25 Kasım 2018 Pazar

gözyaşı çetesi

bu hafta bir gruba takılıp kaldım, gözyaşı çetesi. varlığından birkaç ay öncesine kadar haberdar olmadığım bu grubun müziğini, bu hafta erişilebilir tüm mecralardan ilk kez (spotify ve youtube) dikkatle dinledim. güncel yerli müzik piyasasına hakim olmamam sebebiyle yanlış bir yorum yapmak istemem ancak duyduğum heyecanı gizleyemeyeceğim: ben bu gruba bayıldım. bir dinleyici olarak, yerli müzik camiası için en son buna benzer bir heyecanı on sene evvel duymuş olabilirim. detayına biraz sonra geleceğim. önce kısaca grubu tanıyalım. bunun için ben de ufak bir google araştırması yaptım. bilgileri paylaşmadan önce belirtmek isterim ki tanıdık isimleri görmek beni memnun etti. pınar balcı, umut arabacı, sinan tınar, anıl dağ, faruk kavi ve barış çakmakçı'dan oluşan ekip üyeleri, önceki işlerinden kulak aşinalığımızın olduğu isimler. bilmediklerimi ben de bu ufak araştırma sırasında öğrendim. geçmişte pek çok müzisyene/gruba eşlik etmişler. şimdi ise bir araya gelerek ortaya farklı tarzlardan beslenen bir müzik çıkartmışlar. müziği tanımlamak elbette doğru olmaz ama psychedelic mi desem, progressive mi desem, aynı zamanda kulağa tanıdık gelen melodiler de var desem, belki bir fikir verebilir.

liseye giderken replikas dinlediğim dönemler aklıma geldi. ya da kurban grubunun insanlar albümünün çıktığı dönem mesela. bu iki grubu dinlerken hissettiğim bir şey vardı. on beş yaş, nasıl desem, yoğun bir şekilde the smiths, pj harvey, radiohead, slowdive, blur falan dinliyorum. pink floyd'a hakim olduğumu düşünüyor ama çok sert sularda yüzemiyorum. metal müzik hiçbir zaman ilgimi çekmemişti mesela. led zeppelin dinliyor ama ötesini sert buluyordum. sonra bir yerden, birden bire insanlar albümü çıkıyor. o albüme vurulduğumu hatırlıyorum. ardından kulağıma replikas çalınıyor. geceler boyu geç saatlere kadar kulaklıkla replikas cd'lerini mavi sony discman'imde döndürdüm. bir daha da hiçbir  yerli grubu/albümü öyle sevemedim sanırım (bunların arasına bir de dünya yalan söylüyor'u koymalıyım). işte bu hafta gözyaşı çetesi'nin karar albümünü de benzer bir heyecanla ve ilgiyle dinledim. replikas'ı dinler gibi, insanlar albümünü büyük bir açlıkla sömürür gibi. barış çakmakçı'yı hem liseden hem de odtü'den bilirim. kurdukları milankundura grubunun akademik hayaller uğruna türk müzik tarihi karanlıklarına gömülmesi bence çok ama çok büyük bir kayıptır. her biri parlak müzisyen olan o çocukların artık müzik yapmıyor oluşları -yemin ederim- ara ara aklıma gelir ve hiçbiri arkadaşım olmamasına rağmen onlar adına üzülürüm (hani bir yerde herkes doktor oluyor; ama milletin yaptığı doktoranın bana ne faydası var, değil mi? oysa ki müzik... işte o başka). başta barış'ı, sonra diğer isimleri bu ekip içinde muazzam bir yaratıcılık ve deneysellik içinde görmekten ötürü bir dinleyici olarak memnuniyet duyuyorum.

bitirirken naçizane şu notu düşmek isterim: bu müzikten keyif almanın en yoğun şekli de kesinlikle bir konserde dinlemek olacaktır. albümdeki kişisel favorim olan karar parçasının performans kaydını aşağıya ekliyorum.

15 Kasım 2018 Perşembe

minik karalamalar #1: cat power'dan black


ah cat power, ah sevgili chan marshall. ben seni sevdim ama hiçbir zaman sadık bir dinleyicin olmadım. tüm albümlerini dinlediğimi ve bildiğimi de söyleyemem. bilemiyorum, özel bir sebebi yoktu. belki hiçbir zaman henüz chan'a sıra gelmedi, başka kadınlarla oldukça meşguldüm. wong kar-wai sevgim ise çok büyüktü. doğrusunu söylemek gerekirse sesini ilk duyduğum zaman my blueberry nights filmine denk geliyor. the greatest şarkısının güzelliği benim için bugün bile halen etkileyiciliğini koruyor. onca yıldan ve dinlemeden sonra bile. ama çok sevdiğim bir dostum var ki -p.- seni evvelden beri çok seviyor. o birisini seviyorsa o kişiyi benim de sevme ihtimalim yüksek. on beş yaşımızdan beri önce sinema, sonra müzik bilgisiyle bana rehberlik eden p., dostluğumuz yaklaşık yedi yıl önce uzak mesafe ilişkisine evrildiğinden beri bana hep şarkılar ve film isimleri yolluyor, önce manş denizi kıyısından şimdiyse adriyatik kıyısından. dur bir dakika, sen aslında cat power'ı anlatacaktın, nereden romantize edilmiş dostluklara geldin deme, romantizmin en sevdiğim şekli dostluklarla sarılmış olanı. ah bunu yenemedim. bu romantizmin yıllara yayılmış istikrarından, dostların birbirine yazdığı uzun mektuplardan ve yolladığı yılbaşı kartlarından aldığım tatmini başka hiçbir şeyden alamadım. o yüzden sevgili chan, iznin olursa bu güzellemeye biraz daha devam edeyim. inan akabinde yazıyı şarkıya çok güzel bağlayacağım.

p. bana  dedi ki black şarkısını dinle. bu şarkı, cat power'ın yıllar sonra yayınladığı albümü wanderer'daki favori şarkısıymış. dinlemeye başladım. bir kere dinledim, sözlerine dikkat etmeden, müziğin güzelliğine ve şarkının sakinliğine kendimi kaptırarak. sonra bir de sözlerine dikkat ederek ikinci kere dinlemeye başladım. bir- zamanlar-arkadaşı-olan-şimdi-ölü-bir-adamın koşarak merdivenleri çıktığını anlatan kısma geldiğimde gözümden yaşlar boşalmaya başladı. halbuki o gün beni üzen bir olay da olmamıştı ama sanki bir duruma sebep bulmaya çalışırmışım gibi şarkıya ağladım. utanmasam daha da ağlardım. bu ne güzel bir hikaye diye düşündüm. arkadaşından bahsettiği kısım ile başlayan ikinci yarının yoğunluğu tüylerimi diken diken etti. cat power'ın sesinin güzelliği, şarkıdaki ilk "black" telaffuzuna denk gelen kırkıncı saniye, kısa bir öykü okuyormuşum hissi ama aslında sadece dört dakikalık bir şarkı dinlemem beni benden aldı. belki başka arkadaşlarım da dinlemek ister diye yazmadan geçmek istemedim. bu hikaye güzel bir hikaye.

4 Kasım 2018 Pazar

post-empresyonizm sergisi

istanbul'da şu anda benim için en ilgi çekici yer, tophane-i amire'de sergilenen ve arkas holding koleksiyonuna ait eserleri içeren post-empresyonizm sergisi. bir cumartesi sabahı erkenden kalktım. temiz ve berrak bir zihin ile vapura binip, karaköy'e geçtim. bir ilişkideki tarafların birbirine uzun zamandır özel zaman yaratamaması gibi, ben de kendime uzun zamandır özel bir zaman yaratamıyordum. bir nevi kendimle randevu olarak niteleyebileceğim bu etkinlik, gün içerisinde kendiliğinden turistik bir geziye dönüşüverdi. 
***
her bir izleyiciye değişik anlamlar bahşedecek şekilde bakan, birbirinden hülyalı ve melankolik kadınlara, yüzündeki kırışıklıkları belli olan ihtiyarlara, bir zaman para kazanmak amacıyla yapılmış ama iki yüz sene sonra başyapıt olarak nitelendirilen hatırı sayılır insan tablolarına hayranlığım daimi. tabloların hikayelerine, karakterler arası dedikodulara, ressam ve ilhamı arasındaki magazinel ilişki ağına olan ilgim, pembe dizi izleyicilerine taş çıkartacak boyutta. nerede gereksiz bir dedikodu var, okumaya bayılırım. empresyonizm bu dedikodulara en çok mahal veren akımlardan olsa gerek (biri beni düzeltene kadar bu cümle burada dursun. kanıtlanmış bilgi değildir). ne diyordum; evet, empresyonizm dedikoduları. şehrimizde şu anda sergilenen ise post empresyonizm olanı. parası için bir başkasına kaçanlar, para uğruna zoraki yapılan tablolar, gizli aşklar, çoklu aşklar, ebedi dostluklar ve dahası. şu anda hepsi 6 kasım 2018 tarihine kadar tophane-i amire'de sergilenmekte. d'orsay'da yer alan bir oda olmaya yakışabilecek bu sergide fransız ressamların yanı sıra, o dönem yolu paris'ten geçmiş birçok ressam yer alıyor: renoir, henri martin, louis anquetin, maxime maufra, theo van rysselberghe, suzanne valadon, edouard vuillard, leo putz, louis valtat, maurice de vlaminck, andré derain ve ismini yazamadığım başka isimler. istanbul'da dünya gözüyle bir renoir görmek istemez misiniz efendim? ya da mesela andre gidé'in yaş yirmi birden yetmiş bire tüm portrelerinde ve fotoğraflarında eli şakağında pozunun istikrarını görmek?

