bu hafta içime tatlı bir heyecan salarak dinlenmeyi bekleyen iki albüm
var. biri yo la tengo'nun stuff like that there'i,
diğeri ise beach house'un depression cherry'si. şöyle bir düşününce uzun süredir
sevdiğim bir grubun/müzisyenin albümünü beklemekten uzak bir dönem
geçirmişim. bu tatlı heyecanı yeniden hissetmek güzel. bir
zamanlar harıl harıl albümleri indirecek mediafire, rapidshare ya da torrent
linkleri ararken, artık spotify'a yüklenmesini bekliyorum. özene bezene kıymetli zamanlar yaratıp, ilk dinleme anını
mükemmel kılmaya çalışıyorum. müziğe erişme olanaklarım değişse de eski heyecanımı koruduğumu görmek beni
memnun ediyor. yetişkin dünyasında kaybolup gitmekten korkuyorum. müziklerimi kaybetmekten, yollarda dinlediğim
şarkılar yerine başka şeylerle ilgilenmekten, müziğin çimento olduğu
dostluklara yabancılaşmaktan korkuyorum. bunlardan ayrı düşmek kendi özümden
uzaklaşmak gibi. bu yeni yetişkin hayatında bazen bocalıyorum. ama halen merak ettiğim bir
albüm günümü ve hatta haftamı aydınlatabiliyor. bunlar küçük şeyler farkındayım. ama biz de
küçük insanlar değil miyiz? daha büyük amaçlarım olsun isterim fakat müzik de
orada dursun. beach house unuttuğum bir an kapımı çalsın. elinde yeni albümüyle
çayımı içsin. bir önceki albümleriyle pek buluşamadığım -lütfen şu an kafama taş atsınlar- yo
la tengo'yu ise kendi gençlik hayallerimi yad etmek için dinlemek istiyorum. onlardan vazgeçmiş değilim lakin yetişkin hayatına uyum sağlamak ne zor. biri bana ne yapacağımı söylesin. zorlanıyorum ama asla depresif bir şekilde değil, allah'a bin şükür o
evreleri geçtim, ama böyle nasıl desem; insanları alkışlayıp, bravo deyip,
ıslık çalıp ortamdan uzaklaşmak istediğim oluyor. büyük yazarlarla ufak bir bağ
yakaladığımda seviniyorum; bak, o da böyleymiş diyorum. mesela şekspir. evet ya
şekspir. "kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk
unuttuğumuz şeydir ne yapsak. tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli
sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. sevincin en
coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç
dertlenir." şekspir tutkuya çok şey bahşetmiş. ben de en iyi yapılan şeyin
tutkuyla yapılan şey olduğunu düşünmüşüm. işin de bilimin de sevmenin de. acaba yanılmış mıyım? bilim demişken bunun da saf bilim olmadığını bilmek
beni üzüyor. üzmek demeyim de nasıl derler, önemini azaltıyor gibi
hissediyorum. halbuki öyle olmamalı. sektörde yaptığın her işin akademide yaptığının bir tık altı olduğu fikrine hangi burjuva bilimadamı sayesinde kapılmışım
acaba? neyse, ne diyordum, her şeyi tutkuyla yapmak
gerekliliği fikrine kapılmışım. şimdi uyum sağlayamadığım bu işte. hayatı bir
yandan kucaklamak isterken, bir yandan
da haritada en uzak noktaya bakıp, iç geçirme seanslarımda müzik bana yoldaş.
son günlerde dinlediğim bir albüm var. torres ismi altında müzik
yapmakta olan mackenzie scott'un sprinter albümü. georgialı torres, yirmi dört
yaşında ve ikinci albümünü çıkarmış. gitarıyla kendi şarkılarını söyleyen, kimi
zaman öfke dolu bağıran kimi zamansa yumuşak sesiyle her singer-songwriter müzisyen gibi etkileyici bir yanı bulunan bir kadın. kendi hikayesini anlatan,
sözleri net ve dolambaçsız olan torres, bir şekilde beni yakaladı. özümde böyle müzikleri dinlemek var ve bu yıl
çevresinde dolanacağım kadını buldum gibi hissediyorum. torres'in sprinter albümü, pj harvey'in ilk albümü dry'dan
beri birlikte çalıştığı, kimi albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen davulcu rob
ellis prodüktörlüğünde ingiltere'de kaydedilmiş. bu nedenle de birçok mecrada albümün sound'u rid
of me ve to bring you my love'a benzetilmiş. dinleyince gördüm ki haklılık payı
olan bir benzetmeymiş. nasıl desem, o albümlerde de bu var, sprinter'da da;
biraz karanlık kuyu gibi. melankoliden ağlayacak gibi değil ama karşıdakini
dövecek gibi diyebiliriz. kirli gitarlar, yankı yapan sesler, vokalin şekil
değiştirerek başka bir perdeden söylemesi. bunun haricinde sharon van etten ile turlaması ve kendisinin are we there albümünde yer alması da not düşülecek noktalardan.
tutku diyordum. şekspir'in hamlet'e söylettiği tutku dolu tirad. içinde aşk vardı, ayrılık vardı, ölüm vardı. benim ilgimi çeken de torres'in tutkusunu görebilmem oldu.
tek derdi müzik, belli. bana bu hissi geçirebildiği için artık kendisini takipteyim. canlı performanslarını seyrediyorum ve sadeliği hoşuma gidiyor.
kafamdaki güzel kadın biraz da böyle. sıradan tişörtleri, özensiz saçları, abartısız haliyle olduğu
gibi işte. tutkuyla şarkılarını
söylüyor. aşağıdaki new skin şarkısında "yorgun bir kadınım/ ocak ayında sadece
yirmi üç yaşına gireceğim" diyor. benden küçük bir kızcağız ama aynı
zamanda kocaman bir kadın. dünyaya baş
kaldırır gibi korkmadan kalbini açıyor. böyle müzikler dinlediğimde hep aklıma
şu soru geliyor, kalbini savunmasız şekilde bu derece açmak korkutucu değil
mi?
kexp performansının tamamı burada.







