25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.

4 Şubat 2018 Pazar

29

yarın doğum günüm. otuz yaşıma bir kala, kendimi şu hayatta bir yere konduramıyorum. bu yaşta bir insandan beklenilen netlikte değilim. kendimle ilgili, önümde uzanan şu hayatla ilgili her şeyi belirsiz görüyorum. bu hisleri ilk yaşayan ben değilim, son da olmayacağım; işte tek emin olduğum şey bu. artık zamanın doğrusal olmadığını düşünmeye başladım. ama yine de ileri akan sayılar var, bunu inkâr edecek değilim. eskiden şimdi bulunduğum yaş gözüme çok büyük görünürdü. halbuki ben kendimi neredeyse otuz olmuş biri gibi hissedemiyorum; ne o kadar büyüğüm ne de gençliği geride bıraktım (sahi gençlik giden bir şey mi?). önümde uzanan sonsuz alternatifleri, her şeyi yeni baştan kuracak zamana sahip olmayı, karşıma çıkan olasılıklar arasından seçim yapma şansını elimde bulundurma halini geride bırakmaya hazır değilim. halen bir yerlere başvurabilir, bir yerlere gidebilir, sıfırdan düzen kurabilir olma haline sahip olmak istiyorum. lisede ve üniversitede sonunu göremediğim bir yolun önümde uzandığını düşünürdüm. her yeni başlangıç önümde sonsuz sayıda kapı açıyor gibi gelirdi. mesela üniversiteye başlarkenki heyecan ya da üniversite bittiğinde hangi yoldan ilerlesem kararsızlığı... yani o kadar çok yol vardı ki sorun hangisini seçeceğimi bilememekti. şimdi ise yolların azaldığını kabul etmek zor geliyor. bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi kabullenmem gerekiyor. kendimi tanıyorum ve tanıdıkça bazı durumlara uygun olmadığımı görüyorum. halbuki bazı şeyleri yapmak benim için daha kolay olsun isterdim. bazı hallere uyum sağlamak, bazı yerlerde bulunmak, bazı duygu durumlarıyla kolayca başa çıkabilmeyi öyle kalpten isterdim ki. elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeyi, sırt çantasını bırakıp ofis hayatına uyum sağlamayı, yetişkinlik hayatına dair bazı şeyleri kabullenebilmeyi isterdim. halbuki halen on beş yaşında kurduğum hayallerimi bırakmış değilim. yapmak istediklerime dair, görmek istediklerime dair hayaller. kendimi ne zaman sıkışmış hissetsem eskiden beni ne mutlu ederdi diye düşünüp, sığındığım şeyler var. üstelik bazı şeylere hiçbir zaman cevap bulamayacağımı kabullendim. ben de böyleyim, ne yapayım diyebiliyorum ama olduğum halin hayatımı kolaylaştırdığını söyleyemiyorum. 
***
van gogh'un mektuplarında rastladım, 1883 yılında otuz yaşında olmak ile ilgili etkileyici bir tespitte bulunmuş. 
"çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder. ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada."

3 Şubat 2018 Cumartesi

ıslak mendil

eniştemi kaybedeli üç ay oldu. bu süreçte aklıma gelmediği tek bir gün bile olmadı. uzun uzun düşünmedim, anlık olarak bir şeyler bana hep onu hatırlattı. yaşadığım bir olayı onunla paylaşsam ne derdi diye tahayyül etmeye çalıştım. düşüncelerimi telefonda uzun uzun ona anlatsam, nasıl tepki verirdi diye zihnimde canlandırdım. sonra hep tebessüm ettim. içim sevgiyle doldu. bir insanı pek çok farklı durumda vereceği tepkiyi tahmin edecek kadar yakından tanımanın ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. duyduğum eksikliği gidermeye çalışmadım. geçmeyeceğini biliyorum. bunu hayatın bir gerçekliği olarak görüp, yola devam etmeye çalışıyorum. aksi takdirde psikolojik genetik mirasımın altında ezilmekten korkuyorum. 

