uludere olayından sonra insan nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder? bu yaşanan kanımı donduruyor. travmatik bir gerçek ve çok ağır. ülkem topraklarında oluyor ve hemen akabinde gülerek, umudunu koruyarak, zevkten dolup taşarak yaşam devam eder mi benim için? bunu sindirmeye ihtiyacım var, tıpkı üzerimde aynı travmatik etkiyi bırakan diğer olaylar gibi biraz zaman geçmesi gerek. tepkimi koydum, vicdanımı rahatlattım ve artık hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim hissi değil, bilakis etmemem gerektiğinin bilinciyle kabullenme ve sindirme dönemine giriyorum.
31 Aralık 2011 Cumartesi
28 Aralık 2011 Çarşamba
başlıksız
raymond carver'ın bir öyküsünde -öykünün ismini hatırlıyorum ancak çok uzun, yazmak istemiyorum- "her şey bir zaman gelir ve anıdan ibaret olur." gibi bir laf vardı. that's all memory. everything is memoir gibi bir şey, tam hatırlamıyorum. bunu fark eden yalnız raymond carver olmasa gerek. ancak ben onun öyküsünde okuduğumda hakikaten de öyle diye düşündüm. dünyanın en mühim tespiti gibi değil, bilakis hiç de mühim olmayan bir tespiti gibi okudum ve geçtim. sonra kendisinin bir resmine rastladım internette. elinde sigara var ve eliyle yüzünün yarısını örtmüş. neden her yazarın buna benzer bir resmi var acaba diye düşündüm.
***
yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.
***
olafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.
***
birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.
***
bu kış hiç bitmeyecek gibi.
***
havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.
***
kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. your long white neck diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?
***
thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.
***
henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.
***
başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.
***
yarın yine sabah olacak. bir sabah daha ve ardından gelen bir gece daha. günler elimden akıp gidiyor gibi.
***
olafur arnalds, peter broderick ya da onlar gibi birkaç isim daha. neredeyse benim yaşımdalar ve bu kadar hüzünlü müzik yapmaları karşısında ürperiyorum. insan bu yaşlarda bu kadar yalnızlık hissiyle dolup taşmamalı. onlar yalnız mı hissediyor bilemiyorum; ancak müzikleri bana yalnızlık veriyor ve hemen ardından şu soru geliyor, hangimiz yalnız hissetmiyoruz ki.
***
birine yılbaşı kartı atsam onu değil kendimi mutlu ederdim. hiçbir arkadaşımın posta adresi yok, hepsinin e-posta adresi var.
***
bu kış hiç bitmeyecek gibi.
***
havalar soğuk, iki kat çorap giymeye devam.
***
kate bush acaba yakın zamanda aşk acısı mı çekmiş? beyaz tenli, uzun boyunlu bir adam sanki. your long white neck diyor. insan elli yaşından sonra da böyle şeyler hisseder mi?
***
thom yorke ile yıldız tilbe'nin dansı aynı samimiyette, aynı sahicilikte.
***
henüz milli piyango almadım. nasılsa bana çıkmaz.
***
başlıksız; çünkü hiçbiri önemli değil. gerçi hangisi önemliydi ki diye düşünmüyor değilim.
21 Aralık 2011 Çarşamba
pete & pete
90'ların başı
kasım 2011
duygulanmadım dersem yalan olur.
bir pete&pete, bir de süper baba'nın gönlümde yeri ayrı. hep böyle şeyler izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.
kaynak
bir pete&pete, bir de süper baba'nın gönlümde yeri ayrı. hep böyle şeyler izleseydim çok akıllı biri olabilirdim.
kaynak
19 Aralık 2011 Pazartesi
son derece lüzumsuz bilgi
birkaç ay önce lens kullanmaya başladım ancak eve gelince yine gözlüğüme dönüyorum. zaten lens de tamamen estetik kaygılardan kullanmaya başladığım bir şey. gözlüğü bir türlü kendime yakıştıramıyorum, o yüzden. gözlük çerçevemin sol sapı yaklaşık bir ay önce kırıldı. yerinde ama düştü düşecek gibi, öyle gevşek ki yüzümü azıcık aşağıya doğru eğsem yere düşüveriyor. bir ay önce yaptığım tren yolculuğu esnasında kırıldı. uyurken gözlüğümü fark etmeden taç takar gibi kafama takmışım, sonra birden çat diye bir ses duydum. bir baktım kafam tren camına çarpmış ve gözlüğüm kırılmış. o gece bir konser izleyecektim ve kırık gözlükle izledim. nasılsa dönünce yaptırırım dedim. üstünden yaklaşık bir ay geçti, hala kırık gözlüğümü kullanıyorum. çünkü gözlüğümün sol sapının kırılması şu an için hiç umrumda değil. bir aydır değil. neden bilmiyorum, işimi görüyor oluşu şimdilik bana yetiyor. herhangi bir gözlükçüye girip, şu sapı sıkıştırabilir misiniz desem, hayır diyen biri çıkmaz. sonra gözlüğüm hallolur ve borcum ne kadar dediğimde muhtemelen ne borcu derler. ben de o an mahçup olurum ve utanırım diye tahmin ediyorum. gözlüğümü aldığım yer ise yolumun üzerinde değil, gitmeye üşeniyorum. diğer gözlükçüler de fazla iyi niyetli, şu anda mahçup olduğum bir sahnenin içine kendimi koyamıyorum. kafam o kadar dolu ki, bütün bunların arasında gözlüğümü hiç ama hiç umursamıyorum. öyle umrumda değil ki anlatamam.
18 Aralık 2011 Pazar
ophelia vs. melancholia
"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."

bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.
Bill Callahan - Drover by marginalissimus
drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.
"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.
ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.
"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.
bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.

benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.
işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.
days of heaven
şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.3 Aralık 2011 Cumartesi
elektrik faturası çok gelecek
"lüzumsuzsa söndür" insanı olmasam karanlık çökünce dünya üzerindeki bütün lambaları yakardım. sonra sıcaktan bayılırdık, uzaydan bakanlar dünyadan dumanlar yükseldiğini görürdü. mangal mı yapıyor bunlar diye sorarlardı. çevreci arkadaşlarım beni ayıplardı, diyecek bir söz bulamazdım; çünkü haklı olurlardı. yine de bütün bunları bir kenara koyup, bir hayalimden bahsetmek isterim. hayalim ışıl ışıl sokaklardır.
***
lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü, lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara mektup yazardım ve resimlerini yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.
******
lambaların beni mutlu ettiğini istiklal'de dolaşırken tekrar hatırladım. bunu öyle uzun bir süredir unutmuşum ki ışıklı bir caddede yürürken içim aydınladı. gözüm onlarca renk gördü, lambaların kıymetini anladım. halbuki ben lambaları ne kadar severdim, onlara mektup yazardım ve resimlerini yapardım; çünkü sevmediğim şeylerin başında karanlık gelir. bu yüzden lambalar ve fenerler gözüme güzel görünür. lava lambasına ve japon fenerlerine ayrı ihtimam gösteririm. istiklal deyince de gözümde böyle bir yer canlanır. resmen parlak bir ışık gözümün önünde patlar. geçen hafta istiklal parlak bir ışık gibi gözümün önünde patlayınca, lambalara dönmem gerektiğini fark ettim. insanın içi kararmamalıydı, mümkün olsa iç organlarımı elektriğe bağlar, sürekli aydınlatırdım.
bu bağlamda beş yıllık kalkınma planım içerisinde şöyle bir insan olmak var:
30 Kasım 2011 Çarşamba
sözüm sana kate
kimi gezegenlerin gelenekleri pek güzel

annemlerin selamını getirdim
"uzay hatırası: anne-baba-çocuk e.t ve ben"
"uzay hatırası: anne-baba-çocuk e.t ve ben"
bu sefer de uzayın kuş uçmaz kervan geçmez bir yerine çıkmış tayinimiz. ne yapalım, başa gelen çekilir deyip yola çıktık. yola çıktık diyorsam, yola çıktım demek istediğimden. kimi zaman çoğul konuşmak dil alışkanlığından, yoksa son derece tekil eylemlerden bahsediyorum. neyse, ne diyordum, bu sefer de uzayın derinliklerinde bir yere düştü yolumuz. bavulumu hazırladım, halamın ördüğü kazakları ve bulabildiğim en kalın hırkaları bavula doldurdum. kahvemi, çayımı, efendime söyleyim bitki çaylarımı yanıma aldım. ne olur ne olmaz, gittiğim yerde ne içtiklerini bilmiyorum, çay bulamazsam güne başlayamam. güne başlayamazsam çalışamam ve faydalı bir insan olamam. hep buradakilere faydalı olduk, biraz da oradaki kardeşlerimize yardımımız dokunsun. yardım etmekten bahsediyorum ama asıl onların yardımına ihtiyaç duyan benim, kimsenin haberi yok. insanlar çok sıkıcı, biraz da e.t kardeşlerimle takılmak istiyorum. hem e.t'yi evimde en son misafir edişimin üzerinden bir hayli uzun zaman geçti, iade-i ziyaret bizim kültürümüzde var.
kendime çay aldım ama onlara eli boş mu gideceğim? elbette ki hayır. yeşil fasulye, bamya, kereviz ve bulabildiğim diğer yeşil sebzelerden aldım. yeşil renkli ne varsa pek seviyorlar. erik de götürmek isterdim ancak mevsimi değil, onu da annem yollar artık. patlıcan da olsa iyi olurdu ama onun da mevsimi değil. ben ne yapacağım patlıcansız diye düşününce biraz canım sıkıldı fakat orada yeni tatlar deneyeceğimi düşünerek memnun olmaya çalıştım. ne de olsa misafirperver olduklarını biliyorum, beni rahat ettirirler. zahmet etmeyin dememe rağmen e.t ve ailesi beni karşılamaya roket istasyonuna kadar gelmişler. burası ilk indiğim an çok soğuk geldi ama şimdi alıştım. ankara'dan da soğuk olacak hali yok ya. neyse, inince maaile beni selamladılar. onlarda bir gelenek varmış, uzaktan gelen misafirin kafasını elleriyle okşuyorlar. zaten e.t'nin anne ve babasının boyu çok uzun, benimki de kısa olunca kafamı okşamaları pek kolay oldu. e.t de benden kısa olunca ben de onun kafasını okşadım. sonra yanağından öptüm.
şu anda sıcak sütümü içiyorum, tadı biraz değişik ama dünya'dakine hiç benzemiyor da değil. şimdilik bu kadar. çok yorgunum, uyuyacağım. burada günler yirmi dört saat değil, alışmak biraz zor olacak ama henüz bir şikayetim yok.
21 Kasım 2011 Pazartesi
gelse de gitsek
şöyle bir konser istiyorum. avuç içim acıyana kadar el çırpmak, bu şarkıya tempo tutmak istiyorum.
19 Kasım 2011 Cumartesi
hayatımdaki cool insanlar
m.
arkadaşım m.'nin hayata karşı takındığı cool tutum, bana bazı insanların gerçekten de övgüyü, takdiri ya da birileri tarafından onay görmeyi çok da takmadıklarını gösteriyor. böyle bir şeyi yakın çevremde bizzat gözlemliyorum. evet diyorum, böyle bir insan var, takdir görmek umrunda değil, ne yapıyorsa sadece iyi yapmak için yapıyor. m. hep bölüm birincisi oluyor ama hiçbir ödül törenine gitmiyor. rektörlük yüksek ortalamalı öğrencilere yemek düzenliyor, o katılmıyor. bütün bunları havalı durmak için yapmıyor, zaten öyle olsaydı bir kere yapardı, iki kere yapardı; dört sene boyunca da yapılmaz ki. insanlar üniversite başarı belgelerini -olanlar tabii, benim yok mesela- özenle saklarken, m.'nin almaya bile tenezzül etmemesi sanırım benim için hayata karşı takınılan cool tavrın yansımalarından biri. düşünüyorum, onun yerinde ben olsam aynı şeyi yapar mıydım, bilmiyorum. onu liseden beri tanımasam, bu kadar yıldır arkadaşım olmasa belki de bunların gerçek olduğunu düşünmezdim. ama öyle, bunların hiçbirini önemsemediğini biliyorum. başkalarının övgüsüne, takdirine bu kadar önem verilen bir dünyada onun böyle şeyleri umursamaması hoşuma gidiyor. sanırım kendisi bu tutumunu mezun olurken kürsüye çıkmayarak, efendime söyleyeyim dekanın elinden diplomasını almayarak taçlandıracak. yani bilmiyorum, öyle yaparsa hiç şaşırmam.
e.
e. bana yapmak istediklerini anlatırken onun duyduğu heyecanı, isteği ve tutkuyu fark edebiliyorum. resmen gözleri parlıyor. bir amacı var ve yapmaya çalıştıklarına uzaktan tanık oluyorum. adım adım ilerliyor ve başkaları saçma işler yaptığını düşünse de o vazgeçmiyor. "nasıl istiyorsan öyle yap" diyen nadir insanlardan olduğumu söylüyor ve bu yüzden yaptıklarını benle paylaşıyor. kendisi son senesinde tus'a hazırlanmak yerine başka bir sınava hazırlanıyor. başka bir yere gitmek için uğraşıyor. eğer geçimini sağlayacak parası olsa yeryüzü doktorlarına ya da sınır tanımayanlara falan katılacağını biliyorum. onu tanımasam bundan emin olmazdım ama tanıdığım için biliyorum. sadece gezmek istiyor, birbirimize gezi hayallerimizden bahsediyoruz. hocaları "salak mısın kızım?" gibisinden şeyler söylüyormuş. bense neden olmasın diyorum, anlattığı bana yabancı bir disiplin ama ben yine de neden olmasın diyorum. bence bu ne hayal ne de saçmalık. evet, onun yolunun birçok insanın güvenli gelecek planı arasında olmadığı kesin. ama o da güvenli olanı istemiyor ki zaten, bunun farkındayım. "okuldakiler bana hayalperestsin diyorlar" diye anlatıyor. ben de diyorum ki "ben okuldaki arkadaşlarından biri değilim, bilmiyor olabilirim ama seni anlıyorum." bazen insanın tek ihtiyacı olanın yorum yapmadan onu dinleyecek biri olduğunu biliyorum. ben e.'yi hem dinliyorum hem de onu anlıyorum. akşam karanlığında kızılay'da yürürken gitmek istediğimiz memleketlere dair sohbetler ediyoruz. içine sıkıştığı tek yollu gelecek planının, onun hayattan beklediği şey olmadığını biliyorum. bir benzerini farklı bir alanda da olsa ben de yaşıyorum ve onun bu radikal kararını cesurca buluyorum.
arkadaşım m.'nin hayata karşı takındığı cool tutum, bana bazı insanların gerçekten de övgüyü, takdiri ya da birileri tarafından onay görmeyi çok da takmadıklarını gösteriyor. böyle bir şeyi yakın çevremde bizzat gözlemliyorum. evet diyorum, böyle bir insan var, takdir görmek umrunda değil, ne yapıyorsa sadece iyi yapmak için yapıyor. m. hep bölüm birincisi oluyor ama hiçbir ödül törenine gitmiyor. rektörlük yüksek ortalamalı öğrencilere yemek düzenliyor, o katılmıyor. bütün bunları havalı durmak için yapmıyor, zaten öyle olsaydı bir kere yapardı, iki kere yapardı; dört sene boyunca da yapılmaz ki. insanlar üniversite başarı belgelerini -olanlar tabii, benim yok mesela- özenle saklarken, m.'nin almaya bile tenezzül etmemesi sanırım benim için hayata karşı takınılan cool tavrın yansımalarından biri. düşünüyorum, onun yerinde ben olsam aynı şeyi yapar mıydım, bilmiyorum. onu liseden beri tanımasam, bu kadar yıldır arkadaşım olmasa belki de bunların gerçek olduğunu düşünmezdim. ama öyle, bunların hiçbirini önemsemediğini biliyorum. başkalarının övgüsüne, takdirine bu kadar önem verilen bir dünyada onun böyle şeyleri umursamaması hoşuma gidiyor. sanırım kendisi bu tutumunu mezun olurken kürsüye çıkmayarak, efendime söyleyeyim dekanın elinden diplomasını almayarak taçlandıracak. yani bilmiyorum, öyle yaparsa hiç şaşırmam.
e.
e. bana yapmak istediklerini anlatırken onun duyduğu heyecanı, isteği ve tutkuyu fark edebiliyorum. resmen gözleri parlıyor. bir amacı var ve yapmaya çalıştıklarına uzaktan tanık oluyorum. adım adım ilerliyor ve başkaları saçma işler yaptığını düşünse de o vazgeçmiyor. "nasıl istiyorsan öyle yap" diyen nadir insanlardan olduğumu söylüyor ve bu yüzden yaptıklarını benle paylaşıyor. kendisi son senesinde tus'a hazırlanmak yerine başka bir sınava hazırlanıyor. başka bir yere gitmek için uğraşıyor. eğer geçimini sağlayacak parası olsa yeryüzü doktorlarına ya da sınır tanımayanlara falan katılacağını biliyorum. onu tanımasam bundan emin olmazdım ama tanıdığım için biliyorum. sadece gezmek istiyor, birbirimize gezi hayallerimizden bahsediyoruz. hocaları "salak mısın kızım?" gibisinden şeyler söylüyormuş. bense neden olmasın diyorum, anlattığı bana yabancı bir disiplin ama ben yine de neden olmasın diyorum. bence bu ne hayal ne de saçmalık. evet, onun yolunun birçok insanın güvenli gelecek planı arasında olmadığı kesin. ama o da güvenli olanı istemiyor ki zaten, bunun farkındayım. "okuldakiler bana hayalperestsin diyorlar" diye anlatıyor. ben de diyorum ki "ben okuldaki arkadaşlarından biri değilim, bilmiyor olabilirim ama seni anlıyorum." bazen insanın tek ihtiyacı olanın yorum yapmadan onu dinleyecek biri olduğunu biliyorum. ben e.'yi hem dinliyorum hem de onu anlıyorum. akşam karanlığında kızılay'da yürürken gitmek istediğimiz memleketlere dair sohbetler ediyoruz. içine sıkıştığı tek yollu gelecek planının, onun hayattan beklediği şey olmadığını biliyorum. bir benzerini farklı bir alanda da olsa ben de yaşıyorum ve onun bu radikal kararını cesurca buluyorum.
en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım
bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.
16 Kasım 2011 Çarşamba
buttercup ya da düğün çiçeği
marissa nadler'in bu kaydı ekim ayında finlandiya'da verdiği bir konserden. bu şarkısı da benim onu tanıdığım şarkısı, thinking of you. orjinal halinden daha kırgın bir versiyon olmuş. hani gönül koymak denir ya -ki ne kadar ince bir deyimdir, ne kadar güzeldir- işte öyle gönül koyan bir kadın olarak söylemiş bu şarkıyı. hani darılırsın da konuşmak istemezsin ya da artık bir önemi kalmaz ya, sanki öyle söylemiş. gitarın tellerine biraz sertçe dokunuyor, r'leri bastırarak söylüyor. "şimdi kimlerle geziyorsun?" diyor ama bir yandan da buttercup diyerek şefkatlice sevmeye devam ediyor. buttercup'un sevgi ifadesi olduğunu bilirdim de, bir çiçek olduğunu bilmezdim. meğersem düğün çiçeği demekmiş. şöyle bir çiçek. bir kadının bir adama buttercup deyişi üzerine düşündüm. bu kadını böyle şeyler dediği için sevdiğimi anladım. anlattığı son derece ilham verici bir şeydi.
şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.
şarkının sonunda elleriyle yüzünü siliyor. sanırım benim de bir mendile ihtiyacım var.
müzik dinleyerek günleri birbirine ekledim
günleri şarkılara, yeni çıkan albümlere bağlamışken, farklı şeylere duyduğum ilgiden ve sevgiden değişmeden kalan tek şeyin müziğin içinde kaybolmak olduğunu görüyorum. eskiden kaçmak mı acaba derdim, şimdi destek kuvvetleri diyorum. herkes benzer bir hisle başka seslerin varlığına koşarken, ben de onlar gibi başka bir sesin varlığına ihtiyaç duyuyorum. zaman geçiyor, ben değişiyorum, çevremdeki insanlar değişiyor ama bu hep aynı; müzikten hep bir destek alma ihtiyacı, hep bir beraber uyuma gerekliliği, hep içine girilecek bir başka gerçeklik. on beş yaşındayken de böyleydi, şimdi de. bu kimi zaman beni korkutuyor ve gelecek günlerden endişe duyuyorum. bazen on beş sene sonra da aynı şekilde uyuyacağımı düşünerek korkuyorum. başka bir gerçekliğe olan özlem geçmeyecek mi diye düşünüyorum. on beş yaşında da kulaklıklarımı takar, şarkıyı söyleyen adamın/kadının sesindeki duygu hali değişimlerini yakalamaya çalışırdım, şimdi de aynısını yapıyorum. benim yapacak daha iyi işlerim yok mu? daha önemli işlerim?
"neden böyle kadınları ve adamları dinliyorsun?" diye sorana verecek havalı bir cevabım yok. çünkü seviyorum. sevdiğimi seviyorum, sevmediğim üstüne kafa yormuyorum. artık kafamı yormak istemiyorum; çünkü yaptığım işe konsantre olamamak beni yıpratıyor. verimli geçen iki saatin ardından, "vay anasını başka hiçbir şey düşünmeden çok güzel iki saat çalıştım" dedikten sonra, o düşünmediğim şeyleri hatırlamaya başlıyorum. sanki eski zaman kadınlarındanmışım ve yapacak tek işim dikişimi dikerek uzun öğleden sonralarının geçmesini beklemekmiş gibi kafamdan geçenleri uzun uzun irdeliyorum. dikiş dikmiyorum, onun yerine beynimdeki türlü şeyi birbirine bağlayan dallar arasında gidip geliyorum. sanki bir şey işliyorum, alakasız şeyler hakkında bağ kuruyorum ve bir ağacın dallarında gezinir gibi oradan oraya, bundan ona atlıyorum. dalların sonu yok, hep daha yükseğe uzanıyor ve inanılmaz biçimde her şey birbiriyle bağlanıyor. bir bakıyorum akşamı etmişiz, koca bir öğleden sonrayı yiyip bitirmişiz. kendi başına şarkısını söyleyen bir adamı/kadını dinlerken de onların beyninin içine girmişim gibi hissediyorum. onun mahremi benimkiyle birleşiyor falan. beş sene önce dinlediğim bazı grupların şimdi benim için pek bir anlam ifade etmediklerini görünce düşünüyorum, bu dinlediğim de beş sene sonra bir şey ifade etmeyecek mi acaba diye. bunu gerçekten merak ediyorum. hiçbir şey olmamış gibi, geceleri onlarla uyumamışım gibi unutup gidecek miyim hepsini, öylesine geçip gidecekler mi? hayatta birçok şeyin öylesine geçip gittiğini fark edince bunun beni şaşırtmaması gerektiğinde karar kılıyorum. sabah yüzüme soğuk rüzgar çarptığında, oksijenden burnum yandığında yüzüme çarpanın aslında hayatın kendisi olduğunu görüyorum. hayat, yalın ve net bir şekilde her sabah varlığını belli ediyor ve yaşamak bunun gibi bir şey dedirtiyor. ben orta anadolu soğuğunu iliklerimde hissederken, "bir şey için sabah sabah yollara düşmüşüz" diyorum. o şey okumak olur, çalışmak olur, hayatta kalmak için bir mücadele olur, artık adına ne dersen. hep bir şeylerin peşinde geçen günler topluluğu... günlerin birbirine eklenmesi, senin "o şey" her neyse onun peşinde koşarken araya sıkıştırdığın şeyler... sabahın yedi buçuğunda aklıma bunlar geliyor, o vakit kafam ancak bu kadar çalışıyor. atkımı iyice boynuma çekiyorum, beremi kafama geçiriyorum ve yola koyuluyorum. güneşli yerler düşünüyorum, içim biraz buruluyor, bana 12 derecenin soğuk olduğunu söyleyenler aklıma geliyor. içimden gülüyorum, ankara'nın insanın içine işleyen ayazıyla ülkenin en soğuk yerlerinden biri olduğunu bir ben, bir de diğer ankaralılar biliyor; ama iş başkasına anlatmaya gelince üşeniyorum. "12 derece soğuk mu?!" diye haykırasım geliyor. ben 10 dereceyi görünce "oh aman bugün iyiymiş" diyorum. baktım, orada bugün hava 18 dereceymiş. "18 mi?!" diyorum. ben 18 derecede tişört giyerim diye geçiyor aklımdan. orada olsam tişört giyerdim ama orada değilim, olacağımı da zannetmiyorum diyorum. benim burada çok önemli işlerim var. şarkılardaki duygu değişimlerini inceliyorum demiştim ya, hah işte o.
8 Kasım 2011 Salı
alman babalar
bir süredir kafamı alman babalar meşgul ediyor. thomas bernhard'ı da bunların arasına katarsam ayıp olmaz heralde. nasılsa kendisi millete ve vatana inanan bir insan değil. onu nereli yaparsam yapayım takacağını düşünmüyorum. avusturyalı arkadaşların kızacağını bilmek pahasına kendisini de alman babalara dahil ediyorum. ne de olsa aynı kültürün çocukları, o kadar da hassas olmasınlar canım (bu da sadece aynı dili konuştukları için bütün latin amerika ülkelerini bir görmek, efendime söyleyim sırf müslümanlar diye araplarla türkleri bir görmek gibi oldu farkındayım, hatalıyım).
önce thomas bernhard, sonra werner herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları. ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.
komik hallere düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.
önce thomas bernhard, sonra werner herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları. ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.
komik hallere düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.
thomas bernhard ile imtihanım

thomas bernhard'ın eski ustalar kitabını okuyalı epey oluyor. aradan yaklaşık iki ay geçmesine rağmen hala kafamın bir köşesinde duruyor olması beni ne kadar etkilediğini fark etmemi sağladı. daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu roman, bana thomas bernhard'ı tanıttı. önümde yeni bir alan açtı.
avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.
thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.
avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.
thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.
tiyatro ile imtihanım
hep kaçındığım bir şey var: olmadığım bir insan gibi görünmek. bir sürü şey olabilirim; aptal, salak ya da başka şeyler. ama olmadığım bir insan gibi olmaya çalışmadığımı biliyorum.
bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.
çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.
oh be, dünya varmış.
***
bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım
thomas bernhard, eski ustalar kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.
ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri
böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.
bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.
***
amma doluymuşsun kardeşim
hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:
-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.
(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)
-david lynch'ten nefret ediyorum.
bence elephant man'den sonra bozdu yaee.
-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.
-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!
bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.
çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.
oh be, dünya varmış.
***
bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım
thomas bernhard, eski ustalar kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.
ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri
böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.
bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.
***
amma doluymuşsun kardeşim
hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:
-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.
(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)
-david lynch'ten nefret ediyorum.
bence elephant man'den sonra bozdu yaee.
-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.
-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!
günlük yaşamak
insan yıllar geçtikçe bu ülkeyle ilgili şu gerçeği fark ediyor: burada her şey taşıma suyla dönüyor. "taşıma suyla değirmen dönmez" demişler ama burada ilginç bir şekilde dönüyor. biri bana burayı anlatmamı istese, aklıma ilk gelen şeylerden biri bu olur. bir süredir bunun farkına varmıştım, deprem de bu tespitimi pekiştiren şey oldu. bu ülkede yaşayıp da bunu fark etmeyen elbette yoktur, benim de bu gerçekliğin farkına varışım şimdi olmuş işte.
hayret uyandırıcı bir biçimde burada işler günlük planlar üzerinden dönüyor. uzun vade dediğin şey en fazla birkaç ay sonrasıdır, o kadar. bir sorun mu var; hadi bugün, yarın, öbür gün yardım edelim, sonrası allah kerim, bakış açısı bu. işin kötüsü, her ne kadar eleştirsem de bunun benim de iliklerime kadar sinmiş olduğunu görüyorum. örneğin, "türk tipi öğrenci modeli" diye bir şey var ve bu öğrenci de taşıma suyla değirmen döndürüyor. sadece sınav için çalışıyor, öğrenip öğrenmemeyi önemsemiyor ve sınavı atlatmaya bakıyor, o kadar.
bunu doğu kültürüyle mi özdeşleştirmeliyiz, yoksa başka bir şeyle mi bilmiyorum. ancak doğu kültüründe her şeyi günlük yapmanın, günü kurtarmaya bakmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. batı ülkelerinde değil belki ama doğu'da taşıma suyla değirmen döndürmenin kültürel, sosyal, toplumun bizzat içinden kaynağını alan bir karşılığı var. ne bileyim, gidip görmedim ama hep denir, örneğin almanlarda böyle bir şey olmasa gerek. ya da japonlarda. hani bu kardeşlerimize uzun vade dersen, cidden uzun vadedir; on yıl, belki yirmi yıl sonrasını anlarlar. bana uzun vade deseler en fazla bir sene sonrasını anlarım, çünkü bizde uzun vade budur. yine de bazı yönlerden düşündüğümde bizdeki bu yaklaşıma kızamıyorum. çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarına çıkıp çıkmayacağımız belli değil. sokakta giderken çukura düşebilirsin, başına bir inşaattan parça düşer ve ölebilirsin, yayaya yeşil yandığı için karşıdan karşıya geçmeye kalktığında bir araba seni ezebilir falan. bütün bunlar her yerde olabilir ama burada olma olasılığı cidden çok fazla.
bunun bir de siyaset ayağı var. malum, siyasetimiz pek inişli çıkışlı, altı ay önce canciğer olduğumuz komşu ülkeyle bir bakmışsın düşman olmuşuz. sonra sadece bir gün içinde manşet olacak üç-beş farklı siyasi haber olabiliyor, potansiyel sağlam, kaynak cayır cayır. bir ay önce ne olduğunu hatırlamaya imkan yok, çünkü onun üstüne zaten yüz farklı şey daha geldi.
bütün bunların ardından bu ülkede hayatı günlük yaşamak o kadar da yanlış gelmiyor. neyse, biz yaşayalım ama devlet yine de birkaç sene sonrayı düşünse fena olmaz sanki.
hayret uyandırıcı bir biçimde burada işler günlük planlar üzerinden dönüyor. uzun vade dediğin şey en fazla birkaç ay sonrasıdır, o kadar. bir sorun mu var; hadi bugün, yarın, öbür gün yardım edelim, sonrası allah kerim, bakış açısı bu. işin kötüsü, her ne kadar eleştirsem de bunun benim de iliklerime kadar sinmiş olduğunu görüyorum. örneğin, "türk tipi öğrenci modeli" diye bir şey var ve bu öğrenci de taşıma suyla değirmen döndürüyor. sadece sınav için çalışıyor, öğrenip öğrenmemeyi önemsemiyor ve sınavı atlatmaya bakıyor, o kadar.
bunu doğu kültürüyle mi özdeşleştirmeliyiz, yoksa başka bir şeyle mi bilmiyorum. ancak doğu kültüründe her şeyi günlük yapmanın, günü kurtarmaya bakmanın bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. batı ülkelerinde değil belki ama doğu'da taşıma suyla değirmen döndürmenin kültürel, sosyal, toplumun bizzat içinden kaynağını alan bir karşılığı var. ne bileyim, gidip görmedim ama hep denir, örneğin almanlarda böyle bir şey olmasa gerek. ya da japonlarda. hani bu kardeşlerimize uzun vade dersen, cidden uzun vadedir; on yıl, belki yirmi yıl sonrasını anlarlar. bana uzun vade deseler en fazla bir sene sonrasını anlarım, çünkü bizde uzun vade budur. yine de bazı yönlerden düşündüğümde bizdeki bu yaklaşıma kızamıyorum. çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarına çıkıp çıkmayacağımız belli değil. sokakta giderken çukura düşebilirsin, başına bir inşaattan parça düşer ve ölebilirsin, yayaya yeşil yandığı için karşıdan karşıya geçmeye kalktığında bir araba seni ezebilir falan. bütün bunlar her yerde olabilir ama burada olma olasılığı cidden çok fazla.
bunun bir de siyaset ayağı var. malum, siyasetimiz pek inişli çıkışlı, altı ay önce canciğer olduğumuz komşu ülkeyle bir bakmışsın düşman olmuşuz. sonra sadece bir gün içinde manşet olacak üç-beş farklı siyasi haber olabiliyor, potansiyel sağlam, kaynak cayır cayır. bir ay önce ne olduğunu hatırlamaya imkan yok, çünkü onun üstüne zaten yüz farklı şey daha geldi.
bütün bunların ardından bu ülkede hayatı günlük yaşamak o kadar da yanlış gelmiyor. neyse, biz yaşayalım ama devlet yine de birkaç sene sonrayı düşünse fena olmaz sanki.
"potansiyelimizi görmek istedik"
beşir atalay'ın başbakan yardımcısı olduğunu yakın zamanda öğrendim. ben onu hala içişleri bakanı sanıyordum. sonra kendisinin hukuk okuduğunu, sosyoloji doçenti olduğunu, hatta kırıkkale üniversitesinin kurucu rektörü olduğunu da yeni öğrendim. bunlara son ettiği laftan sonra bakanımız aslında kimmiş, uzmanlık alanı neymiş diye merak ettim, internetten baktım. alacağım hiçbir sonuç zaten beni şaşırtmazdı, türkiye'de herkes her işi yapabilir, bir alanın eğitimini alan insan o alanda yetersiz kalabilir ya da son derece hayret verici uygulamalara kalkışabilir, bu hepimizin malumu. bakanımızın da hukukçu ve sosyolog olması beni şaşırtmadı, eğitimin herhangi bir şeyin göstergesi olmadığını öğreneli bir hayli zaman oluyor. bu konu üzerine söylenmiş çeşitli atasözlerimiz mevcut, dile getirip dava konusu olmak istemiyorum. aklıma başbakanın yirmi iki yaşındaki blogger'a açtığı dava geliyor. o iş ne oldu bilmiyorum ama bir benzerine kurban gitmek istemiyorum.
neyse, benim asıl bahsetmek istediğim şey, depremde yabancı ülkelerden gelen yardımları reddedip, üstüne de "kendi potansiyelimizi görmek istedik" diye açıklama yapan bakandı. bu nasıl bir şuur, onu merak etmiştim. o yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. ne bulsam beni tatmin edecekti bilmiyorum. sanırım hiçbir şey. bu lafı işittiğimden beridir içimde bir öfke duyuyorum. üst düzey bir yetkilinin böyle bir cümle kurmasını bir türlü hazmedemiyorum. başka bir ülkede olsa bu laf söyleyeni koltuğundan ederdi, etmez miydi?
herhangi bir vatandaş bile bu lafı eden topluluktan daha iyi bir şekilde kriz yönetimi yapabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. şu laf seviyeyi öyle düşürüyor ki, bu yaşımda ben bile bu krizi daha iyi yönetebilirdim diyorum. "biz notumuzu aldık, ihtiyaç halinde kendilerine döneriz dedik" mantığına ortaokul çocuğu bile güler. deprem olmuş, aradan birkaç saat geçmiş ve sen ihtiyaç belirleme çalışmasından bahsediyorsun. önce ihtiyacın var mıymış yok muymuş, ona bakacakmışsın. halbuki öncelik kurtarma çalışmalarına girişmek olmalı. sense ne kadar kurtarma ekibine ihtiyacın olduğunu bilmiyorsun. zaten mümkünatı yok bilemezsin; çünkü bunun tespiti zaman alır, onun yerine ne kadar ekip gelirse o kadar iyi diye düşünmek gerekir. on bina varsa on ekip, yüz bina varsa yüz ekip gerek. ne kadar çok, o kadar iyi. bir mahalleye bir ekip, diğer mahalleye başka bir ekip, öbürüne başka bir tane vererek bu iş hallolmaz. bir mahalleye verilen bir ekibin önce hangi apartmandan başlayacağına nasıl karar vereceksin ki? yan yana duran iki enkazdan hangisinin daha öncelikli olduğuna nasıl karar verebilirsin? hepsinin altında insan var. önüne van haritasını açıp, "evet, şimdi tek tek ekiplerimizle yola çıkıyoruz, sırayla her yere uğrayacağız" diye mi kriz yönetiyor bu insanlar? bunu aklım hafsalam almıyor. "potansiyelimizi görmek istedik" nasıl bir cümledir, bunu unutabileceğimi sanmıyorum. herhangi bir doğal afetin ardından ilk birkaç saat içinde "ihtiyacınız nedir?" diye soran birilerine, ihtiyacımız sonsuz demen gerekir. sınırlarını bilmiyorsun, o iki-üç saatte bilmenin imkanı yok ve oturup da bunu ölçecek zamanın yok. senin ihtiyacın sonsuz kardeşim, soran olursa sonsuz. limitin falan yok, bunu kafana yaz.
neyse, benim asıl bahsetmek istediğim şey, depremde yabancı ülkelerden gelen yardımları reddedip, üstüne de "kendi potansiyelimizi görmek istedik" diye açıklama yapan bakandı. bu nasıl bir şuur, onu merak etmiştim. o yüzden kim olduğunu öğrenmek istedim. ne bulsam beni tatmin edecekti bilmiyorum. sanırım hiçbir şey. bu lafı işittiğimden beridir içimde bir öfke duyuyorum. üst düzey bir yetkilinin böyle bir cümle kurmasını bir türlü hazmedemiyorum. başka bir ülkede olsa bu laf söyleyeni koltuğundan ederdi, etmez miydi?
herhangi bir vatandaş bile bu lafı eden topluluktan daha iyi bir şekilde kriz yönetimi yapabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. şu laf seviyeyi öyle düşürüyor ki, bu yaşımda ben bile bu krizi daha iyi yönetebilirdim diyorum. "biz notumuzu aldık, ihtiyaç halinde kendilerine döneriz dedik" mantığına ortaokul çocuğu bile güler. deprem olmuş, aradan birkaç saat geçmiş ve sen ihtiyaç belirleme çalışmasından bahsediyorsun. önce ihtiyacın var mıymış yok muymuş, ona bakacakmışsın. halbuki öncelik kurtarma çalışmalarına girişmek olmalı. sense ne kadar kurtarma ekibine ihtiyacın olduğunu bilmiyorsun. zaten mümkünatı yok bilemezsin; çünkü bunun tespiti zaman alır, onun yerine ne kadar ekip gelirse o kadar iyi diye düşünmek gerekir. on bina varsa on ekip, yüz bina varsa yüz ekip gerek. ne kadar çok, o kadar iyi. bir mahalleye bir ekip, diğer mahalleye başka bir ekip, öbürüne başka bir tane vererek bu iş hallolmaz. bir mahalleye verilen bir ekibin önce hangi apartmandan başlayacağına nasıl karar vereceksin ki? yan yana duran iki enkazdan hangisinin daha öncelikli olduğuna nasıl karar verebilirsin? hepsinin altında insan var. önüne van haritasını açıp, "evet, şimdi tek tek ekiplerimizle yola çıkıyoruz, sırayla her yere uğrayacağız" diye mi kriz yönetiyor bu insanlar? bunu aklım hafsalam almıyor. "potansiyelimizi görmek istedik" nasıl bir cümledir, bunu unutabileceğimi sanmıyorum. herhangi bir doğal afetin ardından ilk birkaç saat içinde "ihtiyacınız nedir?" diye soran birilerine, ihtiyacımız sonsuz demen gerekir. sınırlarını bilmiyorsun, o iki-üç saatte bilmenin imkanı yok ve oturup da bunu ölçecek zamanın yok. senin ihtiyacın sonsuz kardeşim, soran olursa sonsuz. limitin falan yok, bunu kafana yaz.
7 Kasım 2011 Pazartesi
-e hali, -de hali, marissa hali
Distortions featuring Red Heroine and Faces On Film by marissanadler
bildiğim tek clinic şarkısı olan "distortions"ın ne kadar güzel bir şarkı olduğunu unutalı o kadar çok zaman olmuş ki, bu şarkıyı en son ne zaman, kaç sene önce dinlediğimi hatırlamıyorum bile. bu şarkı nereden kulağıma çalınmıştı onu da hatırlamıyorum, bilmiyorum.
marissa nadler'in covers vol. 2 albümünü dinlerken, bu şarkının clinic'in distortions'ı olduğunu nakaratına gelene kadar algılayamadım. şarkının marissa hali o kadar yumuşak bir melodiyle ilerliyor ki, bunun benim bildiğim distortions olmasına asla ihtimal bile vermedim. sonra nakaratında "free of distortions, free of distortions" diye söylemeye başladığında bir yerlerden tanıdık geldi. birkaç saniye sonra bu şarkının, benim için yıllar öncesinde kalan o şarkı olduğunu hatırladım. marissa nadler bu parçayı kendi tarzıyla öyle bir şekilde yorumlamış ki bilmesem kesinlikle bir başkasının demezdim. bir erkek tarafından yazılmış olmasına rağmen, parçanın marissa ile bir kadına ne kadar da uygun düşebileceğini gördüm. sözlerini hep biraz korkutucu bulurdum, şimdi dinleyince ise korkutucudan ziyade son derece hüzünlü buldum. bir kadın söyleyince hüzünlü, kalp kırıcı. erkek söylediğinde ise korkutucu, beton serinliğinde. sözlerin bana düşündürdüklerini paylaşmak istemiyorum pek, çünkü doğru anlayıp anlamadığımdan emin değilim. bugünlerde dinlerken, umarım benim anladığım gibi değildir diye düşünmekten alamıyorum kendimi. clinic versiyonunu dinlerken böyle hissetmediğimi hatırlıyorum. zaten o zaman daha küçüktüm, sanırım aklımdan şu anda geçenler o zamanlar yaş itibariyle aklıma gelmezdi bile. distortions'ın marissa versiyonundan bu kadar etkilenmemin nedeni de bu olsa gerek. kadın sesinden, kadın bedenine ait olan bir şeyden bahsedildiğinde üzerimdeki etkisi farklı oluverdi. marissa bu şarkıyı niye seçmiş bilmiyorum. ama benim için güzel bir sürpriz oldu. sevdiğim bir müzisyenin, sevdiğim başka bir şarkıyı yeniden yorumlayacak kadar sevmesi beni memnun etti. böyle hususlarda gönül ortaklığı yakalamak kimi memnun etmez ki zaten?
marissa nadler'in covers vol. 2 albümünü dinlerken, bu şarkının clinic'in distortions'ı olduğunu nakaratına gelene kadar algılayamadım. şarkının marissa hali o kadar yumuşak bir melodiyle ilerliyor ki, bunun benim bildiğim distortions olmasına asla ihtimal bile vermedim. sonra nakaratında "free of distortions, free of distortions" diye söylemeye başladığında bir yerlerden tanıdık geldi. birkaç saniye sonra bu şarkının, benim için yıllar öncesinde kalan o şarkı olduğunu hatırladım. marissa nadler bu parçayı kendi tarzıyla öyle bir şekilde yorumlamış ki bilmesem kesinlikle bir başkasının demezdim. bir erkek tarafından yazılmış olmasına rağmen, parçanın marissa ile bir kadına ne kadar da uygun düşebileceğini gördüm. sözlerini hep biraz korkutucu bulurdum, şimdi dinleyince ise korkutucudan ziyade son derece hüzünlü buldum. bir kadın söyleyince hüzünlü, kalp kırıcı. erkek söylediğinde ise korkutucu, beton serinliğinde. sözlerin bana düşündürdüklerini paylaşmak istemiyorum pek, çünkü doğru anlayıp anlamadığımdan emin değilim. bugünlerde dinlerken, umarım benim anladığım gibi değildir diye düşünmekten alamıyorum kendimi. clinic versiyonunu dinlerken böyle hissetmediğimi hatırlıyorum. zaten o zaman daha küçüktüm, sanırım aklımdan şu anda geçenler o zamanlar yaş itibariyle aklıma gelmezdi bile. distortions'ın marissa versiyonundan bu kadar etkilenmemin nedeni de bu olsa gerek. kadın sesinden, kadın bedenine ait olan bir şeyden bahsedildiğinde üzerimdeki etkisi farklı oluverdi. marissa bu şarkıyı niye seçmiş bilmiyorum. ama benim için güzel bir sürpriz oldu. sevdiğim bir müzisyenin, sevdiğim başka bir şarkıyı yeniden yorumlayacak kadar sevmesi beni memnun etti. böyle hususlarda gönül ortaklığı yakalamak kimi memnun etmez ki zaten?
21 Ekim 2011 Cuma
alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.
bugün okuldan eve dönmek üzere otobüse bindim ve başımı cama yasladım. zaten hayatımın hatırı sayılır bir kısmı otobüslerde uyuyarak geçtiği için bu duruma alışkınım. okul-ev arasındaki uzak mesafe beni bitiriyor, her gün ulaşıma harcadığım süreyi düşündükçe hem öfkeleniyorum hem de yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. bugün de yine eve gitmek için binmem gereken iki vesaitten ilkine bindim ve camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. sonra arkamda oturan iki çocuğun konuşmalarına kulak misafiri oldum. toplu taşıma araçlarında böyle şeyler oluyor, hiç tanımadığın insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun. kendimi öyle durumlarda kötü hissediyorum, suçluluk duygusuna kapılıyorum. ama yine de kimi zaman kulak misafiri olma haline karşı koyamıyorum. arkamdaki iki çocuğun da konuşmalarını duyunca elimde olmadan dinlemeye başladım. yakaladığım yerinde biri diğerine, "hayatta bazen seni mutsuz eden işleri yapmak durumunda kalıyorsun" diyordu. sanırım tam da bu kısım ilgimi çekti ve ben de sohbeti dinlemeye başladım. diğeri de "öyle tabi abi ya" diye onayladı. sonra büyük bir firmadan bahsetmeye başladılar. benim de bu yaz staj için başvurduğum ama bana olumsuz olarak bile geri dönmeyen büyük bir kuruluş. bölümde tanıdığım herkes tabir-i caizse oraya "kapak atmak" istiyor. bu çocuklar da oraya kapak atsak ne güzel olur falan diye konuşuyorlar. milletteki pragmatik yaklaşımlar beni kimi zaman deli ediyor. bense bunları dile getirince kötü olacağımı bildiğimden dile getirmiyorum. bu konuda kendimi pek iyi ifade edemediği biliyorum, o yüzden aklımdan geçenleri paylaşmıyorum. yanlış anlaşılma ihtimalim çok fazla çünkü. geçen gün bir arkadaşa bunları anlatır gibi oldum, "kariyer yapma konusunda muhalif bir insansın galiba?" diye kendince bana laf çarptı. benim demek istediğim onun anladığı bir muhalefet değildi. ben ömrümüzü getiri/emek oranı çok çok düşük olarak geçirmemiz muhtemel bir geleceğe karşı çıkıyorum, hepsi bu. getiri derken de bahsettiğim maddi getiri değil, o da var tabii ama asıl manevi getiriyi kastediyorum.
geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.
otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.
arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.
geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.
otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.
arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.
2 Ekim 2011 Pazar
bir şeyi bekleme hali
bir şeyi heyecanla ve merakla bekleme hissini seviyorum. bu hal, insanı yaşama bağlayan şeylerden biri. kötü geçen bir sınavın sonucunu beklemek değil ama umutlu olduğun bir başvurunun sonucunu beklemek, bir arkadaşından mail beklemek, bir kargoyu beklemek, bir filmin vizyona girişini beklemek, bir konseri beklemek ya da önemli olan bir tarihi beklemek vs. beni memnun ediyor. elbette ki mühim olan netice, ancak o sürecin bana verdiği ilerleme gücünü önemsiyorum. devam etmek için bir sebep daha oluyor. bu da az bir şey mi diye soruyorum kendime, asla az değil. her daim beklediğim bir şeyler olsa ne güzel olurdu. beklediğim bir telefon var ve aşağı yukarı kaçta çalacağını biliyorum. vakit yaklaştıkça heyecanlanıyorum, kalbim çarpmaya başlıyor, sonra ben bunun ne güzel bir şey olduğunu düşünüyorum.
***
bu aralar beklediğim bir film var, another earth. tesadüfen rastgeldim ve haftada bir açıp trailer'ını izliyorum. iyi mi kötü mi bilmiyorum, belki de izleyince beğenmeyeceğim. bu olasılık gayet mümkün. ama yine de konusunu okuyunca, görüntüleri izleyince heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. başka bir dünyanın daha olduğunu keşfeden insanları anlatan apokaliptik bir film deniyor. fragmanın sonunda bir sahne var, filmin kahramanı yaşadığımız dünyadan diğer dünyaya bakıyor. diğer dünya ay gibi yuvarlak, beyaz bulutumsu, parlıyor. bu sahneyi sadece trailer'da görmek bile beni etkiledi. içimde bir his, bu filmin üzerimde children of men gibi bir etki bırakacağını söylüyor. bilemiyorum, ben gördüğüm kadarından o karamsar ama aynı zamanda da umut vaad eden havayı aldım. trailer'da da the cinematic orchestra'dan to built a home'u kullanmışlar. sanırım bu filmi seveceğim.
***
bu aralar beklediğim bir film var, another earth. tesadüfen rastgeldim ve haftada bir açıp trailer'ını izliyorum. iyi mi kötü mi bilmiyorum, belki de izleyince beğenmeyeceğim. bu olasılık gayet mümkün. ama yine de konusunu okuyunca, görüntüleri izleyince heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. başka bir dünyanın daha olduğunu keşfeden insanları anlatan apokaliptik bir film deniyor. fragmanın sonunda bir sahne var, filmin kahramanı yaşadığımız dünyadan diğer dünyaya bakıyor. diğer dünya ay gibi yuvarlak, beyaz bulutumsu, parlıyor. bu sahneyi sadece trailer'da görmek bile beni etkiledi. içimde bir his, bu filmin üzerimde children of men gibi bir etki bırakacağını söylüyor. bilemiyorum, ben gördüğüm kadarından o karamsar ama aynı zamanda da umut vaad eden havayı aldım. trailer'da da the cinematic orchestra'dan to built a home'u kullanmışlar. sanırım bu filmi seveceğim.
etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz
yılın her günü ve her haftası belirli günler ve haftalardan bir seçme. mesela şimdi yeni bir belirli gün ve hafta seçmeye kalksalar, bu iş nasıl olacak ki? her gün dolu arkadaşım, hepsi kapılmış. bu kadar çok belirli gün ve hafta mı olur? bizim zamanımızda yerli malı haftası, öğretmenler günü, tiyatrolar günü, diğer resmi bayramlar, efendime söyleyim atatürk'ün ankara'ya gelişi (ankaralı olunca bu çok önemli oluyor ilkokulda), sonracığıma kızılay haftası, yeşilay haftası falan vardı. hepi topu bu kadar. öğretmenimiz "şu günü anlatan yazı hazırlayın, şiir getirin" derdi, getirirdik. tiyatrolar gününde bizi ücretsiz olarak tiyatroya götürürlerdi, yerli malı haftası herkesin malumu, bir şeyler yerdik falan. dün belediye otobüsünün camında gördüğüm üzere, 1-7 ekim tarihleri arası da camiler haftasıymış.

hiç fotoğraf çeken bir insan değilimdir ama bu sefer dayanamadım, çektim. yaşasın camiye gidiyorum. sonunda da ünlem var, doğrusu şu: yaşasın camiye gidiyorum! devamında da şöyle diyor: "camiyi seviyorum. gün boyu sürecek etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz." bir de internet adresi yazılı afişte, camiyiseviyorum.com. girince sizi dini bir müzik karşılıyor: "müslümanın kıblesi / kabe'nin bir şubesi/ huzur sevgi köşesi / camiye gidiyorum"
***
bazen düşünürdüm, anneannem iyi ki yaşamıyor diye; kadın şimdiki halimi görüp kahrolurdu. fakat dünden sonra başka bir şey daha düşünmeye başladım, bizim zamanımızda da camiler haftası olsaydı böyle mi olurduk?
neyse, bu vesileyle herkesin camiler haftasını kutluyorum.
***
bazen düşünürdüm, anneannem iyi ki yaşamıyor diye; kadın şimdiki halimi görüp kahrolurdu. fakat dünden sonra başka bir şey daha düşünmeye başladım, bizim zamanımızda da camiler haftası olsaydı böyle mi olurduk?
neyse, bu vesileyle herkesin camiler haftasını kutluyorum.
28 Eylül 2011 Çarşamba
another one goes by
The Walkmen - Another One Goes By by Hilla Oz
otobüs beklerken fark ettim, ben bu anı daha önce yaşamıştım. bu yerde, bu zamanda, tam da bu şekilde daha önce de bulunmuştum. bundan emindim. başımı çevirdiğimde karşımda duran ağaç, hemen yanımda otobüs bekleyen insanlar, sırtımdaki çanta, boynumdaki ve belimdeki bu ağrı... hepsi öyle tanıdık ki. sanki bu anı hiç sekteye uğramamış bir zaman dilimi boyunca tekrarlıyorum gibi hissettim. bitince başa sarılıyor, sürekli repeat'te. sanki hep bu tişörtü ve pantolonu giymişim, önümde duran kişi daha önce de önümde durmuş, yoldan geçen arabalar başka bir gün aynı saatte yine oradan, aynı sırada geçmiş, bunun gibi şeyler işte. ben kulağımda çalan şarkıya ayağımla ritm tutarken dinlenecek ne kadar güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. dinlemediğim ya da henüz yazılmamış ne de güzel şarkılar vardır kim bilir. hepsini dinlemek isterim. böyle güzel şarkılar varken hayata küsmem imkansız. bazen gerçekten küsmek istiyorum ama ne kadar zorlarsam zorlayım yapamıyorum. tam küser gibi oluyorum, biri çıkıyor bir şey diyor, bir olay oluyor; sonra ben yine yaşamın güzelliğini fark ediyorum. işte biri daha gidiyor, bir fırsat daha kaçıyor diyor şarkıda, ben olsun diyorum, başka bir tanesi çıkar karşına. iyimser miyim, hiç değilim. ama hiç ummadığım anlarda başıma ilginç şeyler gelmesini tecrübe ettiğimden olsa gerek, yaşamın özüne olan inancım tükenmiyor. mutsuz muyum diye düşünüyorum. çok kızdığım şeyler var ama mutsuz değilim diyorum. mutsuz olmamak mutlu olmak demek değil; ama en azından mutsuz olmamak demek diyorum kendime. saatime bakıyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde saatin kaç olduğunu hesaplıyorum. burada hava soğudu, başka bir yerde nasıl olabileceğini hayal ediyorum. güneşli ve sıcak. evet, güneşli ve sıcak yerler biliyorum. ama benim şehrim yine varsayılan havasına döndü. güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini sanmıştım. niye bu yaz öyle bir kanıya kapılmışım bilmiyorum ama gerçekten de güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini düşünmüşüm. öyle ki hava tekrar griye dönünce ve bulutlar görününce şaşırıp kaldım. bildiğim bir ülke var, kesin orada hava günlük güneşlik. işte şarkıda yine diyor, "biri daha gidiyor." ben böyle sözlere dayanamıyorum, hemen gözlerim doluyor. gerçi bu şarkıda dolmadı çünkü şarkının insana dinginlik veren bir havası var. üzülmedim ama içim özlemle doldu. günler geçtikçe zihnimden seslerin ve kokuların kaybolduğunu fark ediyorum. böyle şarkılar bana bunları düşündürüyor, sonra da her şeyi hatırlayabilmek için gözümü kapıyorum. anıların bir yerden sonra sanki bir başkasınınmış gibi uzak gelmesini chungking express filmindeki karakterin söylediği bir şeyle bağdaştırıyorum. sanırım gerçekten de bütün anıların son kullanma tarihi var. bunu kabullenmek özlemimi iyice arttırıyor. zihnim resmen günler tarafından yeniyor, kemiriliyor. geriye kalan karşımdaki ağaç, yolun kenarındaki çöp kutusu, otobüs bekleyen bu insanlar oluyor. şarkıdaki adam diyor ki: "bazen dışarı çıkıyorum ve önümde seni görüyorum/ öyle parlaksın ki." bu lafı söylediğinde gülümsemekten kendimi alamıyorum. öyle parlak ki bakamıyorum, gözüm kamaşıyor diye düşünüyorum.
24 Eylül 2011 Cumartesi
eski ustalar - 2: 80'lerin başında avusturya hükümeti
"bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi reger. ama bu diğer ülkeler bizi o kadar da ilgilendirmiyor, dedi reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık içinde seyretmek zorunda oluşumuz."
thomas bernhard. eski ustalar. yky.
thomas bernhard. eski ustalar. yky.
23 Eylül 2011 Cuma
eski ustalar
"insanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."thomas bernhard. eski ustalar. yapı kredi yayınları.
20 Eylül 2011 Salı
patlama
bugün sabahtan beri kendimi çok kötü hissediyorum ve bu hissin birazcık bile olsa geçmesi beni rahatlatacak, biliyorum. yarın sabah uyandığımda kendimi daha iyi hissetmek istiyorum. tek istediğim bu sabaha nasıl uyandıysam, yarına da öyle uyanmak. yazarsam belki biraz rahatlarım diye düşünüyorum. anlatacağım şey bugünkü ankara patlamasıyla ilgili.
böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle yazıyor diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin attığını, yazdığını aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.
bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.
***
şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.
böyle şeylerin hep filmlerde olduğunu sanırdım ve başıma geleceğini tahmin etmezdim. "orada olabilirdim" ile başlayan cümleleri kurabileceğimi düşünmemiştim. bazen olur ya öyle şeyler, karşındaki abartıyor ya da amiyane tabirle yazıyor diye düşünürsün. ne yalan söyleyeyim, benim de karşımda konuşan kişinin attığını, yazdığını aklımdan geçirdiğim sohbetler olmadı değil. ancak benim şimdi anlatacağım şey gerçek. uydurduğum bir hikaye de değil, biraz değiştirip servise sunduğum bir anı da. benim anlatacağım şey, "ben bugünkü patlama yerinde ve saatinde nasıl orada olamadım?"ın hikayesi.
bugün sabah 11'de, patlamanın olduğu yerin iki sokak paralelindeki sokakta bir randevum vardı. bir süredir ertelediğim ve halletmem gereken bir iş. oraya gitmek için kumrular'a girip, patlamanın olduğu yerden geçip, ondan sonraki ikinci sokaktan dönmem gerekiyor. patlamanın olduğu yerin yakınından falan değil, bizzat o noktadan geçiyorum, benim güzergahım buydu. bugün önce o işimi halledecektim, ardından da yarın teslim etmem gereken staj raporunu bastıracaktım. sabah 9'da kalktım, kahvaltımı yaptım. tam giyinirken bölümden arkadaşım aradı. yarınki raporun telaşındaydı ve bana bir şeyler sordu. sonra da dedi ki, sen raporuna şunları şunları da ekledin mi. ben birden "aa! onlar da mı yazılacaktı?" dedim. arkadaşım herkesin son iki gündür bunu konuştuğunu; bir sürü kişinin bahsedilen şeylerin de rapora eklenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. ben bu habere çok bozuldum ve "haydaaa! başımıza bir de bu mu çıktı şimdi?" dedim. oflayarak telefonu kapattım ve bilgisayarı açtım. yarın sabah raporu teslim etmem gerekiyordu ve son aldığım habere bakılırsa benim rapor henüz bitmemişti. bu durum çok moralimi bozdu ve gideceğim yeri arayıp, 11 olan randevu saatini öğleden sonraya kaydırabilir miyiz diye sordum. tamam dediler ve ben de arkadaşın dediği şeyleri yazmak üzere raporun başına oturdum. sonra annem bana bayağı bir söylendi işlerini son dakikaya bırakıyorsun diye. randevuyu niye iptal ettin, her şeyi böyle son dakika yapmak adetin, ben hiç böyle değilim sen kime çekmişsin bilmiyorum vs. vs. anneme raporun teslim tarihinin yarın olduğunu, bu yüzden şimdi oturup bunu tamamlamam gerektiğini anlattım ve o bu izahımı yine kendi lehine kullanmayı bildi. gördün mü bak, son dakikacısın işte diye. ardından arkadaşlarımla bir telefon trafiği başladı. sen şunu ne yaptın, bunu nasıl yapacağız, öyle mi olacak derken annem odamın kapısında kireç gibi beyaz bir yüzle belirdi. kumrular'da patlama olmuş dedi. nasıl yani dedim ve hemen televizyonun başına koştum. bayağı bir süre alevler, dumanlar, itfaiye sirenlerinden başka bir şeyi görmedim, duymadım. kumrular diyor ama bir türlü tam olarak neresinde olduğunu bilemiyorlardı. benim gideceğim yer miydi, o sokak mıydı diye panik yaptım. bir tane spiker kuruyemişçi falan dedi, aradan bir tek kuruyemişçi lafını hatırlıyorum. aman tanrım dedim, benim gideceğim yerin altında da kuruyemişçi var! hemen telefona sarıldım, orayı aradım. telefon sürekli meşgul çalıyordu ve ben kendimce orası, heralde orası diye emin oldum. heralde iki-üç dakika meşgul çaldı telefon ama bana daha uzunmuş gibi geldi. sonra birden alo sesini duydum. derin bir oh çektim. bir şeyiniz var mı dedim. sizin orada mı oldu diye sordum. biz iyiyiz, patlama paralel sokağımızda oldu dediler. patlama olması feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarıma bir şey olmaması beni biraz rahatlattı. anneme patlamanın paralel sokakta olduğunu ilettim. bu sefer o telefona sarıldı. orada kuzeni oturuyordu ve hemen onu aradı. kuzeni patlamanın onların sokağında değil, sümer sokak girişinde olduğunu söyledi. patlama feci bir şeydi ama en azından tanıdıklarımıza bir şey olmaması bizi biraz rahatlattı. televizyonun başından ayrılmamamıza rağmen olayın bir türlü nerede olduğunu öğrenemedik. ne patlaması olduğu da belli değildi ve bu beni daha da huzursuz etti. sonra birden annem ağlamaya başladı. sen bugün oraya gidecektin diye diye ağladı. hiçbir şey diyemedim. acayip korkmuştum. annem ağlarken bir yandan da "bir de sana gitmedin diye kızdım" demeye başladı ve ağlaması şiddetlendi. ben ağlayamayacak kadar donmuşum. ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi bilemiyordum; çünkü bu sabah oraya gidecektim. tam patlamanın olduğu yerden geçecektim. ama sonra arkadaşım aradı ve ben raporumda eksik olduğunu öğrendim ve randevumu öğleden sonraya erteledim. bir yanda kulağımda annemin son dakikacısın lafları, bir yanda orada olabilme ihtimalim, bir yanda orada olabilecek tanıdıklarım vs. vs. bir arkadaşımdan mesaj geldi, "kızım duydun mu kumrular'da patlama olmuş, yarın oradan geçecektik." diye. o an jeton düştü, evet, yarın ders kaydı yapmak için okula gideceğiz ve orası dolmuşa bindiğimiz yer. biz okula bugün de gidebilirdik, işte bu nedenle de bugün orada olabilirdik diye düşündüm. sadece ben değil, bir sürü arkadaşım, tanımadığım bir sürü öğrenci... patlamanın olduğu yer öyle bir yer ki, her şekilde orada olabilirmişim. bir sürü ankaralının da orada olmak için sebebi olabilirdi. herkes bugün orada olabilirdim diye bir cümle kurmuş olabilir; çünkü gerçekten de olabilirlerdi. ama bunları ancak şu anda ifade edebiliyorum. sabah haberleri dinlerken tek düşündüğüm bugün orada olmaya ne kadar yakın olduğumdu ve gelen bir telefonla orada değil, evde olmayı seçtiğimdi. böyle şeylerin gerçekten de filmlerde olduğunu sanırdım, meğersem değilmiş.
***
şimdi yatacağım ve yarın sabah okula gitmek için kumrular'a gidip, dolmuşa bineceğim. benim ve birçok öğrencinin her gün yaptığı gibi.
13 Eylül 2011 Salı
borges'ten beklenen 2011 basımı
12 Eylül 2011 Pazartesi
yourcenar'ın doğu öyküleri. ya da hür yumer.
sevdiğim biri yakın zamanda bana marguerite yourcenar'ı önerdi. o seviyorsa ben de sevebilirim diye düşündüm ve heyecanla doğu öyküleri'ni okumaya başladım. daha önce kendisini duymuştum ancak okumayı hiç düşünmemiştim. sanırım bazen itici bir güç gerekiyor. bana yourcenar'ı öneren kişi yazarı başka bir dilde okumuştu. o dil yazarın dili olan fransızca değildi ve sonuçta o da kitabı çevirisinden okumak durumunda kalmıştı. kitabın dilini bana öyle bir anlattı ki meraklandım. hem merak ettim hem de "ben türkçe'sini okuduğumda aynı hissiyatı yaşayacak mıyım?" diye şüpheye düştüm. sonuçta çeviri denilen şey, bir eserin çevrildiği dilde aldığı hali bütünüyle etkileyen bir unsurdur. hatta yegane unsur dersek abartmış olmayız. bu yüzden neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. bana doğu öyküleri'ni öneren kişi bu kitabı kendi dilinde okumuştu ve belli ki fransızca'dan onun diline bu kitap başarılı bir şekilde çevrilmişti. peki ama benim dilime de aynı güzellikte çevrilmiş miydi diye düşündüm.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.
kitabı özenle elime aldım. dikkatlice okumaya başladım. elimdeki şeyi sevmeye zaten hazırdım; fakat daha ilk öyküden beni bu denli etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim. kitap öyle bir ilk öyküyle açılıyor ki bitince bir sonraki öyküye geçemiyor insan. ilk öyküyü okudum ve sonra kitabı kapattım. ertesi gün tekrar aldım elime. böylece öykü kitabı okumanın roman okumaktan daha zor olduğunu bir kez daha görmüş oldum. herkes için öyle mi bilmiyorum; ancak benim için öykü kitabı okumak daha zor. romandaki olay bütünlüğü kitabın içine girmeyi kolaylaştırıyor. öykü kitabındaysa başladığım her bir öyküyle içine girdiğim yeni atmosfer okuma hızımı sekteye uğratıyor. marguerite yourcenar'ın bu kitabında ise okuma hızımı sekteye uğratan, bunun haricinde bir de her bir öyküyü sindirmede karşılaştığım zorluk oldu.
öyküler mitolojiden, yunan tarihinden, anadolu kültüründen, dinden besleniyordu ve ben okurken hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip geldim. açıkçası kitabı elime almadan önce, yazarın "doğu hikayeleri" deyince oryantalist bir bakış açısına sahip olup olmadığını merak etmiştim. itiraf etmem gerekir ki, eğer öyleyse bana yeni bir şey sunamayacağını düşünmüştüm. ama okuyunca kesinlikle öyle olmadığını gördüm. anlatılan birçok şeyin bana, bana bu kitabı öneren kişiye göre daha yakın geldiğini söyleyebilirim; çünkü ne de olsa anadolu kültüründen geliyoruz. o ise bütün bunlara bir batılı gözüyle bakıyor ve birçok şeyi ilk kez duyuyor. zaten bana da "içinde birkaç tane türk kahraman var" demişti. evet, o kahramanlar türk ve aynı zamanda da osmanlı. osmanlı'yla kendimi özdeşleştirebilir miyim diye düşündüm. belki bir ölçüde evet. ama bana bunu diyen kişinin kafasındaki osmanlı algısının birebir karşılığıyla değil. işin gerçeği bu konuda ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. sanırım daha önce bu konu hakkında hiç düşünmemişim.
***beni en çok etkileyen şeylerden biri de kitabın dili. son derece ince bir dil. şiirsel düzende ilerliyor ve akıcı. bu güzelliği kendi dilimde bu derece hissedebiliyorsam, bunun nedeni kitabın çevirmeni hür yumer'dir. böyle bir çeviri nasıl yapılır diye düşündüm. bir yerden sonra yazarı değil, sadece ve sadece çevirmeni takdir ederek okudum. insanın kendi anadilinde yazılan bir edebi metnin dilini takdir etmesi son derece normal. ancak bir çeviri eserin dilini takdir etmesi? çeviride biçim elbette ki çok önemli ancak kimi görüşler, çeviri eserde anafikre daha büyük önem atfediyor ki ben de buna büyük ölçüde katılıyorum. hani demek istediğimi şöyle örneklemek isterim; bir eseri biçimi çok güzel olmalı ya da orjinaline birebir sadık kalınmalı amacıyla bir türlü çevirememektense; anafikire sadık kalıp, biraz şekilsizce de olsa çevirmek daha iyi. bu, bir eseri hiç tanımamış olmaktan daha iyidir diye düşünüyorum. tabii ki yanlış düşünüyor olabilirim. fakat hür yumer'in çevirisi bütün bunların dışında. öyle güzel, öyle özenli ki insan bazı cümleleri dönüp bir daha okumak istiyor. hatta ekşi sözlük'te bu kitapla ilgili şöyle bir şey yazılmış: "doğu öyküleri, hür yumer türkçe'ye çevirsin diye yazılmış." bu cümle her şeyi öyle net olarak anlatıyor ki üstüne diyecek bir şey bulamıyorum. kitap anadili olan fransızca'da nasıldır bilemem, ancak türkçe'de bir çeviri eserde bu güzelliği yakalayan pek az kitap vardır diye düşünüyorum. bunu demek için bütün kitapları okumak lazım. tabii ki de böyle bir şey mümkün değil. ancak iddialı konuşmamın sebebi bir çeviri eserde bu güzelliğin kolay kolay yakalanamayacağına emin olmam. meğersem yabancı bir yazarı okura sevdirmede çevirmenin ne büyük rolü varmış. bu yüzden merak edip hür yumer'i araştırdım ve başka bir hikayeyle karşılaştım. hüzünlüydü ve onun etkisi de ayrı oldu. otuz dokuz yaşındayken kendi iradesiyle göçüp gitmiş bu dünyadan. geriye güzel çeviriler ve bir de kendine ait öykü kitabı bırakmış.
çevirmenliğin ne kadar meşakkatli ve önemli bir iş olduğunu elbette biliyordum. ancak hür yumer'in bu çevirisi bana bunu bir kez daha hatırlattı. doğu öyküleri'ni bana öneren kişi keşke bu kitabı türkçe'sinden de okuyabilseydi diye düşündüm. bu kitap onun diline nasıl çevrilmişti bilemem; ama şimdi türkçe'ye çevrildiği kadar güzel olup olmadığından şüpheliyim.
10 Eylül 2011 Cumartesi
orhan pamuk: "kazma gibi bir aksanım var"
orhan pamuk'u severim. sevgimi daha önce şurada da belirtmiştim. bu sevgi kendisinin kitaplarından ileri gelir, sonra da röportajlarını okudukça/dinledikçe pekişir. siyasi konularda söylediklerinde katılmadığım noktalar vardır. örneğin geçen referandumda neden evet denmesi gerektiğine dair verdiği röportajı hatırlıyorum ve hiç katılmadığımı biliyorum. ama onun referandumda evet vermiş olması, benim nazarımdaki iyi edebiyatçı kimliğini zerre değiştirmez. zaten değiştirse ayıp ederdim. orhan pamuk röportajlarının kendi içinde hep bir tutarlılığı vardır ve bu hoşuma gider. katılmadığım noktalar bile kendisinin evvelden söylemiş olduğu, benim kafamda yaratmış olduğu orhan pamuk algısıyla çelişmez ki bu da benim için önemli bir husustur. bütün bunları bana hatırlatan ve yazıya dökmeme sebep olan şey de kendisinin hürriyet gazetesi'nde 8 eylül tarihinde yayınlanan şu röportajı.
orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.
bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.
orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***
bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.
orhan pamuk bu röportajında şöyle bir laf etmiş: "ingilizcem iyi tabii ki ama kazma gibi bir aksanım vardır." bu cümleyi okuyunca kendimi tutamadım ve güldüm. yanlış mı okudum diye bir daha okudum, yok hayır, cidden kazma gibi demiş. adam yazar, istese kazma gibi'yi yüz farklı şekilde ifade edebilirdi ancak belli ki istememiş. ağzından öyle çıkıvermiş işte, kazma gibi. demek ki günlük yaşamında da ağzından bu tip laflar çıkıveriyor, diye düşündüm. işte illa kibar olacağım ve edebi cümleler kuracağım hali içinde olmadığı için bu adamı seviyorum.
bu laf bana orhan pamuk'un nobel'i aldıktan sonra banu güven'e verdiği röportajı anımsattı. o röportajın bir yerinde, kolej yıllarındaki arkadaş grubunu ve çevresini anlatırken, "çevremdekiler şunları şunları yapıyordu, şuralara gidiyordu. tabii ki de hepsi kız kaldırmak içindi." diye bir laf etmişti. televizyonun başında şok olduğumu hatırlıyorum. kız kaldırmak mı?! orhan pamuk gibi bir yazarın bu tabiri kullanmasına ne tepki vereceğimi bilemediğimi anımsıyorum. şaşırdığım kesindi ama kızsam mı, gülsem mi diye birkaç dakikalık bocalamadan sonra bunun hoşuma gittiğini hatırlıyorum. orhan pamuk'un ettiği lafa bak dedim, bayağı bir güldüm. normalde bu tip laflardan nefret ederim. almak/vermek/kaldırmak gibi lafları bir erkek lise çağından sonra kullanmamalı. kullandığı vakit karşımdakinden ne kadar iğrendiğimi anlatamam. kendi arkadaş çevremde de böyle şeyler olunca hoşuma gitmediğini belirtiyorum. elhamdülillah feminist damarım var, hamdolsun. ancak belki de hayatımda ilk defa bu lafın kullanılması hoşuma gitti. bunun nedeni de hiç beklemediğim birinden beni şaşırtacak bir laf duymuş olmam. bahsi geçen adam orhan pamuk yahu, nobelli yazar.
orhan pamuk'a her daim bazı eleştiriler yapılır. varlıklı bir aileden gelmesinden tutun da, elit ve burjuva bir geçmişe sahip olmasına, kolejde okumasından, halkla buluşamayan entellektüellerden biri olmasına dair bir ton şey. hep de aynı şeyler döner dolaşır, bir daha bir daha tekrarlanır. orhan pamuk hiçbir zaman ne varlıklı bir aileden geldiğini inkar etti, ne de yetişme yıllarında burjuvazinin içinde olduğunu. ancak bütün bunları hep eleştiren bir adam oldu. banu güven röportajında kolej yıllarını, oradaki arkadaş çevresini bayağı bir eleştirdiğini biliyorum. hatta oradaki çocuklara kendini yakın hissedemediğini ve bu yüzden kitaplara gömüldüğünü anlatmıştı. orhan pamuk böyle bir adam işte, elit bir sınıftan gelmesi bütün bunları yücelttiği anlamına gelmiyor. kendisine orhan kemal gibi halk adamı demiyorum elbette, ancak fil dişi kulesinde oturduğunu söylemek de kendisine haksızlık olur diye düşünüyorum. adam kazma gibi aksanım var diyor, şüphe yok ki onun kazma gibi aksanı bile son derece advanced düzeydedir fakat yine de kazma gibi diyebiliyor. sadece bu lafı bile benim romanlarını okuduğum adam ile röportajını okuduğum adamı kafamda eşleştirebilmemi sağlıyor. benim nazarımda kendisinin inandırıcılık ya da samimiyet sorunu yok.
***
bazıları yazarların röportaj vermesini, tv'ye çıkmasını, billboardlarda görünmesini tasvip etmiyor. bir noktada onlara ben de katılıyorum; ancak yaşadığımız çağda aksinin mümkün olmadığının da farkındayım. sonuçta kitap basıldıktan sonra bir ürün haline geliyor ve teoride deterjandan, gofretten, meyve suyundan farkı kalmıyor. tıpkı bunlar gibi reklamı yapılan ve yatırımcısına para kazandırması gereken bir meta oluyor. üzgünüm ama bu devirde bunun aksini beklemek gerçekdışı, bekleyen de biraz romantik olur. yalnız burada da ince bir çizgi var, reklam ama nasıl reklam? mesela elif şafak gibi mi? bahsettiğim asla elif şafak'a uygulanan reklam değil; biz o tarza itici, antipatik, hatta kusturucu diyoruz. buna nazaran orhan pamuk'ta izlenen reklam stratejisi bana daha makul geliyor. kitabı çıktığı zaman birkaç dergiye röportaj veriyor, ismi olan bir tane televizyoncuyu seçiyor ve tv röportajı veriyor vesaire. daha dozunda. sonra da ortadan kayboluyor, bir sonraki romanı çıkana kadar kendisini ortalarda pek görmüyoruz falan.
5 Eylül 2011 Pazartesi
şarkının sözlerini unutmak hiç bu kadar sempatik olmamıştı
bir müzik dinleyicisi olarak, internetin hayatıma getirdiği güzel şeylerden birinin de ürettiklerini henüz yeni yeni dinleyiciye ulaştırmaya çalışanların hikayesine tanık olmak olduğunu söyleyebilirim. dünyanın bir ucundaki bir grubun/müzisyenin şarkılarını sırayla myspace/lastfm/youtube gibi ağlara yüklediğini görmek, bunlardan biri vasıtasıyla onları takibe almak ve belki de bir nevi onların arkadaşı gibi bir şey olmak... internet artık öyle bir mecra ki, birkaç ay önce müziklerini paylaşmaya başlamış gruplara rastgelmek ve onları adım adım izlemek çok kolay. şarkılarına yorum yapmak, çoğu zaman objektif olamayıp her yaptıklarını beğenme eğiliminde olmak gibi şeyler gayet olası. internetin; dünyanın bir ucundaki şehirden çıkma ve bizim hiç tanımadığımız çocukları, sanki kendi mahallemizden çıkmışlar gibi sahiplenmemize vesile olması gerçekten çok ilginç. güzel ve ilginç. işte benim de takip ettiğim böyle birkaç grup/müzisyenden biri olan peter, nam-ı diğer we are the willows, blog'unda bir sürü müzisyen paylaşıp duruyor. sayesinde amerika'nın belli bir coğrafyasında kendince bir şeyler yapmaya çalışan bir sürü grubun/müzisyenin videosunu izledim. hatta alınmasın -zaten istese de alınamaz, nerden anlayacak bu yazdığımı- paylaştığı şeyler çoğu zaman kendi yaptığı müzikten daha iyi bile oluyor. geçenlerde kathleen edwards'ın bir konser kaydını paylaştı. kathleen edwards yılların müzisyeniymiş ama ben yeni haberdar oldum. neyse, alttaki öyle şirin bir video ki seyrederken keyfim yerine geldi. kathleen şarkının sözlerini iki-üç yerde bayağı bir unutuyor ve en sonunda isyan ediyor. pek sempatik.
4 Eylül 2011 Pazar
sappho'yla tanışma hikayem - 2
şiir bilgim sınırlı. haliyle şair bilgim de öyle. sanırım şiirden anlamak için daha çok fırın ekmek yemem lazım. ama yine de sappho'yla tanıştığım an, onun şiirindeki içtenliği ve yoğun duyguyu hissedebildim. aşk hakkında yazdığı dizelerin yalınlığı ve bunu yaparken ağacı, suyu, havayı, kısacası doğadaki güzellikleri kullanması hoşuma gitti. birini sevmekten bahsederken/bunun hakkında yazı yazarken lafı dolandırmadan kendini ifade etmeyi önemserim. edebi cümleler kurmak genelde iyi, hoşken; iş bu meseleye gelince dolambaçlı laflar etmeyi pek sevmem. sanırım sappho'yu da bu yüzden sevdim. üstelik dönemindeki sayılı kadın şairlerdendi (başka var mı bilmiyorum). onu kalbime yakın hissettim. sonra istanbul arkeoloji müzesinde gezinirken birden karşıma sappho çıkıverdi, dan diye! halbuki benim onun orada bulunduğundan haberim bile yoktu. iki-üç dakika büstü seyrettim. aklımdan ona dair şeyler geçti. bir de gördüğüm onca şey arasında elle tutulur bilgimin olduğu tek eser olması beni kendisine daha çok yaklaştırdı. aklıma şu dizeleri geldi. bu dizeleri daha önce hiç bu kadar içten hissetmemiştim:
"hiç uyarmadan/kasırga nasıl sökerse/meşeleri kökünden / öyle sarsıyor yüreğimi aşk."
bu dizelerin türkçe çevirisi cevat çapan'a ait. o kadar güzel bir çeviri ki, bence ingilizce çevirisinden daha güzel. bilemiyorum, belki de iş yoğun-duygusal-dizeler'e gelince, insana kendi ana dili her zaman daha anlamlı geliyor olabilir.
velhasılı kelam, sappho ile bizzat tanıştığıma çok memnun oldum. kendisi hayatımın öyle bir zamanında karşıma çıktı ki, bu rastlantı benim için daha da anlamlı oldu. bilenler bana gülebilir, insan istanbul arkeoloji müzesine gider de bir tek sappho'nun büstünden mi etkilenir diye. varsın gülsünler, ne yapalım, bir dahaki gidişime de bu kadar cahil olmamayı umarım. eğer istanbul'da yaşıyor olsaydım, sadece bu müzenin bahçesinde oturmak için bile sıkça oraya gitmeyi isterdim. ama madem orada değiliz, biz de artık önümüzdeki yıllara bakacağız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











