aslında ruh halim itibariyle jane austen romanları okuyup, yeşil tepelerde elinde şemsiyeyle gezinip, hayali alemlerde yaşayasım var. ama bu beni gerçeklikten daha da çok uzaklaştıracak. hangi gerçeklikten? kendi gerçekliğimden, ülke gerçekliğinden. işte bu sebeple şu anda okuduğum hakkari'de bir mevsim bana daha çok uyuyor. en azından akıl sağlığımı koruyorum. aksi takdirde hayal aleminden gerçek dünyaya serbest düşüşte yere çakılacakmışım ve büyük bir hayalkırıklığı yaşayacakmışım gibi hissediyorum.
romantik bir insan değildim. yaşla birlikte bu yönümü keşfediyorum. yazarların mektuplarını okuyor, kafamdan mektuplar yazıyorum. bir insana, bir dostuma, bir sevgiliye uzun uzadıya şeyler yazabilirim. kısa yazayım diye başlayamam, ne yazsam uzun oluyor. ben kendimden eminim; ama karşımdaki de o kararlılıkla mektuplaşmayı sürdürür mü bilemiyorum. bazı şeyleri düşünüyorum ve hüzünleniyorum. sevgili dostum m.'yi düşünüyorum. onunla yazışmalarımızı ama artık yazışmadığımızı. hatta artık haberleşmediğimizi. birlikte geçen yıllardan, ayrı ülkelerde geçen zamanlardan, başarılardan, başarısızlıklardan, güzel günlerden ve ölümlerden sonra niçin böyle ayrı düştüğümüz aklıma geliyor. lisede biricik sınıf arkadaşımdı, iki küçük insandık. sonra birbirimizi üzdük ve kırdık. ona yazmayı özlüyorum.
hep bir şeyler oluyor ve mektuplaşmalar kesiliyor. yazmayı çok sevdiği için herhangi birine yazabilecekken, iyi bir okuyucu bulduğu için bana yazan bir insanın yazılarını okumak istemiyorum. insanız. insan özel olmak istiyor. bu istekleri kadın olmaya, feminen tarafa yüklemelerinden hoşlanmıyorum. mesela ingeborg bachmann'ın malina'sı. mantıklı kararlar veren, gerçekçi ve duygularını kontrol edebilen tarafı maskülen olarak tanımlanırken; duygusal iniş çıkışları, sevgi ihtiyacını feminen tarafla ilişkilendirmelerinden hoşlanmıyorum. çünkü bunları yaparken içgüdüleriyle hareket eden feminen taraf bir eksiklik olarak görülüyor. bu sınıflandırma da erkek aklının sınıflandırması olmuyor mu? kadının ince ve kırılgan mizacından yakınan erkeklere belki de duygusal anlamda onları tatmin edenin bir kadın olmadığı olasılığını söylemek istiyorum. ben kadınları çok ama çok seviyorum. dizine başımı koyduğum bir kadının yanında duyduğum duygusal tatmini sevdiğim adamda bulamamak benim suçum değil. aslında kimsenin değil. belki bu sadece potansiyeli olmayan bir insandan verebileceğinden fazlasını beklemek demek.
şu hayatta henüz boyumun ölçüsünü almadım galiba. yaşım kaç oldu ama ben kendimi hala yirmi yaşında sanıyorum. içimde gürül gürül akan bir sevgi var ama insanları ayrı ayrı olarak değil, toplu olarak sevme eğilimindeyim. insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi.
kanalize edilmemiş sevgi yıkıcı olabiliyor.
romantik bir insan değildim. yaşla birlikte bu yönümü keşfediyorum. yazarların mektuplarını okuyor, kafamdan mektuplar yazıyorum. bir insana, bir dostuma, bir sevgiliye uzun uzadıya şeyler yazabilirim. kısa yazayım diye başlayamam, ne yazsam uzun oluyor. ben kendimden eminim; ama karşımdaki de o kararlılıkla mektuplaşmayı sürdürür mü bilemiyorum. bazı şeyleri düşünüyorum ve hüzünleniyorum. sevgili dostum m.'yi düşünüyorum. onunla yazışmalarımızı ama artık yazışmadığımızı. hatta artık haberleşmediğimizi. birlikte geçen yıllardan, ayrı ülkelerde geçen zamanlardan, başarılardan, başarısızlıklardan, güzel günlerden ve ölümlerden sonra niçin böyle ayrı düştüğümüz aklıma geliyor. lisede biricik sınıf arkadaşımdı, iki küçük insandık. sonra birbirimizi üzdük ve kırdık. ona yazmayı özlüyorum.
