31 Mart 2013 Pazar

zamanın yavaş aktığı ülkeler

kendi gerçekliğimden kaçmak ve kafamı dinlemek istediğimde nerede nefes alayım bilemiyorum. kendi hayatımdan kaçıp başka hayatların içine girmek bana iyi geliyor ancak yönümü nereye dönsem içimi karartan daha beter bir şeyle karşılaşıyorum. bazen kulaklarımı ve gözlerimi kapatmak isteyecek denli ülkeyle ilgili sert şeyler duyuyor ve görüyorum. daha önce kendimi olan bitenlere karşı tepkisiz hissettiğimi anlatmıştım. bundan dolayı olacak olaylara karşı ne öfke-nefret ne de sevinç-destek gibi kuvvetli şeyler hissediyorum. her şeyi bir filmde izlermiş gibiyim: bak yine bir şeyler oldu. ülkede olan bitenlerle ilgili kafa yorduğumda üstüme hep bir ağırlık çöktüğünden kendimi her şeyden soyutluyorum. düşünüyorum da herkesin öyle temel, yaşamsal dertleri var ki zaten büyük çoğunluk ne olduğuyla ilgilenmiyor. işte o zaman da ortalık sadece belli insanlara kalıyor. siyasetin bizzat içinde olanların haricinde, bu işlerin teorisine/ne olması ne olmaması gerektiğine kafa yoran insanlar görece kafası rahat adamlar. üzgünüm dostum ama gerçek bu. evine giderken ikinci kere otobüs parası vermemek için metro kartını bir saat içinde kullanmaya çalışan adamın ülkedeki durum cidden umrunda değil. sonuna kadar da haklı bu konuda. eğer birileri yönetimi çapraz kontrol edecekse bu kişi bahsettiğim adam olamaz. kafası rahat adam olur, olmalı da.

değişim programlarıyla ülkemize gelen refah seviyesi yüksek avrupa ülkeleri vatandaşlarına baktığımda hiç anlamadığım bir şey var: sıkıcı ülkelerinden [kendi tabirleriyle] sıkılıp da buralara gelme isteği. bir insan kuraldan, işlerin tıkır tıkır işleyişinden nasıl sıkılır diye düşünmekten kendimi alamıyorum. empati yapmaya çalışıyorum ama yine de cayır cayır olayları, dengesizliği, gerilimi ve stresi merak edip haritanın sağına gelen avrupalıyı anlayamıyorum. zaten hiçbir zaman onlarınki gibi bir ortamda yaşamadığım için anlayamamam normal. burada günlük hayatın içinde bile insanlar o denli sinirli ki sırf sokağa çıkmak bile insanı gerebiliyor. halbuki geçen yaz kısa süreli de olsa yaptığım kuzey avrupa seyahatinden aklımda kalan bir görüntü var ve benim için sakin bir ülke nasıl olur, bunu tanımlıyor: sıradayım, kahve alıyorum. önümdeki adam bir avuç dolusu bozuk parayı tek tek sayarak kocaman bir para veriyor (on kuruşlardan beş lira yapmak gibi). bu sırada uzun bir kuyruk var. kasiyer de dahil olmak üzere herkes bakıyor ama kimsenin ağzından tek bir off bile çıkmıyor. ben içimden off diyorum, bu nasıl bir şey diyorum. bu yaşıma kadar hayatımda böyle bir şey görmemişim. kendi ülkemde markete girdiğimde bile her şey hızlı olmalı, paranı önceden hazırlamalısın aksi takdirde insanlar söylenmeye başlar. herkes gergin, ekmek alırken bile sinirli. ben bunu görmüşüm. şimdi dakikalarca bir adamın para saymasını bekliyorum ve durup düşünüyorum: burada zaman ne yavaş ve sakin akıyor. günlük hayatın böyle geçtiği ve acelenin olmadığı bir ülkedeki yaşama imreniyorum.

30 Mart 2013 Cumartesi

#22

bir zaman makinası olsa, kendi geçmişimde hiçbir ana geri dönmek istemezdim. bunun nedeni dönmek isteyeceğim güzellikte bir zaman dilimi olmamasından değil elbette, insanın kendi geçmişine dönmesini gereksiz bulmamdan, hep gelecek odaklı yaşamamdan. geçmişte ne kadar güzel şey olursa olsun, genel olarak eski zamanlar konseptini depresif buluyorum. önümde uzanan günlerden vazgeçmediğim sürece umutlu bir insanım. ilkgençlik zamanlarını düşünüyorum da artık depresyona girecek gücüm yok, ona bile giremiyorum.

takip ettiğim yerlerden birinde clarice lispector'un near to the wild heart romanından alıntılanan şu kısma rastgeldim: "i must not forget, i thought, that i have been happy, that i am being happier than one can be. but i forget, i’ve always forgotten." tam da yakın zamanda p.'ye buna benzer bir şeyden bahsediyordum. geçmişte bir zaman, çok ufak bir şeyden bile olsa, dünyanın en mutlu insanı olduğumuz anlar var ve bunu yaşayan biziz. şimdiki mutsuzluğumuzun -ya da mutlu olmama hali diyeyim- peşine takılmamak gerekiyor; çünkü bir kere o mutlu olma halini hatırlıyorsak, bir daha niçin aynı ruh haline ulaşamayalım? aslında sorun, o ruh halini ulaşılabilecek bir seviye olarak görmekte yatıyor. nihaî amaç bu olduğunda insan tabii ki de mutsuz olacaktır diye düşünüyorum. bütün bunlar belki kendime ettiğim telkinlerden ibarettir ama zararı yok. bir zaman çok mutlu bir anın içinde olduğumu hatırlıyorum: recuerdo. insan hüzne kapılmadan bu anları çağırmasını bilmeli. bir kere oldu, bir daha niye olmasın diyebilmeli. bunu özlem duymadan yapabilmeli. bir şeyi hatırlamak ile özlemek farklı şeyler ve ben ikincisinden kaçmayı akıl sağlığı açısından gerekli görüyorum. bir insanı özlemekten daha kötü olan bir şey var, o da geçmiş bir zamandaki kendini özlemek. insan kendinin başka bir halini ya da upgrade edilmiş versiyonunu bir kere gördü mü sonsuza kadar zihninden hiç gitmeyecek bir gerçekliğe uyanıyor. kendimin ruhsal olarak daha iyi bir versiyonunun peşinden koşmak sancılı bir süreç. artık o hal çivi gibi beynime çakılı; çünkü bir kere öyle olabildiğimi görmüş bulundum.

kalabalık gruplar

kalabalık müzik gruplarının üyeleri arasındaki ilişkiye tanık olmak ne kadar etkileyici bir deneyim. sahne üzerinde yedi-sekiz hatta on kişiden fazla olan kimi grupların dinleyiciye yaydıkları bir hissiyat var. hepsi için geçerli değil elbette ancak bazılarında var olan aile hissini kıymetli ve nadir buluyorum. bunun bana değdiğini görünce duygulanıyorum, kendimi bu yoğun etkileşimden çıkan müziğin güzelliğini düşünürken yakalıyorum. iki kişiyle bile bir şey üretmek ne kadar zorken, onca kişinin  beraber müzik yapması çok etkileyici. insanlık açısından bakınca bir sürü kişinin bir araya gelerek bir şey üretmesi zorun başarılması bence. hırsı, egoyu, içsel hesaplaşmaları, çekişmeleri bir kenara bırakarak bir şey var etmek insan doğasını zorlayıcı. ne zaman bunu düşünsem akabinde "insanlık böyle bir şey yapabiliyorsa başka şeyleri de yapabilir" diye düşünüyorum, bana umut veriyor.

başkalarıyla beraber kendini bir şeye adamak ve ortaya duygusal yoğunluğu olan şeyler çıkarmak, içini tamamiyle açmak demek. sana bu güveni veren bir insan topluluğuyla rastlaşmak ise şans. belki saatlerce konuşsan kendini bu denli açamazsın ama müzik yaparak bundan fazlasını yapıyorsun. zaten bu noktada hep aklımı kurcalayan bir şey oluyor: bir sanat ürünü, üreticisini tamamen çıplak bırakmıyor mu? bu çok sık aklıma gelen ve cevabını bilemediğim bir soru. daha doğrusu "seni olduğun gibi ortaya koysa ne olur?" kısmı kafamı meşgul ediyor. 

aralarındaki etkileşimi hissedebildiğim kalabalık gruplar deyince tabii ki de aklıma ilk olarak arcade fire geliyor. sonra ikinci albümüyle birlikte dokuz kişilik bir ekiple çalmaya başlayan bon iver. edward sharpe and the magnetic zeroes ya da mahalleden arkadaşları toplayarak çalan efterklang. aşağıdaki efterklang videosu o kadar güzel ki arada sırada açıp izliyorum. süpürgeyle yerlere vuran nils frahm, kemanını çalan peter broderick ve flütüyle heather woods var. yaşlı amcalar ve teyzeler var. herkes var, bir ben yokum. 2:32'deki gözlüklü amcadan neyim eksik diye soruyorum. verseler ben de bir üçgen çalgı çalarım, efendime söyleyim videodaki gibi balonları patlatanlardan olurum. nasıl desem, bu grup o kadar kalabalık ki araya beni de koysalar kimse farkıma varmaz. 

daha küçük bir grubun birbiriyle olan ilişkisini gözlemlemek bana nispeten kolay gelirken, insan sayısı artmasına rağmen aralarındaki uyumu takip edebilmem (üzgünüm dostum ama evet, internet başından, youtube live performanslardan) onların başarısı. kalabalık bir arkadaş grubunun arasındaki derin ilişkiye tanık olmak, ürettikleri şeyi dinlemek dünyanın en heyecan verici şeylerinden biri. yakın zamanda milankundura'yı sahnede dinleyince bunu bir kere daha anladım. bir bakmışım müzikten ziyade yedi kişinin birbiriyle olan göz temasına, birbirlerine açtıkları doğaçlama alanına dikkat kesiliyorum. acaba böyle müzik yapmak nasıl bir şey ki?

25 Mart 2013 Pazartesi

#21

ruh hali grafiğimdeki maksimum değer olan +3'e bir aylık data sonucu ulaşabilmiş değilim. zaten öyle bir amacım da yok. amacım, minimum değer olan -3'e gelmemek. tanrılar sağolsun bana bunu sadece bir kere gösterdiler. zaten hayatımı devam ettirmeye çalışırken günler nasıl geçiyor anlamıyorum. göğsümdeki ağrı da olmasa fena değilim işte, her şeye alıştım. neyse ki alışmak diye bir şey var. insan her şeye alışıyor. +3'e çıkmadım ama +2'yi gördüğüm iki günde de konsere gitmiş olduğumu gördüm. burdan çıkardığım sonuç, müzik bana iyi geliyor. zaten müzik herkese iyi gelmez mi? gelmediği vakitlerde işimiz zor, durum vahim. ben  şu sıralar güzel şeyler dinleyerek kafamı dağıtabiliyorum. bunu yapamadığım, içimden hiçbir şey dinlemenin gelmediği dönemler de oluyor. 

bir süredir iki gruptan kendimi alamıyorum. gittiğim yoldan, bindiğim otobüsten, okuduğum kitaptan çabuk sıkılmama rağmen tame impala ve alt j'den bir aya yakın zamandır sıkılmadım. arada başka şeyler de dinledim ama bir albümü bir hafta, hatta üç-dört gün bile evirip çevirince sıkılıyorum. kalıcı etki bırakan albümler o kadar az ki. ruh halim böyle sıkılganken de tame impala ve alt j benim için istisnaîydi. 

tame impala ile kurduğum ilişki değişik oldu. lonerism albümlerini ilk dinlediğimde pek de sarmadı. müzik zevkine güvendiğim birinin tavsiyesi olduğu için bir şans daha verdim. sonraki dinleyişlerimde arada birkaç şarkı beni yakaladı. sonra o şarkıları bir daha dinlemek için albümü çevirirken bir baktım meğersem diğer şarkılar da güzelmiş. artık psychedelic şeyleri geride bıraktığımı düşünürken tame impala'yı seviverdim. hani tıpkı şöyle, bazı müzikleri geçmişte dinlemişsindir, güzeldir; ama artık  bugün onları dinleme isteği duymazsın. pink floyd evresinden her genç gibi geçtim ama bitti. şimdiyse tame impala bana genel havasıyla pink floyd'un ilk dönemini ya da beatles'ın revolver dönemlerini anımsatıyor. mesela beatles'ın tomorrow never knows'u. tame impala'nın şarkıları bana bu havayı veriyor. gürültüye yakın müziğin kakofoniyle bıçaksırtı bir ilişkisi var. animal collective yapınca kulağıma bir yığın anlamsız ses olarak gelirken, tame impala yapınca çok hoşuma gitmesinin nedenini bilmiyorum. sözlere hiç takılmadan, ne dediklerine bakmadan sadece müziği dinliyorum. ne dedikleri umrumda değil, müzikleri benim kafamı güzel yapıyor. kafamdaki tame impala algısını karşılayan bu resimdeki gibi bir umarsızlık haline girmem şu anda mümkün değil ama özeniyorum. "tenceredeki yemeği yaktım ama çok da umrumda" pozu. belki biraz böyle olsam göğsümün ağrısı geçer. 

kafalar güzel

benim hareketli müzik algımın çarpıklığından ötürü, alt j melodik müzik açlığımı giderdi. dinlerken kafamda tempo tutuyorum. tame impala'yı dinlerken ne kadar dedikleriyle ilgilenmiyorsam, bu arkadaşları dinlerken de o kadar ne diyorlarmış diye bakıyorum. ilk albümleri an awesome wave çok eli yüzü düzgün bir albüm. bence birbirine benzeyen onlarca tema ve konseptin ardından, bu arkadaşların söyleyecek yeni şeyleri var. ingiltere geçen yıl the xx'i patlatmıştı, bu yıl da alt j. internette bu arkadaşlar için komik etiketler kullanmışlar, hayatımda ilk defa duyuyorum: trip folk nedir? (halbuki duygusal anlamda o kadar da indie'nin ekmeğini yiyen insanlarız).  alt j'in müziğini anlatmaya çalışarak komik duruma düşmek istemiyorum; çünkü bu anlatma işini çok güzel yapan insanlar var. 

tame impala ve alt j bana ilham verdi, bir şeyler düşündüm. sonra bu düşündüklerim kesin başkarının da aklına gelmiştir dedim, vazgeçtim. gittiğim güzergâhlardan, bindiğim otobüslerden sıkıldım. üzerimdeki sorumluluktan, kafamda dolaşan milyonlarca şeyden yoruldum. ancak gece başımı yastığa koyduğumda içime saldıkları tatlı heyecan kimi zaman benim için kısa günün kârı. iki tane tame impala iki tane alt j şarkısından oluşan kısa playlist, nokta atışı yaparak gönlünü kazanmak istediğim arkadaşlarıma.

13 Mart 2013 Çarşamba

dalgalar-2

lisansın son döneminde haftada altı gün okula gidilir mi? alttan hiçbir ders almamama ve normal dönem programını takip etmeme rağmen ben gidiyorum. derslerimi öyle aldım ki hepsi olabilecek en dağınık şekilde -cumartesim de dahil olmak üzere- günlerimi doldurdu. son derece bilinçli bir tercih yaptım; kendi hayatımdan ne kadar kaçabilirsem o kadar kaçayım diye. bunu da en iyi derslerle sağlayabileceğimi düşündüm. yapacak bir işimin olmadığı her an, mevcut durumumda beni kısıtlayan problemler aklıma takılıyor. sadece kendi bakımımdan/yemeğimden/günlük gereksinmelerimden ibaret bir hayatım olsaydı her şey ne kadar kolay olurdu diye düşünüyorum. şikayet etmeye utanıyorum, elbet bütün bunları yapacağım ama bazen daha kolay bir hayata özlem duyuyorum. bir süredir herhangi bir karar alacakken, bu kararımı etkileyen değişkenler benden bağımsız oluyor. istediklerim ile yapabileceklerim arasında şu anda çok fark var. kafama estiği gibi buralardan gidemem. master ile biraz daha buralarda oyalanmak iyi olabilir gibi geliyor. master ve oyalanmak (bakış açım da bu kadar sığ olmasaydı iyi olurdu). aslında master'a böyle bakmıyordum ama artık her şeyden yorulduğum için, genel anlamda şu hayatta yaptıklarımı vakit geçirmek olarak görüyorum. istediklerimi yapabilecek denli sorumluluklarımı azaltana kadar vakit öldürücü şeyler. ha, bir bakmışsın aradan bilim de çıkıvermiş. 
***
arkadaşım i. vesilesiyle günlük ruh halimin kaydını tuttuğum bir sisteme başladım. yaklaşık iki haftadır her günümü -3 ile +3 arasında notlandırıyorum. amacım bu vesileyle kendi ruh halime dair data toplamak. amacım en kötü olarak sıfır seviyesini korumak. sıfır seviyesi nötr bir durumu ifade ediyor: mutsuz hissetmediğim ama çok iyi de geçmeyen bir günü. şimdilik bütün değerlerim -1 ile +1 arasında seyrediyor. bugün excel'de grafiğini çizdim de neredeyse bir sinüs eğrisine sahip olduğumu gördüm. bir gün -1, diğer gün +1; sonra yine -1, sonra yine +1. çoğunlukla da sıfır. neyse, bence o kadar da kötü değil. beni nelerin iyi hissettirdiğini, nelerin kötü etkilediğini bulmak için bunu yapıyorum. i., benim her gün evden çıkmam gerektiğini söylüyor. zaten ben de bunun için haftanın altı gününe ders aldım. insanlarla birlikte olmam gerektiğini de söylüyor; ancak ben bu konuda net bir sonuca varamadım. insanlarla zaman geçirdiğim günler arasında +1 ile -1 değere sahip günler neredeyse aynı sayıda. sağlıklı bir sonuç için daha çok dataya ihtiyacım var. ruh halim oscillation'lar sergileyen noisy bir grafiğe sahip. kendi kıytırık yöntemimi ve sinüsü bir kenara atarsam, tam olarak şöyleyim:



 yine de memnunum ki uç değerlerde seyretmiyorum.

bölüm -1: dalgalar-1

10 Mart 2013 Pazar

kişisel şeyler üretmek

iddia etmiyorum ancak insanın kendi bildiği şeyi en iyi anlatabileceğine inanıyorum. biri kendi yaşadıklarını, kendi hislerini ve gelgitlerini; kurgusal olaylardan ve duygulardan daha iyi ifade edebilir diye düşünüyorum. bu ifade türü her şey olabilir; yazı olur, müzik olur, resim olur vs. insanın başından geçeni anlatması kolay olanı seçmesi değildir. gerçeğin kurgudan daha kolay olduğunu düşünenler var ve ben onlara katılmıyorum. biri diğerinden daha zor demiyorum, sadece insanın gerçek olanı anlatma refleksi daha hayvani bir dürtü ve beni her zaman daha çok cezbediyor. bunun yalın gerçek olması gerekmiyor, elbette kurgusallık devreye girecektir; ancak o içini açma durumuna tanık olmak benim hoşuma gidiyor. bunu deyince aklıma nedense elif şafak geldi, ya da onun gibi yazarlar. büyük laflar ederek, büyük hikayeler peşinde koşan insanların bana samimiyetsiz gelmesinin nedeni de bu olsa gerek. kendi küçük hayatlarına değil de çok büyük hikayelere girişme isteği her şeyi samimiyetsiz kılıyor. herkesin siyaset, din, tarih romanı;  kendini anlattığı kitabından iyi olamıyor. üzgünüm ama herkes bir savaş ve barış yazamıyor. koca evrende çok çok küçük bir noktadan ibaret olan varlığımızdan bahsetmek önemsiz değil. insanların bunu önemsiz görmesini komik buluyorum. elbette ki en iyi bildiğim şey kendi varlığım, bana dair sorunlar. kafka kendini anlatmamış mı?

birkaç sene önce pj harvey'nin bir röportajını okumuştum. kendisine röportajlarındaki soğuk duruşunu, az konuşuşunu eleştirenler olduğu söylendiğinde; "az mı konuşuyor muşum?!" gibisinden bir tepki vermişti. "benim şimdiye dek yaptığım albümleri dinleyen insan, bana dair her şeyi öğrenebilir. en derindeki şeyleri bile şarkılarımda yazmışım. hatta biraz fazla açık yazmışım." gibisinden bir cevap vermişti. pj harvey'nin bu yorumunu çok doğru bulmuştum. şarkılarında anlattığının üstüne ne söyleyebilirdi ki? siyasetten tut da cinselliğe kadar her şey müziğinde sansürsüzce anlatılıyordu.  

ülkemizi ziyaret edecek olması sebebiyle merak edip daughter'a kulak verdim. birkaç gündür başka bir şey dinlemeden kendilerine takılı kaldım. bu kişisellik meselesini bana düşündüren de ilk albümleri if you leave oldu. daha ilk şarkı olan winter'ı dinledikten sonra neden hemencecik seviverdim diye düşündüm (meğersem 4AD etiketine sahiplermiş, nasıl sevilmez?). birkaç günden sonra bulduğum yanıt şuydu: son derece kişisel bir albüm olduğu için. az lafla çok şey anlatıp da içini açmak bu olsa gerek. bağırtısız öfkeyi hissettiğim her müzikte beni heyecanlandıran bir şeyler buluyorum. kızgınlığı ve üzüntüyü, gitar ve davul vasıtasıyla aldığım müzikleri seviyorum. 

insanlar kendi küçük hikayelerini anlattıkça -çoğu kişinin düşündüğünün aksine- sıradanlaşmıyorlar. konular aynı evet; çünkü ne kadar farklı olabilir ki? kendime yakın hissettiğimi seven bir dinleyici olduğum için ben de sıradan bir insan olacaksam memnuniyetle olurum.

aşağıdaki video youth şarkılarının performansı. mutsuz hissettiğim bir pazar akşamında yirmi beş dakikamı ayırıp kexp performanslarını izleyerek ruh halimi düşünmemeye çalıştım. sonuç: son derece başarılı oldum. ruh halimi değil, kişisel şeylerin güzelliğini düşündüm.

9 Mart 2013 Cumartesi

yatak odası kayıtları tadında

sanırım hiçbir zaman dinlediğim müzikte virtüöziteyi arayan bir dinleyici olmadım. zaten müzikte tekniği bilen veya bu konulara hevesli biri de olmadım. kendimi bildim bileli müzik yapanlara hep hayret ettim ve acaba nasıl yapıyorlar deyip durdum. bu bilinmezlik benim müzikten aldığım zevki arttıran bir şey oldu. hiç bilmediğim bir aleme, merak hissi ve anlamlandıramama durumuyla yaklaştım. böyle olunca da kandırılması kolay bir dinleyici oldum. işte bu nedenle enstrümanı doğru kullanabilen insanlara özel bir hayranlık geliştiremedim. bu bir cahillik mi bilmiyorum. ben bunu bu şekilde değerlendirmiyorum. bana bir şeyler hissettiren her müziğin peşinden bir yerlere sürüklendim. kulağıma kötü gelen şeyden kaçtım ama eğer sevdiysem kendi yatak odasında mütevazı imkanlarıyla bir şeyler üreten insanların müziğini dinlemekten keyif aldım. ince eleyip sık dokuyan dinleyicilerin kusur bulacağı şeyleri eğer hoşuma gittiyse kalpten severek dinledim. bahsettiğim şey, tencere kapağıyla müzik yapmak değil ama çıtayı nereye kadar düşüreceğimi bulamadığım için bu örneği verebilirim diye düşündüm; sevdiysem onu bile dinlerim. 

benim bu yaklaşımımı yanlış bulan insanlarla fikir alışverişinde bulunduğum zamanlar oldu. benimki gibi rahat bir tutumu benimseyen dinleyicileri eleştiren yazılar okudum. birçoğuna da hak verdim, son derece mantıklı noktalara değiniyorlardı. ancak yine de ben kulağıma hoş geleni dinlemekten kendimi alamadım. ne zaman wild nothing, papercuts ya da youth lagoon gibi isimleri dinlesem aklıma hep bu tartışma geliyor. bu saydığım isimleri yukarıda bahsettiğim gruba dahil edebilir miyiz emin değilim. bence de kategorize etmeyelim; ancak neyden konuştuğumu anlatabilmek için, lo-fi denen türden çokça esinlendiğimi söylemek isterim. ben bu lo-fi ve türevlerini seviyorum. düşük kalite kayıt, tam olarak ne dediğini anlayamadığım ve gitarların arasında kaybolan vokal, aradan gelen cızırtılar vs. bütün bunları seviyorum. bu müzik bana gençlik hissini çağrıştırıyor. bana genç olduğumu hatırlatıyor. aklıma tutku, ter, hormon geliyor. daha önce wild nothing için bir şeyler karalamıştım ve orada (1 ve 2) şöyle demişim: "gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum." hayat bu üçüyle çok güzel ve biliyorum ki bu sonsuza kadar böyle olmayacak. bir zaman gelecek ve bu üçü içinde bulunduğum çağı tanımlayan şeyler olmaktan çıkacak. o yüzden bana bunları hissettiren müzikler aklımı çeliyor. kafamdaki şeye en çok uyan wild nothing, papercuts ve youth lagoon olduğu için örnek olarak bunlardan bahsettim. müziklerindeki "bu kayıt daha iyi olabilirdi" hissi beni cezbediyor. müziklerinin ham halinden aldığım zevki, kusursuz enstrümantalist seviyesindeki birçok kişiden alamıyorum. tabii bunun bir nedeni de benim kulağımın o tarafa evrilmemesinden dolayı. 

ne yapabilirim, on yedi yaşındayken galaxie 500 dinleyip duygulanıyordum. kafama işleyen bu olunca şimdiki halim de şaşırtıcı olmasa gerek. hep derim, ergenlik çağımda metal müzik evresinden geçmiş olsaydım, gitar müziğini işte o zaman daha iyi anlıyor olurdum diye.

bu üç arkadaşın fotoğrafları bile lo-fi algımı pekiştiriyor: sıradan ama güzel. müziği de wikipedia'da güzel   tanımlamışlar: experimental music with athmospheric elements. bravo.

7 Mart 2013 Perşembe

neşeli dans şarkım

üç arkadaş olarak kendi aramızda yaptığımız bir etkinlik var, adına youtube challenge koyduk. olay, herkes laptoplarına gömüldüğü vakit youtube üzerinden sırayla video açmak üzerine kurulu. konsept sürekli değişmekte. mesela bazen "bakalım bunu hatırlayabilecek misiniz?" konseptini uyguluyoruz. ilk bilen kazanıyor ve asla şarkıları sonuna kadar dinlemiyoruz. bazen "sevdiğimiz eski şarkılar" konsepti yapıyoruz ve muhakkak bir alanis morrisette hands clean çalınıyor. bazen "hardcore gitar babaları" konsepti yapıyoruz ve bizim mütevazı gitar bilgimiz sebebiyle p. bizi mağlup ediyor. en son seçtiğimiz konsept, sevebileceğimiz dans şarkıları bulup dinlemekti. hiçbirimiz dup-tıs müziği insanı olmadığımızdan bu konudaki cehaletimizi giderelim dedik. p., bana hareketli ve neşeli müzikler dinlemem gerektiği konusunda telkinde bulundu. birkaç gündür onun tavsiyesine uyuyorum ve görece yüksek tempolu şeyler dinliyorum. sonuç olarak ruh halimi olumlu yönde etkilediğini söyleyebilirim. neyse, popüler kültürün içine girmemize yardımcı olacak ama bize kültür şoku da yaşatmayacak şarkılar aramaya başladık. acaba hangimizin şarkısını sevecektik? kıstaslarımız şunlardı: güncel olmalı ve farazi bir dans partisine yakışmalıydı. bütün bunlar bize çok uzaktı ve introduction to clubbing bizim için hüsrandı. yarış bazı tartışmalara sahne oldu:
  1. lady gaga'nın hangi şarkısı en güzel?
  2. rihanna'nın en meşhur şarkısı hangisi? 
  3. madonna kıstaslara uygun mu?  (a) ne de olsa 30 senedir pop sahnesinde: bence uygun. (b)  kolaya kaçıyorsun, madonna zaten bildiğimiz bir isim: bence uygun değil
  4. gangnam style kaç milyon izlenmiş? "meğersem trilyon izlenmiş!"
  5. p.'nin 2003 yılından kalma şarkının, 2012 şarkısı olduğu konusundaki ısrarı sonucu wikipedia'ya başvurduk. hayatımda tanık olduğum en bomba olaylardan biriydi.
yenildiğimde kurtarıcı olarak jennifer lopez'e kaçtım. m.i.a'yı yanlış şarkıyla tanıttığım için sevmediler, paper planes yapsaymışım olacakmış (işte kritik bir nokta: bir arkadaşıma birini tanıtırken hangi şarkıyla nokta atışı yapmalıyım?) açtığım şarkılar çok seksenler bulundu ve kabul edilmedi. youtube challenge son olarak abba'nın dancing queen'iyle bitti. bu şarkı bana tepki olarak açıldı. "dans şarkısı olsun ama belli bir seviyeyi de koruyalım" deyince son zamanlardaki favori şarkım let me take you out'u açtım. benim için en mükemmel dans şarkısıydı. şarkıyı açtıktan bir süre sonra her iki arkadaşımdan da büyük tepki aldım. böyle dans şarkısı mı olurmuş, bu ne biçim hareketli şarkıymış, bunu dinleyeceğimize dancing queen dinlermişiz, çınk çınk çınk... sert tepkiler beni hüsrana uğrattı. bana şarkıyı hemen kapattırdılar ve üzüldüm.   

Let Me Take You Out by Class Actress on Grooveshark

bence class actress'in let me take you out şarkısı çok güzel. gözümde renk renk ışıklar yakıyor. dinlediğimde heyecanlanıyorum ve mutlu oluyorum. sanki sonsuza kadar bu yaşta kalacakmışım gibi geliyor.  adeta başımı sallamaktan bayılacakmışım gibi. son zamanlarda mutluluktan anladığım bu: yerinde manyak gibi zıplamak. işte bunu aşağıdaki eserimde de belirttim. dans partim mükemmel geçti. bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyorum.


              sanat hayatıma dönüş yaptım. edvard munch reprodüksiyonum umut vaad ediyor.

6 Mart 2013 Çarşamba

thomas bernhard ve glenn gould


bazı şeyleri yarım yapmak ya da kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. bu düşünceyi, thomas bernhard'un bitik adam kitabını okuyup bitirdiğimde bir kez daha gözden geçirdim ve yine aynı sonuca vardım. piyanist glenn gould ve iki arkadaşı etrafında geçen bu roman, bana hayatta mükemmeliyetçilik denen şeyin zaman kaybından başka bir şey olmadığını düşündürdü.

roman, glenn gould'un yıllar süren goldberg variations çalışmalarını ve bu sırada kendisinin gölgesinde kalan diğer iki arkadaşını anlatıyor. müzik hayatlarının bittiği gün olarak, bir kapı aralığından glenn gould'un goldberg variations'ı çalışını duydukları günü sayan iki arkadaştan anlatıcı olan, bir yerde şunu diyor: "wertheimer'ın [arkadaşlardan biri] aksine, ki o seve seve glenn gould olmak isterdi, ben asla glenn gould olmak istemedim, ben hep kendim olmak istedim, werthiemer'se hep ve ömür boyu hiç dinmeyen bir hayal kırıklığına sürüklenerek, bir başkası, hayatta daha şanslı olduklarına inandığı kişilerden biri olmak istiyordu, diye düşündüm." bunun üzerine ben de kendimi düşündüm. başka türlü olmasını tercih edeceğim durumlar elbet geldi geçti ancak yine de başka türlü bir yaşamı düşünemiyorum. kendim olmaktan başka bir hal gözümde canlanmıyor; çünkü benim bildiğim, aklımın erdiği kısım, şu anda içinde olduğum kişi. daha ötesini düşünmek vakit kaybından başka bir şey değil. üstelik sağlıklı da değil.

başta glenn gould'un hikayesi sanarak başladığım kitabın, aslında diğer iki arkadaşın kitabı olduğunu gördüm. bir tanesi glenn gould'dan daha iyi olamayacağını bildiği için çalmayı bırakıyor, diğeri ise piyano çalmanın artık ona anlamsız gelmeye başlamasından dolayı piyano ile ilişkisini kesiyor. insan bir şeyi bırakacaksa, en iyisi olamadığı için bırakmamalı. buna mükemmeliyetçilik diyorlar ama bence mükemmeliyetçilik ile üşengeçlik arasında yakın bir ilişki var. daha doğrusu şöyle diyeyim, mükemmel olmayacağını bildiğinden bir işten vazgeçmek üşengeçliğe yakınsayan bir şey. hatta bir adım daha ileri götürürsem, mükemmeliyetçilik-üşengeçlik ve garanticiliğin de yakın bir ilişkisi var. mükemmel olma garantisini almadığı için vazgeçen insana garantici demek yanlış olmasa gerek. bu anlamdaki garanticilik de hoş bir şey değil.

