27 Ekim 2014 Pazartesi

colorado blue

alela diane'nin the way we fall albümü çıktığından beri, bir seneden fazladır, sık sık geceleri kulağımda bu müzikle uyuyorum. çoğu zaman albümün ilk iki üç şarkısından sonra uyuyakalıyorum. bazen gece uykumdan uyandığımda kulaklıkta çalmakta olan albümü fark edip kapatıyorum. bazen de çoktan çalıp da sona erdiğini görüyorum. bu albümü bir zamanlar marissa nadler'ı nasıl dinlediysem, bir iki sene önce beth orton'un sugaring season albümünü ya da sibylle baier'in colour green albümünü nasıl dinlediysem öyle dinliyorum; çoğunlukla geceleri ve uyurken. bir zaman sonra elbet başka bir albüm the way we fall'ın yerini alacak. sıkılmayacağım belki ama yeni bir albümün içine girme ve onu keşfetme merakı içinde bunu bir kenara koyacağım. asla sevdiğim bir müzik için tüketmek sözcüğünü sarf edemiyorum çünkü uzun aralıklarla yine ona döndüğümde beni zamanında yakalayan şey her neyse onu yine buluyorum. bu albümün açılış şarkısını çok seviyorum. bir romanın ilk sayfalarını andırıyor. ayrıldığı eşiyle olan zorlu zamanları, ilişkilerinin kopma evresini, boşanma ve yeniden toparlanma dönemlerini anlattığını söylediği bu albümde, alela diane ilk parça olan colorado blue'yu lisedeki erkek arkadaşını düşünerek yazmış. ben de kendimce bir şeyler düşündüm. colorado ve  karlı günler, artık düşündüğümde bir başkası gibi gelen lisedeki ben, her şeyi yapabilecek gücü hissetme halinden bunun üşengeçliğe dönüştügü zamana kadar bir çok şey aklımdan geldi geçti. the catcher in the rye ruh halindenden the virgin suicides'a, igby goes down'dan submarine'e birkaç film ve kitap geldi aklıma. hepsi de ilkgençlik döneminin buhranlı ve zor zamanlarına dairdi. bu zamanlar asla aptal ve ne yaptığını bilmeme şaşkınlığında değildi. bu zamanlar on beş yaşındayken yirmi beş yaş kafasında olmanın uyumsuzluğunu taşıyordu. işte ne olduysa bu yüzden oldu. sonuç olarak bu buhranları ne övüyorum ne yeriyorum. hepsi birer aşama ve her birine şefkatle bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

aşağıdaki performans bu parçayı benim için daha anlamlı kılmakta. bir ormanda, kırmızı bir leke halinde alela diane gitarıyla şarkısını söylüyor. kısa va doğal saçları, kıpkırmızı elbisesi ve elbisesinden görünen atletiyle çok zarif ve çok kadın. mitolojideki athena gibi karşımda; çok güçlü, üretken, kendinden emin, ayakta.

26 Ekim 2014 Pazar

denize paralel dağlar

mümkün olsa hafızamdan silmek istediğim derecede sıkıntılı geçen şu bir yıla yakın dönemde, hatırladığımda beni mutlu eden günlerim de oldu. her şey tamamen siyah ya da beyaz değil, inişli çıkışlı günler bana bunu öğretti. bir sene önce şöyle bir şey oldu, hayatımda ilk kez toroslar'ı gördüm ve bu çok etkileyiciydi. demek yıllardır bize bahsedilen, lise kitaplarında okuduğumuz denize paralel dağlar bunlarmış dedim. ne görkemliymiş diyerek göğe uzanan dağlara bakakaldım. hatta dünya gözüyle toroslardan önce fjordları gördüğüm için bu ne tuhaf durum dedim. içimde kendi ülkemin toprağını tanıma şevki ne kadar azmış dedim ama bütün bunların nedeninin benden kaynaklanmadığı sonucuna ulaştım. yoksa bize de okuttular yaşar kemal, orhan kemal, kemal tahir. okuttular da bir sevdiremediler büyük kalabalıkları. bireyi işleyen eserlere yönelmek küçümsendi, kişiyi anlatanlardansa toplumu-tarihi anlatan romanlar yüceltildi. yaş ilerledikçe barıştım o cumhuriyet dönemi eserleriyle. farketmeden aramıza çektiğim duvarı kırmak için özel çaba gerekti, halen de kırabilmiş değilim. sorun yazarlarda değildi elbette, sorun bize onları sunuşlarındaydı. bir de çocukluğumuzu, gençliğimizi geçirdiğimiz siyasi koşullarda. akp iktidara geldiğinde on iki yaşındaymışım, şimdi kaç oldum. resmen gözümü onlarla açtım. ben hayata karşı tutumumu akp'yi görerek almışım. ülke deyince aklıma akp iktidarından önce gelen bir şey olmamış.

bunlar mı soğutmuş beni ülkemden diye çok düşünüyorum. bunlar yüzünden mi bütün arkadaşlarım arkalarına bakmadan bir bir gidiyorlar? neden dünyanın bir ucundaki maçu piçuyu merak ettiğim kadar burnumun dibindeki nemrut'u merak etmiyorum? ilgim nasıl kesilmişse birkaç isim haricinde hiçbir türk romancısını merak etmiyor, okuduğum yazarlara da yabancı yazarlar üzerinden varıyorum. bu nasıl ters iştir valla bilmiyorum. utanacağım utanmasına ama her zaman çuvaldızı kendime batıran ben, iş bu konuya geldiğinde utanma duygumun kaybını bile iktidara atıyorum. haksız olduğumu düşünmüyorum; çünkü en iyi bildiğim şey öfke. onu da zaten bu ülkeden öğrendim.