hep bir şeyler oluyor ve mektuplaşmalar kesiliyor. yazmayı çok sevdiği için herhangi birine yazabilecekken, iyi bir okuyucu bulduğu için bana yazan bir insanın yazılarını okumak istemiyorum. insanız. insan özel olmak istiyor. bu istekleri kadın olmaya, feminen tarafa yüklemelerinden hoşlanmıyorum. mesela ingeborg bachmann'ın malina'sı. mantıklı kararlar veren, gerçekçi ve duygularını kontrol edebilen tarafı maskülen olarak tanımlanırken; duygusal iniş çıkışları, sevgi ihtiyacını feminen tarafla ilişkilendirmelerinden hoşlanmıyorum. çünkü bunları yaparken içgüdüleriyle hareket eden feminen taraf bir eksiklik olarak görülüyor. bu sınıflandırma da erkek aklının sınıflandırması olmuyor mu? kadının ince ve kırılgan mizacından yakınan erkeklere belki de duygusal anlamda onları tatmin edenin bir kadın olmadığı olasılığını söylemek istiyorum. ben kadınları çok ama çok seviyorum. dizine başımı koyduğum bir kadının yanında duyduğum duygusal tatmini sevdiğim adamda bulamamak benim suçum değil. aslında kimsenin değil. belki bu sadece potansiyeli olmayan bir insandan verebileceğinden fazlasını beklemek demek.
şu hayatta henüz boyumun ölçüsünü almadım galiba. yaşım kaç oldu ama ben kendimi hala yirmi yaşında sanıyorum. içimde gürül gürül akan bir sevgi var ama insanları ayrı ayrı olarak değil, toplu olarak sevme eğilimindeyim. insanlık biraz da saç gibi. saç dediğimiz şey -mesela bir kadının uzun saçları- son derece güzel ve estetik olabilirken; o saça ait bir saç telini tek başına banyoda gördüğümüzde, herhangi bir yerde karşımıza bir saç teli çıktığında nasıl da mide bulandırı oluyor. insanlık da aynı saç gibi.
kanalize edilmemiş sevgi yıkıcı olabiliyor.
bu sabah maalesef yataktan çıkacak gücü kendimde bulamadım. yıllık izin kullanmak zorunda kaldım. battaniye altında geçen saatlerden sonra hep yazmak istediğim ama bir türlü yazamadığım albüm, devendra banhart'ın 2016'da çıkardığı ape in pink marble'ı dinlerken uyuyakalmışım. sonra kendime bir yeşil çay yapıp bunları yazmak istedim. devendra'nın romantizminde yaşadığım şu zaman diliminde gerçeklikten uzaklaşmak istiyorum. ölüm değil ama bu hayat beni bazen korkutuyor. hem sevdiğim birilerinin boynuna atılmamak için kendimi zor tutuyorum hem de gazetede okuduğum insanlardan nefret ediyorum. devendra'yı dinlerken annemi düşünüyorum. annemi çok özledim. anne konseptli albümlere kulak kabartmadan yapamıyorum. devendra'nın yıllar önce çıkan ilk albümü annesiydi. pek naif, pek güzeldi. sufjan stevens'ın geçen yıl çıkan albümü carrie and lowell ise beni çok yaralamıştı. şimdi devendra'yı annesinden ayrı düşünemiyorum. sufjan'ı bundan sonra annesinden ayrı düşünemeyeceğim gibi. iş hayatına atılıp da gerçek dünyayı gördükten sonra psikolojisi bozuk ne çok insan varmış diyorum. benim annem onların yanında çok naif ve çok çocuk kalıyormuş meğer. bu dünya için fazla kırılgan, fazla hassas. o ilaçlar, o tedaviler, ah o hastaneler demek bu yüzdenmiş diyorum. bunca yıldan sonra yeni anlıyorum. bu beni üzüyor. bazen anneme benzemekten korkuyorum. içimdeki romantik insanı görmezden gelirsem, ruh hali daha kararlı bir insan olabilirim gibi geliyor.




