22 Temmuz 2012 Pazar

adeta bir nuri bilge ceylan karakteri gibi olmak

küçük yerde bir hafta, adeta bir ay gibi geçiyormuş. belki de büyükşehir çocuğu olarak bana öyle gelmiştir, bilemeyeceğim. muhtemelen zamanın bir türlü akmamasının asıl nedeni, bulunduğum yerde mutlu olmamamdandır. burada gerçekten mutsuzum. vakit bir türlü geçmeyince ve yaptığın işi de sevmeyince, başta kendi hayatım olmak üzere bir sürü şeyi sorgulamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. farkında olmadan bir bakmışım, kendi kendime mutsuzluğumun asıl sebeplerini inceliyorum. asıl sebep "ben ne yapacağım, ne olacağım?" kaygısı. bir sürü soru işareti kafamın içinde dönüp duruyor. burayı gördükten sonra alternatiflerimden birinin daha üstünü çizdim. eğer burayı hiç görmeseydim, muhtemelen seneye bu zamanlar böyle yerlere iş başvurusu yapacaktım. şimdiyse geri kalan alternatifler üzerinde düşünüyorum. ankara'dan sonra kalkıp da küçük bir yere gelemem, bunu anladım. burayı görmenin bana kattıklarını yadsıyamam, insanın bunu da tecrübe etmesi gerekiyor ancak ömür boyu böyle bir yerde yaşayamam. küçük yer dememin nedeni de yapacak bir şeyin olmamasından ziyade, insanın duyduğu yalnızlık hissi. topu topu bir hafta olmasına rağmen üstüme çöken o yalnızlık hissi beni boğuyor. büyükşehir bir buçuk saatlik mesafede ama hiç gidesim yok. açıkçası şu anda ülkemizin herhangi bir şehrini görmeye dair bir istek duymuyorum. bu tarz yerlerdeki yalnızlık hissi geçecek gibi değil. ama yalnızlık yakın çevrenden uzakta olduğun için değil de, senden çok farklı düşünce yapısındaki insanların içinde olduğundan dolayı. daha önce böyle bir şeyi tecrübe etmemiştim ama gördüğüm şey aynı nuri bilge ceylan filmlerindeki küçük kasabaya gelen okumuş adam sıkıntısı gibi bir şey. en son filminde vardı ya hani, küçük ilçeye atanan doktorun duyduğu sıkıntı. aynen öyle bir şey işte. filmlerde izleyince entel-dantel işi diye bazen dalga geçebiliyoruz ama öyle değilmiş. ayrıca yeri gelmişken söylemek isterim, vakti zamanında hangi arkadaşımla konuşsam, herkes kendini bir zamanlar anadolu'da filmindeki doktor karakteriyle özdeşleştirmişti. adeta herkes bir nuri bilge filmi içinde yaşıyordu, bir oğuz atay karakteriydi, adeta svevo'nun zenon'u ya da ne bileyim camus'nün düşüş'ündeki adamdı. şimdi düşünüyorum da, az biraz okumuş biri olarak,  türkiye'de küçük bir yerde yaşayıp da bunlardan biri olmamak mümkün değilmiş arkadaşım. 

fabrika günlükleri #3

fabrikanın bulunduğu bu ilçeye geçen haftasonu geldim. gelir gelmez de fabrikadan kaynaklanan o pis havayı duydum. haftaiçi orada çalışan işçilerle ve teknisyenlerle konuştuğumuda, haftasonu fabrika bacalarının filtrelerinin kaldırıldığını ve drain denen işlemin gerçekleştiğini öğrendim. nasıl yani dedim, öylesine filtreleri kaldırıyorlar ve gazları dışarı mı veriyorlar diye sordum. konuştuğum işçi, haftaiçi her türlü çevre mevzuatına uyulduğunu, üretim kaynaklı gaz salınım oranlarına son derece dikkat edildiğini ve bu salınımların filtreler aracılığıyla yapıldığını söyledi. fakat haftasonları gizlice o filtrelerin kaldırıldığını ve gazların direk havaya verildiğini anlattı. duyduklarıma inanamadım. nasıl yani, kimse şikayet etmiyor mu, bir şey demiyor mu diye hayretler içinde sordum. bana, kim ne diyebilir ki, dedi. burada yaşayanlar hep burada çalışan insanlar. kim kendi çalıştığı yeri şikayet eder ki, dedi. duyan gören yok mu, biri bir şey demiyor mu dedim; bu işler biraz da tanışıklı dövüş dedi. filtre dediğin nedir ki, böyle büyük paraların döndüğü bir yerde bir filtrenin üreticiye maliyeti ne olabilir ki diye sordum, altı üstü dandik bir filtre. konuştuğum işçi, bak şimdi sana bir şey söyleyeyim dedi. bize zam veriyorlar ve oranını %4.8 olarak belirliyorlar dedi. 5 değil, 4.8. aslında böyle bir yer için ha 4.8 ha 5, ne fark eder diye düşünürsün öyle değil mi, dedi. işte öyle değil aslında. adam  %0.2'lik oranın bile hesabını yapıyor; dolayısıyla filtrenin mi hesabını yapmayacak dedi. diyecek hiçbir şey bulamadım.  
***
bugün yine haftasonu. şu anda duyduğum kokuyu anlatmamın imkanı yok. demek ki yine drain yapmışlar. resmen bok gibi bir hava var.

