. evime ta uzaklardan misafir gelmiş, hiç aç bırakır mıyım ben onu diye düşünürüm. uzun yol yormuştur onu derim, üstüne bir de yorgunluk kahvesi ikram ederim. bak e.t. derim, kendini evinde gibi hisset. eğer banyo yapmak istersen hiç çekinme, ben sana yeni havlu çıkarırım derim. gider ona yatak hazırlarım. gece belki susar diye başucuna bir bardak su koyarım. mutfağa geri döndüğümde e.t'nin masanın üstüne bir hediye paketi bıraktığını görürüm. bu ne e.t derim. open it der. utanarak paketi açarım. bir de ne göreyim, sen de on, ben diyeyim yirmi adet cd. kapaklarına bakarım, hiçbir şey anlamam. what are these derim. they are for you der. just a little present imiş. ne gerek vardı e.t derim, senin gelmen bir hediye zaten. sonra cd'leri daha dikkatli incelerim, müzik cd'leri olduğunu anlarım. sonra e.t açıklamaya başlar. meğersem benim müzik sevdiğimi öğrenmiş de bana bir sürü güzel şarkı getirmiş. ardından bana sen bunları hiç duymamışsındır, bunlar bizim oraların şarkıları der. sonra elini sırtıma koyar ve sana bunları getirdim ki her güne yeni bir şarkı dinleyerek başlayasın dünyalıcığım der. günlerin daha güneşli olsun. ben şaşırırım. peki ama sen bunu nerden öğrendin diye soracak olurum, e.t bana der ki bundan sonra sabahları güzel uyan. bak sana o kadar şarkı getirdim. hem de taa nerelerden. doğru diyorsun derim, onu başımla onaylarım. sonra e.t devam eder, hadi şimdi yatalım da yarın sabah erken kalkıp güzel bir kahvaltı yapalım, kendi kendine kurduğun cümleleri biraz da bana kur der. peki o zaman allah rahatlık versin sana derim, e.t'nin yanaklarından öperim ve yorganı üstüne örter, odasının ışığını kapatır giderim.