yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.
nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.
aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.