bir karamazov kardeş daha

şu anda karamazov kardeşler'i okumaktayım. hep okumak istemiştim ama hep de korkup kaçmıştım. elimdeki kitap 1962 basımı ve kütüphaneden aldığım için benden önce okuyanlar bazı satırların altını çizmişler. bence böylesi daha güzel. mesela altı çizili paragraflardan biri şuydu ve beni bir hayli düşündürttü:

"insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum, diyordu. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o nispette azalıyor. hayalimde, olanca ihtirasımla insanlığa hizmet etmeyi kurduğum çok olmuştur, gerekirse bu uğurda kendimi feda edebilirdim. gel gelelim, kimseyle aynı odada iki gün bile geçinemem; bunu deneyerek biliyorum. bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, hürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor bana. yirmi dört saat içinde en iyi insandan nefret edebilirim. birinden sofrada yemeği ağır yediği, öbüründen nezlesi var, durmadan burnunu temizliyor diye... insanlar bana temas eder etmez onlara düşman kesiliyorum. ama kişilere nefretim arttıkça genel olarak insanlığa sevgim o nispette artıyor."

buna benzer şeyleri ben de düşünmüştüm, dostoyevsi bu kısımda beni anlatmış. gerçi dostoyevski hangimizi anlatmamış ki? neyse, demek istediğim insanlığı konsept olarak sevmek mümkün olsa bile; iş, bireyleri sevmeye gelince bunun kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. yaşım ilerledikçe bundan en ufak bir şüphe duymayacak denli emin oluyorum. insanlık denen kavram güzel; ancak insanlar değil. insanlık denen şey içinde erdemleri barındıran, duygu ve zihin dünyası zengin olan canlıların oluşturduğu bir şey olsa da insanlar bireysel olarak düşünüldüğünde durum bu değil. bütünün kendisi iyi bir şeyken, o bütünü oluşturan parçalar nasıl mide bulandırıcı olabiliyor, aslında bunu anladığım pek söylenemez. bunu kendime izah etmek için maalesef ucuz bir benzetmeye başvuracağım: insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi işte.

20 Temmuz 2012 Cuma

fabrika günlükleri #2

gördüklerimi yazmaya devam ediyorum. aslında bunların hepsi kendim için; yazmazsam sıkıntıdan ölecekmişim gibi geldiğinden. tecrübe ettiklerimi kendi süzgecimden geçirip zihnimin bir köşesine kaldırıyorum ama unutmak da istemiyorum. bunların çoğu akademik şeyler değil, daha çok başka insanların hayatlarına tanıklık etmek üzerine. başka yerde göremeyeceğim, karşılaşamayacağım insanların hayatlarını bizzat kendi ağızlarından dinliyorum ve bazen buraya akademik amaçlı değil de sırf bunları göreyim diye geldiğimi düşünüyorum.  
***