tekrar thomas bernhard'a dönücek olursam, yine tek bir paragraftan oluşan bu kitabını bu kadar rahat okuyabileceğimi düşünmemiştim. okuduğum üç kitabı arasında en kolay okunan kitabı buydu. kitap ilerledikçe kendisine duyduğum sevgi arttı. mühim olanın glenn gould değil, thomas bernhard'ın kafasında kurduğu başka bir hikaye olduğunu anladım. hatta thomas bernhard'ın gerçek hayatta glenn gould'la hiç tanışmamış olduğunu okuyunca da biraz şaşırdım. bence bu kitabı ne glenn gould'a saygı duruşu ne de bir müzisyenin meslek yaşamını anlatan bir kitap olarak tanımlayabiliriz. bu kitap olsa olsa thomas bernhard'ın kendini anlattığı kitaplardan biri daha.
............................
goldberg variations'dan bahsettikten sonra, aşağıdaki videoyu paylaşmak istedim. benim varyasyonlar arasında en sevdiğim 25.si oldu. hatta bana biraz da before sunrise'daki klavsenle çalınan parçayı anımsattı. gerçekten o parça mı, değil mi bilmiyorum. araştırmak lazım. 

5 Mart 2013 Salı

a.


şu resmi görmek benim kalbimi kırdı. aslında niçin bende karışık duygular uyandırdı, net olarak bilmememe rağmen tahmin edebiliyorum. hikayenin arka planı değil, sadece fotoğrafta gördüğüm şeydi beni etkileyen.
...................
yaklaşık on gün önce bir rüya gördüm ve halen aklımda. rüyadan uyanınca ve gerçek hayata gözümü açınca gözümden yaşlar boşalmaya başladı. hüngür hüngür ağlamak gibi değil, sessiz ve yavaş yavaş yaşlar döküldü. rüyamda öyle mutluydum ki gerçek hayata uyanmak, içime tarifi imkansız bir mutsuzluk saldı. halbuki rüyamda dünyanın en mutlu insanıydım. ne kadar ilginç bir şey, gerçekte yaşamamamıza rağmen rüyalardaki hisler ne kadar da gerçek. hissettiğim mutluluk da son derece somuttu. en son ne zaman öyle mutlu olduğumu hatırlayamadığımdan dolayı kendimi çok kötü hissettim. tekrar uykuya dalmaya çalıştım, olmadı. o rüyanın içine girmeye çalıştım, kendi hayatımdan kaçmaya çalıştım. o saf ve yoğun mutluluğun çok çok azını bile hissedememek, şartların bunu olanaksız kılması beni kötü hissettiriyor. ben bütün güzelliklere açık olduğumu düşünmeme rağmen, hepsini bastıracak bir sorun her daim hayatımda ve hep benimle. ruh halimi etkileyen değişken benden bağımsız: annemin sağlığı. yeni güne uyandığımda aklıma düşen ilk bu oluyor ve sonra göğsümün üstünde bir ağırlık hissediyorum. hatta tam göğsümün arasından başlıyor, midemin hemen üstünde bitiyor. bu bölgede bir şerit halinde uzanan bir ağırlık hissediyorum. ben sadece eski hayatımı geri istiyorum. her şeyin biraz daha kolay olduğu, omzumdaki yükün biraz daha hafif olduğu (asla az değil) eski hayatımı özlüyorum. annemi özlüyorum. aslında kendi annemi de değil, anne kavramını özlüyorum. birinin en kıymetlisi olmayı, birinin her şeyden ve herkesten sakındığı yavrusu olmayı özlüyorum. basit bir aile hayatındaki huzurlu bir günde yer almayı, altmış yaşındaki annesiyle kahve içmeye gidenlerden olmayı, reklam filmlerindeki gibi bir aileye sahip olmayı isterdim. bu ailenin çocuğu olmak isterdim. fakat bütün bu fantazileri düşünerek kendimi üzmemem gerektiğinin farkındayım. insan imkansız şeyler uğruna kendini yıpratmamalı, gerçekçi olmalı. bugün, hayatımın bu evresinde başımdan geçen bu sağlık sorununa mantıklı ve soğukkanlı yaklaşabiliyorsam, bunun nedeni tanrıdan çok bilime dayanmamdır. aklımı koruyorsam bunun nedeni pozitif bilime yaslanmamdır. aldığım üniversite eğitiminden en çok bunu öğrendim; matematiğin, fiziğin, kimyanın içine girdikçe mantıklı ve soğukkanlı biri olmayı. hayatımın bundan sonrasında en önemli şeyin kendi geleceğimi kurmak olduğu sonucuna da bunları kullanarak vardım. hiçbir üzüntü, önümdeki hayata zarar vermemeli; çünkü lisansın son döneminde yapabileceğim çok şey var. aklımı koruyup, bütün bunları enine boyuna düşünmeli ve değerlendirmeliyim. ara sıra da kendime bunu hatırlatmalıyım; çünkü mutlu biri olmak istiyorum.