bu sabah geçen seneden beri giymediğim bir hırkamı giyeyim dedim. elimi cebime attığımda bir ıslak mendil paketi çıkıverdi. geçen kış halam ve eniştem ile gittiğimiz kaplıca tesislerine ait bir ıslak mendildi. olduğum yerde öylece kalakaldım. üzerinde gömeç yazıyor. gözümün önüne geliverdi gömeç. orada denizin dibinde yaptığımız sabah kahvaltısını hatırladım. o kahvaltıyı çok ama çok iyi hatırladım. her şeyi ve tüm güvenli hisleri milyon ışık yılı uzakta hissettim. elimdeki ıslak mendile bakarak öylece koltuğa oturdum. nesnelere anlam yüklemeyi tercih etmiyorum. yani bunun bana iyi geldiğini düşünmüyorum. ama bu ıslak mendille ne yapacağımı bilemedim. hırkamın cebine geri koydum. telefonumda bir de ses kaydı vardı eniştemin. onu da silemedim, öylece duruyor. çok kısa, otuz saniyelik bir şey. arada dinliyorum. sonra gülümsüyorum. hayatın zor olduğunu düşündüğüm anlar oluyor, aklıma onun sen yaparsın diye sırtımı sıvazlaması geliyor. ben kendime o kadar inanmadım ama o hep bana inandı. hep yaparsın dedi. her sınav çıkışında nasıl geçti diye telefon etti. iyi bir not aldığımı öğrendiğimde ilk söylediğim iki kişiden biri oldu. iki üç sene önce akçay'a, yazlıklarına gittiğimde kütüphanede jules verne'in ay'a yolculuk kitabını gördüm. çocuk kitapları serisinden, incecik. bir günde okuyup bitirdiğimi görünce bana on serilik çocuk kitabı alıp gelmiş. içinde jules verne, küçük kadınlar, oliver twist ve niceleri. tıpkı bir meyveyi çok sevdiğimi söyleyince abartıp kilolarca alması gibi. hepsini nasıl yiyeceğim enişteciğim lafımın üzerine, yersin yersin, gençsin demesi gibi. 

canım sıkılınca caddebostan'da yürüyorum. yürüdükçe de kendimi iyi hissediyorum. kafamdan güzel düşünceler geçmeye başladığında, yaratıcı hisler ortaya çıkınca iyi olduğumu anlıyorum. işte o yolun fenerbahçe'ye uzanan son bir kısmı var. fenerbahçe orduevi manzaralı. oraya gelince artık içimi bir hüzün kaplıyor. geçen sene nisan ayında doktor kontrolleri için istanbul'a geldiklerinde orada kalmışlardı. ben de her gün onları fenerbahçe'de ziyaret etmiştim. şimdi karşıya bakıp ona selam gönderiyorum. o ziyaretlerden birinde çektiğimiz selfie'ye bakıp tebessüm ediyorum. sonra yılmamam, yorulmamam gerektiğini hatırlıyorum. enişteme desem çalışmak lazım derdi. ona sormuşum, anlatmışım gibi kendime soruyorum. sonra ondan cevap almışım gibi vereceğini düşündüğüm cevabı veriyorum. haydi diyorum, devam etmek lazım.

akademik insan naifliği

arkadaş çevremin en parlak çocuğu değilim. hoş, artık çocuk bile değilim ama bu başka bir konu. bu açıdan arkadaşlarımın çoğu akademiye yönelirken benim iş hayatına girmem çevremdeki hayat dinamiklerinde farklı bir tercihti. yani iş hayatına girmek ne kadar farklı bir durum olabilir diyebilirsiniz, ben de diyorum ama bu sonucu değiştirmiyor. benim haricimde iş hayatına girenler de savunma sanayine bir süre hizmet edip, sonra ya avrupa'ya kaçan ya da tekrar akademiye yönelen insanlardı. dolayısıyla iş/okul hayatına dair kendi tecrübelerimin haricinde yakinen bildiğim, dinlediğim yaşantılar genelde hep doktora maceraları oldu. hepsinde de gözlemlediğim şuydu: hep akademi içinde kalan insanlarda bir naiflik oluyor. hatta bu naifliğin sevimli olduğunu bile söyleyebilirim. imkanı olan, o şevki ve azmi kendinde bulan insanlar akademi dışına çıkmasın zaten. notlarım elverseydi ben de hep okul içinde kalmak isterdim. iş hayatında, işin kendisi dışındaki konularda kazanılan her tecrübe yıpratıcı ve hayal kırıklığı yüklü oluyor. bunu yaşamaya gerek var mı diye soruyorum; bence yok. akademinin de kendine göre sorunları var, diye konuya başlayan her arkadaşımda gördüğüm, benim iş hayatında pek çok şeye yeğleyeceğim bilgiye dayalı rekabet, çok çalışan çinliler, çalışmayan deneyler, belirsiz geleceğin yarattığı stres. hepsine dediğim; beni geliştiren, potansiyelimin sınırlarını zorlayan ve delicesine rekabet eden akademik insanları, türkiye'de gördüğüm çalışma ortamlarına yeğleyeceğim oldu. sonra düşündüm, bana kaybettiren bir şey varsa o da bir türlü rekabet etmeyi başaramamam, daha doğrusu hiç o kafada biri olamamamdı. okul hayatımı bile bilginin paylaşıldığını, hatta bunun sevgi dolu bir ortamda yapıldığını görerek geçirdim. belki benim de içine girdiğim bu hayatta bocalamamın sebebi buydu. ben bu hayatı yavaş yavaş öğreniyorum. sanırım akademiyi içinde olmadığımdan daha olumlu görüyorum. zorluklarını kabul ediyorum. yine de ne zaman doktorasını yapan, okulda kalan, araştırma gruplarında çalışan bir arkadaşımla konuşsam, okul hayatına dair sevdiğim o naifliği, o bazı şeyleri hiç görmemiş/bilmemiş olma halini ne çok sevdiğimi düşünüyorum. ah o hal ne güzel. öyle ki saçlarını okşayasım, üzülme ne olur diyesim geliyor.

2 Şubat 2018 Cuma

nils frahm'ın müziğini elbette ki kırılan cam sesine tercih ederim

bu hafta benim için oldukça tuhaf bir haftaydı. aksilikler üst üste geldi ve günler bitmek bilmedi. cuma akşamına sağ salim ulaştığım için mutluyum. ulaşamaya da bilirdim. haftanın başlangıcında bir kaza atlattım. evdeki mutfak dolapları üzerime düştü. nasıl kurtuldum, hiçbir fikrim yok. bana bir şey olmadı ama ya olsaydı diye düşününce kötü hissediyorum. üzerime çay ve yulaf paketleri düştü ama hemen yanıma mutfak dolabının içindeki tüm tabak çanak büyük bir gürültüyle devriliverdi. evde şu anda iki üç tabaktan ve iki üç bardaktan başka hiçbir şey kalmadı. her şey kırıldı. muhtemelen bu hafta sonu bir şeyler alacağız. ama bir yandan da ev arkadaşımla birbirimize sesli olarak dile getirmediğimiz bir düşüncemiz var. sanırım bir konuda hemfikiriz. evdeki her şeyin kendi kendini imha etmesi bize bir işaret mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. böyle batıl inançlarım yok ama ikimizin de ayrı ayrı acaba bu evde ve bu şehirde devam etmememiz mi gerek diye düşündüğümüz bir dönemde evin bize sürekli sorun çıkarması manidar. evet, zamanlaması oldukça manidar. artık bir şey almaya niyetlenirken almasak mı, bakalım bu sene sonunda burada mı olacağız, diyorduk. tam da bu dönem mutfak eşyalarımız sıfırlandı. 

