29 Ağustos 2015 Cumartesi

rita'nın müthiş gözleri

bir cumartesi günü oturmuş, anouar brahem'den the astouding eyes of rita albümünü dinliyorum. rita'nın gözleri. bu gözler çok güzel. tunus, beyrut, cezayir'den çıkma müzikleri son iki-üç yılda çok dinler oldum. bu coğrafya müzisyenlerinin çoğu bir vakit gelince paris'e göçüyor. fransız kolonisi kuzey afrika ve ortadoğu topraklarından çıkan müzisyenlerin dünya kültürene kattığı çok değerli bir şey var. dil fransızca olduğundan ötürü fransız kültürü diyemeyiz; ama frankafon müziğiyle orta doğu müziğinin buluşması demek çok mu klişe olur, bir fikrim yok. böyle şeyler dinlemek beni üzüyor. ne şans ki ülkeye bu müzisyenler çok sık gelip gidiyor. artık canlı dinlemek istediğim müzikler şekil değiştirirken, bana ilham veren orta doğu cazı, bir vakitler sabah akşam dinlediğim, gitarıyla şarkısını söyleyen ve sözleriyle kalbimi kıran güzel kadınlar ve adamları anımsatıyor. bir de savaş coğrafyasını anımsıyorum ve bugün dinlerken aklıma gelen bir gönül hikayesinin kahramanlarına selam ediyorum.
***
suriye'de savaş çıkmadan önceydi. g. ile birlikte şam'a bilet bakıyorduk, gitmek o kadar istediğimiz bir fikirdi ki g.'nin orada olan babasıyla ayarlamaları yapmıştık. benim için o vakit oraya gitmek yapılabilecek en çılgınca şey olabilirdi ve kendime bir şeyler kanıtlamak için bu fikrin üzerine atladım. o yanımda olduğu sürece korkum yoktu; çünkü o tek başına fas'ı, cezayir'i ve beyrut'u gezmiş biriydi. avrupa'yı es geçip dünyayı keşfetmeye orta doğu'dan başlayan bir insan olması sebebiyle ondan öğreneceklerim vardı ve dostluğumuzun bana çok şey kattığını düşünüyordum.  suriye'ye gitme isteğimizin bir sebebi daha vardı tabii, g.'nin sevdiği çocuk oradaydı. sonra birden savaş patladı. kendisinden haber alamaz olduk. internet kesiliyor, telefon çalışmıyor ve insanlar sokaklara çıkmıyordu. bütün türk firmaları suriye'den bir bir çekilmeye başlamıştı. çoğunluğu işleri tamamlayıp, fabrikanın kapısına kilit vururken, g.'nin babasının buraya ne zaman döneceğini merak eder olmuştuk. hep en kısa zamanda, en kısa zamanda derken, savaşın ardından bir yıla yakın bir süre daha orada kaldı. benim hayatımda en yakından gördüğüm savaş buydu. savaş deyince kafamda canlanan suriye'de yaşananlardı; çünkü birinci ağızdan kişisel hikayeler dinlediğim ilk ve tek olay buydu. babasından yine iyi kötü haber alabiliyorduk ancak çocuktan o kadar az haberimiz oluyordu ki çoğu zaman yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyorduk. tam o sıralarda, g. hayatımda gördüğüm en deli işi hareketi yaptı ve şam'a bilet aldı. annesi çok kızdı, babası sakın gelme dedi, ben diyecek bir şey bulamadım. bu gördüğüm en deli işi, en mantıksız hareketti. bir insanın koşullar bu haldeyken suriye'ye gitmesi için aptal olması lazımdı. şam'da savaş yokmuş, şam normalmiş diyerek bize açıklama yapmaya çalıştı ve hiç kimseyi dinlemeden oraya gitti. gitti ve hem babasını hem de sevdiği çocuğu gördü. görüş o görüş. babası türkiye'ye döndü. çocuktan uzun aralıklarla kısa kısa haber aldık. sonrasında ise haber alamadık. üniversitenin son yılındayken diplomasını alamadan pasaport başvurusu yaptı. çocuğun tüm ailesi bir yerlere kaçtı. savaş çağındaki genç erkek olarak ona pasaport vermediler. diploma vermediler. ben bir savaş hikayesi içinde geçen sevgi ilişkisine tanık oldum ve bu hikayeyi hiç unutmadım. g.'nin ağlayışlarını ve korkusuzluğunu gördüm, çok etkilendim. bir kadın çok güçlü olabiliyordu. yeri geliyordu, uzaktan ilişkinin ne kadar zor bir hal olduğu konuşuluyordu. peki ya savaş halindeyken uzaktan ilişki? insanın kalbinin yırtılır gibi olduğunu gözümün önündeki insanın bulamadığı kelimelerde gördüm. sonra çocuk rusya'ya, oradan da isveç'e kaçtı. aradan üç sene geçti. herkes kendi yoluna dağıldı. böyle aşk hikayeleri de varmış dedim. bu zaman zarfında g.'nin babası vefat etti. hem benim hem de onun başından sağlık sorunları geçti. beni kalpten anlayan nadir insanlardan biri olduğunu düşündüğüm dostumun hikayesi, hayatımda gördüğüm en roman gibi hikaye olabilir diye düşündüm. böyle şeylere uzak olduğumu sanırken, bir savaşın sıradan insanların hayatında ne gibi izler bıraktığına tanık oldum. böyle bir aşk hikayesi çok üzücü değil miydi? bir sürü şair ve yazar var, ikinci dünya savaşı döneminde yazdıkları aşk şiirleri ve mektuplar var. bunları okuduğumda tüylerim ürperiyor, hangi aşk hikayesi savaş sebebiyle ayrı düşen sevgililerden daha dramatik olabilir ki diye kendime sormadan edemiyorum.
***
bir cumartesi günü, anouar brahem'i dinlerken aklımdan bir sürü şey geçiyor. rita'dan sonra le pas du chat noir albümüne geçiyorum. fransa'nın kuzey afrika ve orta doğu ile yarattığı kültürün çok zengin olması ama bunun kolonicilikten ve işgalcilikten doğması beni ikilemde bırakıyor. dünya kültür mirası biraz da böyle oluşmuş. keşfedilecek ne çok kültür, müzik ve coğrafya var. hiç tanımadığım ve gitmediğim yerlerin beni hüzne boğması hakkında düşünüyorum.  le pas du chat noir diyorum; birçok genç gibi geçtiğim fransızca maceram hatırı sayılır bir zaman sürmüştü. yine de şu cümledeki olumsuzluk yapısını ve siyah kelimesinden başka bir şeyi anlayamıyorum. "kedi" aklıma gelmiyor, kendimi ayıplıyorum. biz niye onca zaman dil eğitimi görüyoruz da doğru düzgün öğrenemiyoruz acaba diyorum.  nereden nereye; müzik ve savaştan, dillerin güzelliğine doğru bir düşünce yolculuğu yapıyorum.

Hiç yorum yok: