24 Ocak 2009 Cumartesi

her şeye ağlama lütfen penélope


-neden üzgünsün bu kadar penélopeciğim? yoksa yeni mi ağladın? buradan bakınca biraz öyle görünüyor da…

televizyonun bir düğmesi olsa ve basınca şu görüntünün içine girsem, dedi. çok param olsa ve uçağa atlayıp tam da şuraya gitsem, dedi. tam da o sırada içine bir korku düştü. gökyüzüne baktı ve hiçbir şey göremedi. tatlı tarifi öğrensem ve sevdiğim insanlara yedirsem, dedi. neden içine giremediği anları tasarlayıp durduğunu düşündü. sürekli düşünecek bir şey buluyorum, dedi. sürekli düşünecek bir şey buluyordu. endişelerini gidermek için bastığı toprağı değiştirmenin bir çözüm olup olamayacağını düşündü. neden verdiğim kadar almasını beceremiyorum, dedi. beklentilerini daha ne kadar aşağı çekebilir diye düşündü. son sınır neresi ki, dedi. süpermen arkadaşım olsun isterdim, dedi. insanlara sinir oluyorum, dedi. babasının kızı olan kızlardan pek haz etmiyordu. sürekli arkanda bir duvar, ya da altında bir trambolin olması hissi nasıl bir şeydir acaba, dedi. sevdiklerini düşündü. sevdiğim birkaç insan benim onları sevdiğim kadar seviyorlar mıdır beni, dedi. insan neden bunu duymak ister diye düşündü. en temel hislerden biri güven midir acaba, dedi. bütün hayatımız boyunca aradığımız şey güvenle sırtımızı yaslayacağımız bir ağaç mıdır acaba, dedi. bazen nasılsın sorusunun ne denli önemli bir soru olabileceğini düşündü. laf olsun diye değil, içinden geldi diye küçük şeyler söylemek ve basit cümleler kurmak istedi. sanırım istediği buydu. istediğim sadece basitlik, dedi. karışıklık değil, diye düşündü. kalabalık değil istediğim, dedi. ipiyle kuyuya inebileceğim ya da ipimle kuyuya inebilecek sayılı insan olsun yanımda, sevsinler beni hep, ben de hiç kırmayayım onları, dedi. camdan bakınca göğe uzanan ağacı gördü. ne kadar güçlü, dedi. güzel olmak için hiç çaba harcamıyor ama çok güzel, dedi. köklerinin bulamayacağın kadar derinlerde olduğunu düşündü. doğada her şey ne kadar güzel birbirine dönüşüyor, dedi. havayla ve gökyüzüyle bütünleşen ağaca özendi. herkes bir ağaç olsa mutlu olurduk o zaman belki, dedi. bir ağaç olmak istedi.

-seninle beraber o sahilde bir şeyler içmek isterdim penélopeciğim. tam da resimdeki saatte. sevdiğimiz insanlara kart atmak isterdim, onlar da gelsin diye. neyse gidip şimdi çay içeceğim. müsait olunca beni arar mısın?

(resim: the good night filminden)

20 Ocak 2009 Salı

bilemem


güneşe çıktığında saçının rengi açık görülür ya, ışık saçlarında parlar ve birkaç farklı tonda renk ortaya çıkar. bu renk gerçek midir, yoksa sadece bir yanılsamadan mı ibarettir, bilemem. belki gerçek olan bu renktir ve güneş bunu görebilmeni sağlamıştır. belki de gerçek değildir, saçın ışık altında o denli parlar ki farklı bir renk olarak algılarsın. gün olur, güneş doğar; gece olur lambaları yakarsın, her şey bir anda aydınlanır. karanlıkta görmediğin şeyleri görürsün. bildiklerine ise başka bir açıdan bakarsın. gerçek olan o aydınlık hal midir, yoksa gözünün kamaşmasından ne gördüğünün farkında değil misindir? belki ışık sana yardımcı olan bir kılavuzdur. belki de başını döndürüp, yolunu saptıran bir yoldan çıkarıcı. gün olur, ortalık aydınlanır; sen yatağından çıkar, hayata karışırsın. yapmak istemediğin şeyleri yapar, gitmek istemediğin yerlere gidersin. söylemek istediklerini söyleyemez, söylenmesi gerekenleri dile getirmeyi gayet güzel becerirsin. kafan öyle karışıktır ki ne istediğini kendin bile bilemezsin. ne yapmak istediğine karar vereceğin anı beklersin. gece uyurken mi mantıklı karar alınır, yoksa gün ağarıp da kendi yarım kürendeki insanlar ayağa kalınca mı, bilemem. gün vakti etraf seslidir, gece ise sessizdir. gündüz gözüyle mi iş yapılır, yoksa yarasalar uçarken mi?

kahve içersin zihnin açılır. keskin koku ve tat kafandaki bulutları dağıtır. o zaman mı daha doğru düşünürsün, yoksa her şeyi akışına bıraktığın kendi sade-saf-kafeinsiz kafanla mı, bilemem.

4 Ocak 2009 Pazar

protesto ederken nasıl samimi olduğumu anlatamam bebeğim

dün gece saat 01:30 sularında uzaklardan sesler duydum. ilk başta anlam veremedim fakat dikkatlice dinleyince "kahrolsun israil" sloganlarını işittim. evimin bayağı uzağından geliyordu sesler, zor duyuluyordu. hemen ardından tekbir seslerini duymaya başladım. "ya allah bismillah allahuekber" sesleri güçlenerek artıyordu. artık kendimi zorlamadan da duyabiliyordum sesleri. evet, o an tam olarak neler olup bittiğini anladım işte.

gün içinde haberleri izledim, 4 ocak 2009 çağlayan mitingini seyrettim. atılan sloganları duydum. haber sitelerinden mitingin fotoğraflarını gördüm. büyük olasılıkla benim dün gece işittiğim protesto, bu miting ile benzer özellikler taşıyordu. oraya toplanan onca insanı bir araya getiren tek düşünce, "pis yahudi israil müslümanları öldürüyor!" düşüncesiydi. ümmetçilikle bir araya getirilen binlerce insan, ne halt ettiğini bimeden sözde protestosunu dile getiriyor. "filistin'de masum insanlar ölüyormuş" deseler kaç kişi gider acaba? kaç kişinin ilgisini çeker bu mevzu? filistin sizin -evet sizin- "din kardeşiniz(?)" olmasa, yine bu soğuk havada toplanır mıydınız acaba o meydanda? sanki israil, filistin'i müslüman olduğu için vuruyor?! sanki filistin müslüman -yani sizden- olduğu için önemli. yakın geçmişte dünyanın diğer yerlerinde atılan bombalara karşı neden ses çıkarmadınız? onlar sizden değildi çünkü. çünkü siz anca din aracılığıyla bir araya gelen uyutulmuş insanlarsınız. bir araya geldiğinizde dini sloganlar atan, tekbir sesleri yükselten pis çıkarcı insanlarsınız. ölenlerin önce dinine bakan, ardından müslümansa yapanları kınayan yüzsüzlersiniz.

kayıtsız kalmadığınızı sanırken insan ayırıyorsunuz. size de bir şey denemez. siz de avrupa gibisiniz, amerika gibisiniz. dünyanın geri kalanından bir farkınız yok aslında.

işte bu yüzden mitingi kimin düzenlediğinin, ne amaçla düzenlediğinin bir önemi var. siz sadece dinini satmaya çalışan çıkarcı tüccarlarsınız. iyi ki vakti zamanında din diye bir şey ortaya atmışlar, siz de gitmiş kölesi olmuşsunuz. üstelik şu anda neye yaradığı da belli değil. siz gidin vicdanınızı rahatlatın, belki öbür dünyada(?) cennete gidersiniz, evet. aferin.

1 Ocak 2009 Perşembe

masal anlatıcısı ve kiraz ağacı

masal dinlemeyi çok severim. küçükken her akşam uykuya dalmadan önce annem yatağıma oturur, bana aldığı masal kitaplarından masallar okurdu. okuma-yazma bilmezdim o zamanlar. anca masal kitaplarının resimlerine bakardım. hani üç boyutlu masal kitapları vardı ya, içini açtığında pat diye bir prenses çıkıverirdi karşına. babamla birlikte o kitaplardan bir tane aldığımızı hatırlıyorum, kurbağa prens olanından; hani prenses kurbağayı öper de kurbağa birden prense dönüşür ya.
bana güzel masallar anlatırdı babam. hatta masal anlatma işini o başlatmıştı. annem babamdan sonra devralmıştı desem daha doğru olur. babamın anlattıkları kafadan olurdu daha çok. annem okurdu, babamsa kafasından anlatırdı - ya da yaratırdı, bilemiyorum. keşke babamın anlattığı masalları hatırlayabilseydim. ama çok küçüktüm, o yıllar epey bir geride kaldı.

canım kaç zamandır masal dinlemek istiyor. en son ne zaman güzel bir masal dinlediğimi hatırlamıyorum. aslında hayal meyal bir şeyler hatırlıyor gibiyim ama o hatırladıklarımın kurgu olma ihtimali, gerçek olma ihtimalinden daha fazla. sanırım beynim ben istedim diye, olmadık şeyleri bir zamanlar yaşanmış hoş anılar olarak tasarlayıp önüme sunuyor. sonra da ben o "kurguları" sözde anımın içindeki insanlara hatırlatmaya çalışıyorum fakat haliyle karşı taraf öyle bir şey hatırlamıyor.
işte tam da canım feci şekilde masal dinlemek isterken ve ben en son masalımı düşünürken, aklıma en son masalım olduğunu sandığım bir masal geliyor. aslında aklıma gelen masalın kendisi değil, daha çok anlatan ve anlatılan ortam: ben başımı tuğçe'nin omzuna koymuşum, o da bana güzel güzel anlatmakta. açıkçası görüntü gayet bulanık. gerçekliğinden şüphe edeceğim kadar bulanık. bu nedenle tuğçe'ye soruyorum, "sen bana bir masal anlatmış mıydın?" diyorum. detayları veriyorum. "hayrola, nerden esti?" diyor. "yok olmadı öyle bir şey." bu cevaba şaşırmıyorum. aklımda bir olasılık daha var, bir arkadaşıma daha soracağım diyorum ama sormuyorum. muhtemelen olmadı böyle bir şey, uyduruyorum. tanıdığım bir kedi'ye anlatıyorum bu durumu, "belki rüyanda görmüşsündür" diyor. evet diyorum, muhtemelen bir zaman rüyamda gördüm.

anneme soruyorum, "anne biz birlikte kiraz ağacı gördük mü?" diyorum. "bilmem, hatırlamıyorum." diye yanıtlıyor. "ne bileyim, ben öyle hatırlıyorum. hatta çok beğenmiştik sanırım." diyorum. annem, "ben kiraz ağacı gördüğümü hatırlamıyorum. yok, görmedim hatta." diyor.
ama yine de benim içimde bir resim var, güzel ve büyüleyici bir ağaç resmi. belki de tam anlayamadım ne ağacı olduğunu, canım kiraz ağacı demek istedi ve kiraz ağacı oldu. öğreniyorum ki kiraz ağacının bulunduğu memleketlerde dolaşmamışım ben. o iklimlere yolum hiç düşmemiş. bu da bir yanılsamaymış demek ki. ne çok şey istiyorum, kafamda kurguluyorum diyorum. belli bir noktadan sonra iyi bir şey değil bu diyorum. "ama kimseye bir zararı yok ki, kötü bir şey değil ki" diyor içimdeki ses.

masalım da kalıyor bir yerden sonra, ağacım da. tamam, ikisi de geçmişte olmamış ama gelecekte olmayacağını kim söylüyor ki, diyorum. belki bir gün.