etrafı temizlemek öyle uzun sürdü ki anlatamam. biz temizlediğimizi sandık ama sürekli bir yerlerden cam parçaları çıkıyor. umarım tamamen temizlemeyi başarmışızdır. bu temizliği yaparken boynumun ağrısı devam etmekteydi. halbuki doktor beni ciddi şekilde uyardı, bir sürü ilaç ve jel verdi. ben de bu halde kalktım, yere dağılan cam parçalarını temizledim. her akşam dinleneceğim diye geldim, bir türlü olmadı. tıpkı her akşam ders çalışacağım diye eve gelerek, çalışamamam gibi. bir akşam ustalar, iki akşam temizlik, bir akşam fizik tedavi doktoru randevusu derken cuma akşamını ettim bile. neyse, hafta sonu çalışmayı planlıyorum. umarım bir aksilik çıkmaz.

bütün bu fiziksel yorgunluğun ve iç sıkılmasının arasında bu hafta çok güzel bir albüm dinledim. nils frahm'ın ocak ayında çıkan all melody albümü. oldukça elektronik, deneysel ve melankolik. bu tarz müziği tanımlamak için birçok sıfat kullanılıyor. çoğu da mimariden çıkma kavramlar. bu şekilde düşününce nils frahm'ın yaptığı müzik benim için daha da anlam kazanıyor. röportajlarında ve albümle ilgili bilgilerde albümü kaydettiği mekanın (funkhaus-berlin) bu müziği şekillendiren birincil unsur olduğunu söylüyor. 1950'lerden kalma mekanda kendine bir stüdyo kurmuş ve neredeyse orada yatıp kalkmış. mekanın akustiğinden ve kayıt için elverişli bir ortam olmasından bahsederken, benim de aklıma kendi kişisel tarihimde kurduğum müzik ve mekan ilişkisi geliyor. teknik bir kulağım olmamasına rağmen bazı mekanlardaki ses farklılığını anlayabiliyorum. eskiden dikkat etmezdim ama şimdi müziğin dinleyiciye ulaşırken kat ettiği teknik yolculuğu da merak ediyorum. sanırım müziğin sanatsal kısmına aklım ermediği için, ben yine mühendisliğe en yakın bunu buldum. müzik, tüm sanat dallarından farklı bir soyutlukta. resim gibi ya da heykel gibi değil. kuş sesine erişmeye çalışmak demeyeyim fakat doğada seslerin bütününe ulaşmak mümkün değil gibi. doğru mu düşünüyorum, emin değilim. bana öyle geliyor. yani bir sesler bütününün doğada taklidi yok. matematiğin bile var ama bir müzik eserinin baştan sona yok. bilemiyorum, tam anlatamadım. nils frahm'ın bu albümü bana böyle kavramları düşündürdü. bohem sanat ortamlarının kalbi berlin'de olsaydım belki daha başka şeyler de düşünebilirdim. 

crack magazine albümle ilgili on iki dakikalık bir video çekmiş. nils frahm ile tam da albümün kaydedildiği mekanda bir röportaj yapmışlar. arada şehirden görüntüler. albümün en sevdiğim parçası olan sunson'a da video içerisinde yer vermişler. benim için şimdilik bir numara sunson, iki numara a place, üç numara harm hymn.
***
bu sabah kalktığımda bir-iki saniye için cumartesi sabahına uyandığımı düşündüm. sonra cuma olduğunu fark ettim ve büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. ardından bütün haftamın benzer bir kalp kırıklığı içinde geçtiğini hatırladım. yani tam olarak neden böyle hissediyorum, bilmiyorum. daha iyi hissetmek için çabalamalıyım. giden arkadaşımın, giderken bana hediye ettiği gömleğe gözüm ilişti. tez jürisinde giyersin diye aldım demişti. yani bazen kendim için değil ama bana inanan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyorum gibi geliyor. gömlek beni bekliyor. ben de çalıştığım saatlerde nils frahm'ın all melody albümündeki gibi müzikler dinliyorum. bence odaklanmaya  inanılmaz derecede yardımcı oluyor. akademideki arkadaşlarıma selam olsun.