bir filmden etkilenmek için yaz mevsimi uygun bir zaman değil. daha tembel, daha günü kurtardığımız günler yaz günleri. hiçbir fikrim yok ama newton yerçekimini bir yaz günü bulmuş olamaz diye düşünüyorum. einstein göreliliğe noktayı bir yaz günü koymamıştır. picasso guernica'ya son fırça darbesini bir yaz günü vurmamıştır herhalde diyorum. bu nedenle yaz aylarında ağır kitaplardan ve filmlerden kaçınıyorum. ancak kendimi idare ediyorum, derin düşüncelere dalarsam çıkamamaktan korkuyorum. benim için güneşli ve yapış yapış bir yaz günü, karlı bir kış gününden daha depresif olmaya aday. bilmem, belki bu tam anlamıyla bir kış çocuğu olmamdan ileri geliyordur.
ben bunları düşünürken, bir süre önce sinemada izlediğim, yönetmenliğini sebastian schipper'ın yaptığı victoria filmi zihnimde derin bir yer etmiş. bir an nedenini, bu tembel yaz aylarında çok film izlememekten ya da hep suya sabuna dokunmayan filmlere denk gelmekten ötürü sandım ancak filme haksızlık etmek istemem. ben victoria'yı gerçekten sevdim. berlin'de tek bir gecede geçen hikayesini, bütün filmin tek bir planda çekilmesini oldukça etkileyici buldum. sinemadan çıktığımda etkilendiğimi biliyordum ancak filmin benimle bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmiyordum. tıpkı etkilendiğimi izledikten aylar sonra anladığım children of men ya da la vie d'adéle gibi. sadece filmin kendisi değil, nils frahm'ın yaptığı müzikler de bunda etkili. berlin her daim ilham verici güzellikte bir şehir ve nils frahm'ın müzikleriyle birleşince sevmemek mümkün değil. filmin baş karakteri victoria'nın hayata duyduğu açlığı, yalnızlığı ve kurabileceğini düşündüğü derin bir bağa balıklama atlamasını kalpten anlayabiliyorum. bunlar bizi hem zayıf ve zavallı hem de korkusuz kılan şeyler. kimi zaman insan bazı duygu hallerinin, bazı insanların peşinden gitmeye ne kadar meyilli oluyor. bu iyi mi kötü mü, fikrim yok. yaşadığını hissettiğin için duymak zorunda olduğun hareket, ataletini yenmene vesile oluyor. insanın azıcık sevgi uğruna yapmayacağı şey yok, victoria bana bunu hatırlatıyor. gürül gürül akan bir hayat var. o hayatın derinlerde bir yerde sıcacık bir kaynağı. her şeyi deneyimlemek isterken hayattan yorulmak ve kenara çekilmek var. victoria bana bunun tam tersini söylüyor. gürül gürül akan o kaynağa yaklaştıkça çok muhalif bir şey yapıyormuşum hissine kapılıyorum. küsüp bir kenara çekilmektense heyecanla yaşamak başlı başına bir tavır. bunu fark etmem çok eski değil. üstelik bunu kitaplardan ya da okullardan da öğrenmedim. yaşananlardan öğrendiğim gibi başkalarının hikayelerinden de ders çıkarmaya çalışıyorum. hayatta görülecek şeyler, keşfedilecek yerler ve hissedilecek duygular olduğunu düşününce bir şeyler kaçırıyormuşum hissine kapıldığım oluyor. şu kalbimiz ne sabırsız. hep aceleci, hep meraklı. hayatın cayır cayır yanan o magma tabakasına inmenin binlerce yolu var. biri de birine kapılıp gitmek değil mi? hissedebilmek için hareket halinde olmak gerekiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder