yaklaşık altı aydır yeni/eski hiçbir dizi izlemiyorum. son bir buçuk senede kafamı dağıtmak ve aptallaşmak için o kadar çok dizi izledim ki mevcut koşullar altında ömrüm boyunca bir daha hiçbir dizi izlememeliyim diye düşünüyorum. sürekli dizi izleyerek niçin ve nasıl aptallaşılacağını da bizzat tatbik ettim. amacım zaten dizi izlemekten mindfuck kıvamına gelmek ve gözümü açamayacağım ana varınca da uyumaktı. bu süreçte beni tatmin eden dizileri sonuna kadar izledim, beğenmediklerimi de kestirip attım. yalnız şunu kabul etmeliyim ki içi dolu konusu olmayan dizilerde bile çok iyi müzik kullanımı var. bu işin raconu bu galiba, daya indie grupları gitsin. neyse, bu şekilde varlığından haberdar olduğum bir grup var: foreign fields. aslen wisconsinli olup, müzik yapmaya nashville'de devam eden eric hillman ve brian holl'dan oluşan grup hakında internette bulabildiğim tek detaylı bilgiye şu röportajlarından ulaştım. on beş yaşında tanışmışlar ve o günden bu yana da birlikte müzik yapmayı sürdürüyorlarmış. alttaki performansları, benim kendilerini duyup da takibe aldığım şarkıları names and races'e ait. bandcamp üzerinden dinlenebilen iki albümleri ve bir de yeni yayınladıkları single'ları var. albümler bütünlük içinde dinlenip gidiyor. şimdilik takipteyim.
15 Eylül 2014 Pazartesi
14 Eylül 2014 Pazar
sünger çekmek ve çimento atmak bizim işimiz
iki çok sevdiğim arkadaşım beni yeni şehrimde, yeni evimde ziyarete gelene kadar kendimi iyi kötü idare ettiğimi düşünüyordum, öyle sanıyordum. onlar gittikten sonra evde oluşan boşluğu neyle dolduracağımı bilemediğimde derin bir anlamsızlık hissiyle yüzleştim. o günden beridir de bu hissi kalbimden atabilmiş değilim. insan bir kere kendinin upgrade edilmiş modelini görmeyiversin, sonrasında bir yetersizlik hali hasıl oluyor. ankara'nın üstüne sünger çektim. orada sevdiğim çok çok az kimse kaldı, gerisi bir yerlere dağıldı. bazı anlar var, bu andan ne büyük espri çıkardı diye düşünüyorum ama paylaşacağım insanlar 1/1000000 ölçekli haritada bir nokta bile değil. ankara bu koşullar altında çekilir dert değil derken, kendimi yalnız hissettiğimde geri dönebileceğim pek çok anın da üstüne sünger çektiğimi fark ettim. bilinçli değildi ancak hayatta kalabilmem için öyle olması gerekiyordu. ankara'yı öyle daralttım öyle daralttım ki okuldan ibaret kaldı. bundan pişman değilim. referans noktamın ev/ebeveyn/çocukluk gibi kavramlar olmasının mümkünatı yokken sarılabildiğim tek şey fizik çimleri, sunshine ve devrim oldu. şimdi sevdiklerim dünya haritasında, ben de kendimi olabilecek en rassal şekilde burada buluverdim. bu yaşların, geçmişi dağıtmak için çaba harcamayla geçeceğini tahmin edemezdim. beynimdeki sesleri susturmak için kulaklığımı kulağımdan hiç çıkarmıyorum. buna rağmen beni derinden yakalayan bir albüme denk gelemiyorum. sanki bir uzvum köreldi, yok oldu. eskiden bir albümle çabuk bağ kurabilirken şimdi sıkılıp hepsini yarıda bırakıyorum. yeni şeyleri dinlemesi zevk vermiyor. içime dokunan bir şey yakaladığımda ise gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. bir senedir alela diane'nin about farewell albümünü dinliyorum. hiç eskitemedim, öyle güzel akıp gidiyor ki. herkesin ayrılığı kendine, benim ayrılığım da şehrimle ve sevdiklerimle. bu albümün üstüne bir sürü şey dinledim bir senede ama içim hiçbirine pek ısınamadı. derken the antlers'ın familiars'ı geldi. keşke the intruders şarkısında daha bu yaşımda böyle hislenmeseydim. bazen içimde elli yaşında bir kadın olduğunu düşünüyorum. böyle deyince p. bana kızıyor ve ara sıra kulağımı çekmesi gerekiyor. bazı pazar geceleri kendime engel olamıyorum ve jackson c. frank dinliyorum, bir de arcade fire. iyi insan lafının üstüne gelirmiş, funeral'ın da onuncu yılı olmuş. bu albümü d. ile ilk çıktığı zaman cd'ye çekip dinlediğimizi çok net hatırlıyorum. bir sene, iki sene sonra değil; tam olarak vaktinde. d.'ye bu yazıyı gönderdim. yaşlanmışız diye bir cevap geldi. yaşlanmak demeyeyim, ayıp olur; ama o on yılın bu kadar somut olması beni de şaşırttı. funeral hafızamda çok net. ne kadar heyecanla dinlediğimizi unutmam mükün değil. benzer bir heyecanı pek az albüm için duydum. bundan sonra kaç tanesi için duyarım bilemiyorum.
tam bu noktada perihan mağden'den bir alıntı yapacağım aklıma gelmezdi ama yapacağım. kendisini sevmiyorum ama tespitlerine kulak kesilmekten kendimi alamıyorum. sevmiyorum ama nefret de etmiyorum. neyse, kendisi bir zaman bir yazısında ölen annesini kastederek, "bundan sonra hayatıma annemin yeşil fasulyesinin tadını bilmeyeni çok yaklaştırmam" demişti. bu laf benim kafama kazınmıştı. bu cümlenin farklı versiyonları kurulabilirdi. şimdi ben de zırhımı hazırlayıp benzer laflar edebiliyorum. harcı tam tutmamış çimento gibi hissediyorum. bulamaç gibi tam kıvamını tutturamamış bir duygu halindeyim. yer yer donuk, yer yer kimseye göstermeden ağlak. richard linklater'in boyhood filminde patricia arquette'in bir sahnesi var, "hayatta daha fazlası olacağını sanırdım, bu kadar mıydı?" mealinden bir laf ediyor. işte ben o lafı öyle iyi anlıyorum ki yorgunluklar için yaşın çok da önemli olmadığını düşünüyorum. hayata dair duyduğum anlamsızlığı bir şeyler üreterek yenebileceğimi düşünmek istiyorum. yemek yapınca duyduğum rahatlığı pek az şeyde duyuyorum.
bak yine ne hatırladım. p. ile dünyanın bir ucuna gitmiştik. sonra o orada çok sevdiği bir şeyi kaybetmişti. tam bir sene sonra gitti o ülkeye yerleşti. eskiler bir söz söylerler, eğer bir şehirde bir eşyanı kaybedersen/unutursan, yolun oraya tekrar düşermiş. bu lafa tebessüm ederdim. meğer gerçekmiş. ben de şimdiki yerimde daha önceki gelişimde bir eşyamı unutmuştum. şimdiyse diğer kıymet verdiğim şeylerimi unuttuğum şehirlere bir daha yolumun düşeceği zamanı bekliyorum. tanrılar sağolsun, benden unutkanı yok! o zamana kadar bir şeyler okuyor, izliyor ve zihnimi meşgul tutmaya çalışıyorum. içimde büyük bir öfke var; hayata, ülkeye, bazı insanlara karşı. bahsettiklerinde kendimi gülmekten alamadığım dini ve ruhani öğretilerde "kabullenmek/kabul etmek/oluruna bırakmak" gibi kavramlardan söz ediyorlar. ben bunları yapamıyorum. bunları yapamayınca da doğal seleksiyonda eleneceğimi biliyorum. belki 4000 sene sonra benim gibiler doğal seleksiyona uğrar, bilemiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)