stajın üçüncü günü bizim birime rahşan abla gönderildi. rahşan abla, çay-kahve demleme ve temizlik işleriyle ilgilenen bir abla. kendisi bu birime başka bir birimden gönderilmiş. herkesin sahaya çıktığı ve içeride kimsenin kalmadığı bir sırada ben ve diğer arkadaşımın yanına gelip, "kızlar iyi ki siz burdasınız. ben de buraya gönderilince demiştim ki orada hiç kadın yok ne yapacağım. en azından alışana kadar siz varsınız." dedi. biz de güldük, ilk gününüz mü diye sorduk ve sohbete başladık. kendisi pek utangaç bir abla, mühendislerin ve ustaların yanındayken bizimle hiç konuşmuyor ama ne zaman onlar gitse yanımıza geliyor. durun dedi, size bir kahve yapayım. türk kahvelerini önümüze koyduktan sonra masaya oturdu ve anlatmaya başladı. "bunca adamın arasında kadın yok diye tedirgin oldum ama ne yapacaksın ekmek parası, bir şey diyemezsin ki" dedi. doğru diyorsun abla dedik. sonra devam etti, "hem edebinle iş yaptıktan sonra nerde çalıştığının önemi var mı? işini düzgün yap, sonra her yerde çalışılır." dedi. tabii ki öyle dedik. nerden geldiniz, kimsiniz faslından sonra bize kendi ailesini anlatmaya başladı. "bu devirde ev, tek maaşla geçindirilmiyor. ben iki çocuk okutuyorum, çok şükür beni üzmüyorlar. okusunlar da sizin gibi olsunlar." dedi. inşallah abla dedik. bir aydır akşam vardiyasına da kalıyormuş ve toplamda sabah sekizden akşam ona kadar çalışıyormuş. "oo çok kötü! o nasıl bir şey öyle?" diye tepki verdik. "ilkokula giden küçük oğlum arada arıyor, anne ne zaman geleceksin diyor ama ne yapayım" dediğinde rahşan ablanın gözleri doluyor. "gece eve varınca hemen yanıma gelip uyuyor." diye devam ediyor. "ama allahtan gece vardiyasına kalınca biraz daha fazla para veriyorlar. gerçi yine de asgari maaş 700 lira veriyorlar. bari 800 verseler. 800 verseler öyle iyi olur ki" diyor. "ama bir şey diyemiyorsun, burada çalışanların içinde en aşağıda zaten biz varız, ne diyebilirsin ki?" diyor. yaş dolan gözlerini elleriyle siliyor. daha önce buna benzer bir an yaşamadığımı fark ediyorum. ne diyeceğimi bilemiyorum fakat önemli olanın bir şey demek olmadığını biliyorum. sırf birine bunları anlatabilmek bile rahşan abla için önemli, bunu anlıyorum; çünkü önemsenmediğini düşünüyor. "haklısın  abla, bu devirde asgari maaş kime yeter?" diyorum. sonra kahveler bitince arkadaşımla beraber fincanları musluğa yıkamaya götürüyoruz. rahşan abla hemen elimizden alıyor ve olur mu öyle şey, siz oturun bu benim işim diyor. diretiyoruz ama zorla fincanları elimizden almayı başarıyor.

fabrika günlükleri #1

denize kıyısı olan illerimizden birinin küçük bir ilçesindeyim. ilçenin yarısını işgal eden bir fabrikada stajımın 6.günündeyim. sanayi limanı haline gelmiş bu ilçeye adımımı attığım anda burnuma çarpan havanın pisliğine halen alışabilmiş değilim. internette arattığımda burayla ilgili çıkan haberlerin başında yüksek kanser oranı ve hastalıklar çıkıyor. belediyenin yurdunda kalıyorum ve camı açtığımda odanın içine o hava doluyor. gerçi ben kokunun nedeni olan o fabrikaya gelmişim, nelerden bahsediyorum. 

yurt, direk bu ilçeyi kaplayan üç fabrikaya bakıyor. benim çalıştığım da onlardan biri. hocalar övmese buraya gelmeyi ister miydim bilmiyorum. benim bunu demem de aslında şımarıklığın en üst seviyesi. zaten o yüzden bunları arkadaşlarıma ya da çevreme anlatmayıp da buraya yazıyorum. birçok insanın gelmek için can attığı bir yerde ilk haftamı doldurmama rağmen duyduğum isteksizliği kime anlatabilirim? hocalarıma desem "ne diyorsun çocum sen?" derler ve beni aforoz ederler. haklılar. ben de olsam ben de öyle derdim, bu ne şımarık öğrenci böyle derdim; ama ne yazık ki hislerim böyle değil. bu fabrikanın çalıştığım biriminde benden bir yaş- iki yaş büyük bir sürü yeni mühendis tanıdım. kendimi onların yerinde hayal etmeye çalıştım, olmadı. arkadaşlarım yanımda telefonla konuşuyorlar ve sırayla annelerine, babalarına, sevgililerine buranın ne kadar mükemmel olduğunu anlatıyorlar. nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan anlatamam. onları gördükçe bende eksik olan şeyin ne olduğunu sorguluyorum; şevk mi, ilgi mi, sabır mı? benim için bunların hiçbirinin bu fabrikanın üretim alanına yönelik olmadığını görüyorum. üretimde olmak güzel olsa da burada sahaya çıkmak hoşuma gitmiyor. ilçeye hakim olan o kokunun kaynağındayim ve gün boyu o havayı soluyorum. 

burada bize iş tulumu verdiler, baret verdiler, bot verdiler ve bizi yüksek yerlere çıkarttılar. kulakları yüksek sesten korumak için headphone'a benzer kulaklıklar takmak zorunlu. teknisyen sahada bize bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor, biz de kafa sallıyoruz ama aslında hiçbir şey duymuyoruz. içeri geçince "abi kusura bakma ya hiçbir şey anlamadım, bir daha anlatır mısın?" diyorum. ah o makinaların gürültüsü! taktığımız kulaklığa rağmen beynimin içine içine işleyen yüksek desibelli sesler beni geriyor. "dikkat! kulaklık takmak zorunludur!" yazan tabelalar hiç eksilmiyor. o tulumlarım içinde öyle terliyorum ki kendimden iğreniyorum. kendi ter kokum bana geliyor. ensemden aşağı sular damlıyor. baretleri çıkardığımızda saçlarımızın banyodan çıkmış gibi olduğunu görüyoruz. dışarıdaki sıcaklık 43 dereceyi gösteriyor ama benim ayağımda kışlık botlar var. üstüme verdikleri ceketi giymeden çıkmayı denerken kırmızı baretli emniyet amirinin "hey arkadaşım! ceketini giy" dediğini duyunca bileklerime kadar kapalı ceketi 43 derecede üstüme geçiriyorum. bunlardan zevk alıyor muyum, almıyorum. aslında başka yer olsa alabilirdim ama burada uzun vadede insanların sağlığının ne hale gelebileceğini düşününce zevk alamıyorum. "iş kazasız 117.gün" yazıyor duvarlarda. bu yazı pek çok fabrikada yazar. geçen yıl yaptığımda da yazıyordu, "iş kazasız x. gün" diye. bütün bu kıyafetler hep iş kazalarını minimuma indirmek için, bu yüzden gösterdikleri hassasiyeti takdir ediyorum. büyük kurumlarda böyle şeylere gerçekten azami özen gösteriyorlar. birkaç metrede bir "önce iş güvenliği/ sen ailene lazımsın/ evine geldiğin gibi dön" levhaları asılı; afiş değil, büyük boyutlarda levhalar. emniyet amirleri sürekli sahada dolaşıyor ve baretini takmayan birini görürse sarı kart gösteriyor. görülen her emniyet noksanlığı için sarı kart tabir edilen bir uyarı veriliyor. iki sarı kart bir kırmızı karta denk geliyor ve bu işten atılmak anlamına geliyor. ama gördüğüm bir şey var ki, ne kadar tedbir alınırsa alınsın bazı kazalar olmaya devam ediyor. dünyanın her yerinde bu böyle. bu yüzden bence dünyanın en zor mesleklerinin başında ağır sanayi işçiliği geliyor. benim bu yakındığım şeyleri her gün yapıp, ekmek parasını bu işten çıkaran milyonlarca insan olduğunu düşününce kendimden utanıyorum. ben sahada üç-beş saat kaldım diye sızlanırken, sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha orada çalışan insanların olduğunu aklıma getirince hayatın bazıları için diğerlerine göre daha zor olduğunu görüyorum. 

hep okumuş adama saygı duyulur ama şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum ki dünyanın en rahat işi okumuş, hatta çok okumuş biri olmak. fiziki güce dayalı bir işte çalışmanın, bu yüzden çabuk yaşlanmanın ve sağlığından olmanın yanında yıllar boyu okumanın, hesap kitap yapmanın, tez yazmanın zorluğundan bahsetmek ayıptır, ben bunu anlamış bulunuyorum. iyi ki de bunu bu yaşımda anladım. ben asıl "üniversiteler bitirdik, doktor/mühendis/avukat olduk." diye bir ömür gerilenlerdense; ömrü boyunca vardiya değiştirip, gecesi gündüzü belli olmadan o güneşin alnında ensesinden terler akarak çalışan adama saygı duymak gerektiğini öğrendim.