23 Ekim 2014 Perşembe

alice ve sally

geçen gün wim wenders'ın alice in cities filmini düşünüyordum. o filmdeki yolculuk rotasının amerika ayağını attığımızda geri kalanının aynısını yapmış olduğumu fark ettim ve şaşırdım. sonra buradan da filmdeki alice ile mad men'deki sally draper'ın hem fiziksel hem de karakter olarak ne kadar benzediğine dair yaptığım tespitimi hatırladım. ufak bir internet araştırması ardından tabii ki de bu tespiti ilk yapanın ben olmadığımı gördüm. başkalarının da aklına aynı şey gelmiş. ben bu kareleri yakıştırdım.




the cinematic orchestra


dün akşam cemal reşit rey'deki the cinematic orchestra konserine giderken çok özel bir deneyime tanıklık edeceğimi biliyordum. ingiliz nu-jazz ekibi the cinematic orchestra'nın konseri nasıl olmasını umuyorsam öyle oldu; sakin, dış dünyadan soyutlanmış, temiz ve güzel. 

başlangıcı önümüzdeki yıl yayınlanacak yeni albümlerinden bir parçayla yaptılar ve konser sırasında birkaç tane daha yeni albümlerinden çaldılar. önceki albümleri ma fleur'den de şarkılar vardı, every day'den de. sahnede her an minimum altı kişilerdi. kimi parçalarda saksafonda tom chant ve vokalde heidi vogel eşlik etti, sekiz kişi oldular. sahnede kalabalık grupları izlemenin ayrı bir güzelliği oluyor. o kadar insanın birbiriyle uyumu, anlık iletişimlerine tanık olmak, aralarındaki bağı görmek beni hep heyecanlandırıyor. dün akşam da lap top'unun başında jason swinscoe'nun arkadaşlarına ara sıra verdiği işaretleri ve solo kısımlardan önce onları sunarmış gibi eliyle referans vermesini takip ettim. adeta bir klasik müzik konserindeki orkestra şefiydi. grup elemanlarının her birinin farklı parçalarda kendi özel soloları vardı. bir tanesinde saksafon, diğerinde davul (hatta çok defa davul), bas, gitar, klavye... her birini uzun uzadıya doyasıya dinledik. bas gitar çalan sam vicary bazı şarkılarda kontrbas çaldı. birkaç parçada bir çeşit elektronik klavye çalan larry brown, diğer parçalarda gitarı eline aldı ve vokal yaptı. daha önce hiç elektrik davul ismindeki enstrümanı canlı görmediğimi bana fark ettiren manu delago, o gece sahnedeki elektronik müzik damarını veren kimseydi. ismini anmadan geçemeyeceğim davulcu  luke flowers ise hayatım boyunca canlı izlediğim en efsane davulculardan biri olarak zihnimde kalacak. sanki dünyanın en kolay işini yapıyormuşçasına, sürekli gülümseyerek ve yaptığı işten büyük zevk aldığını açıkça belli ederek davulunu çalmasıyla sanırım en çok ilgiyi toplayan kişiydi. bir de kim olduğunu gece eve geldikten sonra öğrendiğim larry brown var. meğersem kendisinin grey reverend mahlasıyla yaptığı solo albümünü dinlemişim ama kim olduğunu bilmiyormuşum. larry brown'un bis sırasında gitarıyla çaldığı to build a home yorumunda gözlerimin dolmasına engel olamadım. emin olamamakla birlikte bu şarkının ardından gelen ayaktaki çoşkulu seyirci alkışıyla larry brown'un birkaç defa gözlerini sildiğini gördüm. jason swinscoe bu yorumu "very special version" olarak sundu. gerçekten de öyleydi. çok naif ve sade. bizim gibi sert coğrafyada yaşayanlar için fazla naif ve kibar. konser bittiğinde düşündüğüm, bu konserde yaşadığım hissi nasıl muhafaza edeceğimdi. bunun için ne yapmam gerekti? 

sahnede iki saati aşkın süre kalan grupla konsere gelenler arasında güzel bir iletişim olduğunu düşünüyorum. bence bu kadar alkışı ve sevgiyi onlar da beklemiyordu. sahneden inmeden önce kendilerini dakikalarca ayakta alkışlayan izleyiciye kendi alkışlarıyla eşlik ettiler. luke flowers'ın ellerini yanaklarına koyarak sevgi dolu salona baktığını gördüm. ben de sevgiyle dolmuştum ve bu gece, şimdilik bu şehirde geçirdiğim en güzel geceydi. bir türlü kabullenemediğim ve sevemediğim bu şehre, bana the cinematic orchestra'yı izleme fırsatı verdiği için teşekkür ettim. salondan çıktığımda içim ferahlamış, göğsümün üzerindeki ağırlık hafiflemişti. her şey gözüme biraz daha temiz göründü.