farklı yaşlarda andre gidéler. ama hepsi düşünceli
***
tablolardaki güzel çiçeklerin rengini takdir edebiliyorum. resmedilmiş bir kadının ve adamın güzelliğini de. zihnim günlük haberlerle, psikolojik olarak beni bu zamanların karanlık atmosferine hapseden güncel olaylarla öyle dolu ki bazen basit bir çiçeğin içinde kaybolmak istiyorum. bir hayvan olmak, bir ağaç olmak nasıl bir şey acaba diye soruyorum. onca derdin tasanın ve belki de zihinsel rahatsızlığın arasında para kazanmak için şu hayattaki güzelliği çizmek? bir bahçe kenarındaki minicik bir çiçek yaprağı için nokta nokta uğraşmak? [noktacılık-pointillism] tam bir sabır işi! çoktandır işin sanat kısmındansa zanaat kısmına dikkat kesiliyorum; çünkü kendim için bir sebep arıyorum. bana olumlu örnek teşkil edecek işlere zaman zaman (son zamanlarda oldukça) ihtiyaç duyduğumu saklayamayacağım. bazı şeyler bitmeyecek, geçmeyecek gibi geldiğinde devam edebilmek için böyle örneklerle kendimi heveslendirmeye çalışıyorum. deli işine ihtiyaç duyuyorum. 
***
kendimle olan randevum, hayalimdeki romantizme uygun olacak şekilde, bir müzede noktalandı. aya sofya ve arkeoloji müzesine çeşitli vesilelerle birkaç kere gitmeme rağmen yine aynı civardaki türk ve islam eserleri müzesine hiç yolum düşmemişti. merak bile etmemiştim (topkapı sarayını merak etmediğim gibi). ancak o gün yapacak daha iyi bir işim yoktu ve serginin devamında oraya gittim. yakın siyasal geçmiş ve ön yargılarımdan arınıp gezmeye çalıştığım müzede kendi adıma ilginç sonuçlara vardım. kutsal kitap olarak nitelenen eserleri anlamından bağımsız düşündüğümde, karşımda gerçekten de sayfaları zanaat dolu, minik minik işlenen onlarca sanat eseri duruyordu. ama ben bir sanat eserini, sahibinden bağımsız düşünme olgunluğuna henüz erişememiş bir gözlemci olarak karşımdaki kitaplara bakakaldım. uzun uzun. halbuki bu porselen kapkacaklar, bu hitit güneşli halılar, bu kiremit rengi boyalar, yaldızlı defter süsleri, bu deli işi tahta oymalar... hepsi ne kadar ne kadar güzeldi. henri martin, renoir bir yanda; kutsal kitaplar başka bir yanda. kendi adıma sanatı siyasetten ayırmam mümkün değildi, bunu bir kere daha anladım. siyaset hayatımızın o denli içine işlemiş ki zihnimi uzaklaştırmaya çalıştıkça ters istikamete doğru hareket ettim. yıllar boyunca içimde kuvvetlenerek büyüyen tepki sebebiyle, şu baktığım eserlerin 2018 türkiye'sinde ilişkilendirildiği kültür (islamcılık?) midemi bulandırıyor.  
*** 
bu arada yazıyı bir yere bağlayamadım. neyse ki dönem ödevim değil. hoca sözlüme beş verirse bence bu iş olur. madem o kadar resim dedik, parisli ressam dedik, bu konuda yaklaşık on sene önce soner yalçın'ın yazdığı oldukça ilgi çekici bir yazıyı (magazinel şok: özellikle courbet tablosu!) ben henüz okudum ve buraya eklemeden geçmek istemedim.