sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2018 Pazartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-2: "sinema bir şenliktir"


-onat kutlar ile ilgili paylaşmak istediğim düşüncelerimi iki kısma ayırdım. bir öncekinde kendisine dair genel düşüncelerimi, edebiyat diline dair hissettiklerimi sıralarken; bu yazıda onat kutlar ve sinema ilişkisine değinmek istedim. çünkü sinema ile olan ilişkisi özel bir başlığı hak ediyor. sadece eleştirmenliği değil, teorisyenliği ile de ülkemizde sinemaya katkı sağlamış bir insan. bu konuda sinema bir şenliktir kitabında okuduğum yazıları (milliyet sanat, yeni sinema vb. dergilerde yayınlanmış) referans göstererek, kendimce bir şeyler yazmak istedim. tırnak içindeki kısımlar onat kutlar'dan bire bir alıntıdır.

-onat bey'in dünya sineması yazılarını topladığı kitabın adı sinema bir şenliktir. ne kadar güzel bir isim. bergman ve büyülü fener ikilisi kadar güzel. zihnimde coşkulu ve gürül gürül akan bir şeyler canlanıyor. en hüzünlü film bile bir şenlik. kendisinin dediği gibi, sinemada dilini bilmesen bile perdedeki insanı anlamaman için bir sebep yok. ilk olarak görüntü ve resim var. bu sebeple altyazı olmasa bile anlaşılır.

-onat kutlar'ın sinema sevgisi, bu sevgiyi başka insanlara yaymak üzerine kurulu. özellikle de sinema ile hiç buluşmayanlara ya da author sineması ile tanışıklığı olmayanlara bu sanat dalını ulaştırmak istiyor. entelektüel olarak yaşamdan aldığını başkalarına da veren, hatta aldığından fazlasını veren/vermeye çalışan bir aydın bilinci ile türkiye'de 1960'lı yılların sonundan, terör saldırısında öldürüldüğü 1994 yılına kadar sinema için uğraşmış bir kişi. kelimenin tam manasıyla aydın bir insan ve ülkesinin entelektüel gelişimi için çabalayan, bunu yaparken de karşılaştığı engellere rağmen yılmayan biri. onca yıl, onca olay ve üzücü şeylerden sonra bile bu uğurda şevkinin kırılmaması ilham verici. 

-1960'ların ve 1970'lerin türkiyesinde, darbeler sonrasında, dışa kapalı bir ülkeyken bile dünyanın uzak köşelerindeki sinemacılarla ilişki kurmaya çalışması, kopyası bulunamayan nadir filmleri toplayıp, türk sinemateki derneği arşivine katmaya çalışması müthiş bir çaba. düşünüyorum; internetin olmadığı bir çağda, bütün bunları yapmaya çalışmak, insanlara mektup yoluyla ulaşıp, aylar sonra haber almak (ya da alamamak) ne büyük bir sabır. 

-onat kutlar sinemayı niçin sevdiğini tek bir cümleyle anlatmıyor. ama edebiyatını okuyup, sinema yazılarına aşinalık kazandıkça kafamda bir şeyler şekilleniyor. anadolu'da, gaziantep'te geçen bir çocukluk. sonra büyükşehir. ardından 1960'lı yılların paris'inde geçen öğrencilik. benim yorumum: dünyanın ne kadar büyük olduğunu, senin bildiğin dünyadan ötesi olduğunu, bir yönetmenin zihinsel ve duygusal dünyasında gezinmenin verdiği hazzı anlamak için sinema. izlediğin bir film üzerine düşünmenin keyfi ama belki de en önemlisi şu hayatı güzelleştiren bir sebep edinmek için sinema. devam edebilmek için sinema.

-bu kitabın ilk baskısının üzerinden 33 sene geçmiş. çoğu yazının yazılma tarihi 70'li yıllara gidiyor. ben bugün okuduğum bu yazılara dair ufak tefek karalamalar yaparken, kitapta ismi geçen filmlerin imdb linklerini de ekliyorum. mesela ilk bahsedeceğim filmi -angyolak föjde- imdb'de sadece altı kişi oylamış. bu bile onat kutlar'ın büyük ve meraklı bir sinemasever olduğunu gösteriyor. kalabalık izleyici kitlesi bulamamış ya da günümüze kopyası kalamamış filmlerin peşine düşen bir sinefil. o günün koşullarında -ortada ne internet, ne telefon varken- kimselerin bilmediği, kimselerin duymadığı bu filmlerin peşinden koşması, bu filmleri izlemek için gösterdiği insanüstü çaba, 2000'li yılların sunduğu imkanları düşündüğümde bile ağzımı açık bırakıyor.

giriş
budapeşte, nehir kıyısında oturulan bir kafe ve macar sineması ile başlıyor kitap. 1966 yılında istanbul, balıkpazarı girişinde bir handa kurulan ülkemizin ilk sinematekinin açılış filmi bir macar filmiymiş: angyolak föjde (meleklerin toprağı). onat bey gösterime bir saat kala, sekiz kutu filmden oluşan filmin finalinin olduğu kutuyu takside unutmasın mı? filmi unuttuğu taksiyi koca semtte tabana kuvvet aramasını, hem de salon hınca hınç doluyken, misafirler arasında sabahattin eyuboğlu, azra erhat, heykeltıraş kuzgun acar, oğuz atay, prof. cavit orhan tütengil (kendisi de katledilen aydınlardan biridir) ve nice isimler varken, keyifle okudum. neymiş efendim, kimselerin bilmediği, güzel mi güzel bir macar filmi ile açılışı yapmak istiyorlarmış. efsane açılışı onat kutlar öyle güzel anlatmış ki...
***
onat kutlar'ın kalbine kazınan bir macar filmi, szindbad. o günün koşullarında izleyen öyle azmış ki yıllar sonra budapeşte'de filmin yönetmeni ile karşılaştığında, yönetmenin kendisi [zoltan huszarik] bile onat bey'in bu filmi izlemiş olduğuna inanamamış. 
"sindbad the sailor... tindbad the tailor... mindbad... nasıl oldu da bulaştım ben bu sinemaya?" 
paris
1961 yılı, paris'te ilk gün. tren garından iner inmez demir özlü'yü aramak için bir kafeye giriyor. kafede kimler var dersiniz, kadroya bakın: fikret mualla, selim turan, mübin orhon, hakkı anlı. kadro gibi kadro, masa gibi masa. masa da masaymış ha.
(benim notum: demir özlü'nün olmadığı entelektüel bir 60'lar, 60'larda bir paris günü, paris'te bir türk masası düşünülebilir mi?)

bergman
kendi ifadesiyle sinema sevgisinin başlangıcının paris'te öğrenciyken rastladığı bergman filmi yaban çilekleri sonrası olduğunu söyler. 
"o gün ursulines sokağı'ndan geçmeseydim ya da bir western izlemeye gitseydim ne olurdu bilemem. ama şurası açık ki yaban çilekleri, yaşamımı derinden etkiledi. sinemanın tıpkı büyük romanlar gibi etkileyici evrenini ve gücünü tanıttı bana. ve bir yaşamla hesaplaşmanın ne demek olduğunu." 
fransız sinemateki 
"sovyet devrimci sinemasının, italyan yenigerçekçiliğinin, alman ve iskandinav fantastiğinin, fransız öncülerinin, ingiliz özgür sinemasının, hint ve japon egzotizminin, amerikan güldürüsünün tüm başyapıtlarını peş peşe görüyordum. kimi günler üç ya da dört seans. bu satırlar, sadoul'un sözlüklerine benzemesin diye, orada izlediğim filmleri ve yönetmenleri sıralamayacağım. ama truffaut'nun dediğin gibi, fransız sinematek'i gerçek bir okuldu."
türk sinematek derneği 
1965 yılında şakir eczacıbaşı ile kurdukları dernek, 12 mayıs 1980 darbesi sonunda kapatılana kadar işler. bu dernek kapatılana kadar yaptıklarıyla türkiye'de türünün ilk örneğidir. derneğin manevi babası, dünya sinema tarihinin sayılı arşivcilerinden ve sinefillerinden, fransız sinematekinin kurucusu henri langlois'dır. 

1965 yılındaki ilk broşürde yer alan gösterim planı:
bir ulusun doğuşu (griffith) | altına hücum (chaplin) | general (keaton) | gazap üzümleri (ford) | yurttaş kane (welles) | hal ve gidiş sıfır (vigo) | potemkin zırhlısı (eisenstein) | yer sarsılıyor (visconti) | harp esirleri (renior) | ana (pudovkin) | yaban çilekleri (bergman) | salvatore giuliano (rosi) | genç kuşaklar (wajda) | yolcu (munk) | louisiana öyküsü (flaherty) | seine ırmağı paris'e rastladı (ivens) | guernica (resnais)

2018 yılında, türkiye'nin kültür ve sanat açısından en çok seçeneğini sunan şehri istanbul'da bile yukarıdaki filmleri gösterecek, böyle bir seçki sunabilecek bir sinemanın olmaması bu şehre yakışmıyor.

visconti ve eisenstein
"tarihsel gerçeklik" teması altında visconti ve eisenstein'ı değerlendiriyor.
visconti ile ilgili yazdıkları çok şiirsel. böyle şeyler yazabildiğine göre yönetmenin eserlerine oldukça kafa yormuş olmalı diye düşündüm. üstelik sadece bir sanatsever olarak değil; yaşadığı çağı sorgulayan, toplumu anlamaya çalışan bir birey olarak visconti sineması üzerine derin analizler yapıyor. zengin ve varlıklı bir aileden gelen visconti'nin marksizmi savunan ve kendini anlatan hikayeciliğinin eisenstein'dan ayrıldığını söylüyor.

eisenstein da tıpkı visconti gibi marksist teoriden beslenen bir yönetmen. visconti'nin tersine sosyalist bir ülkede doğup büyümüş. visconti aristokrasiden gelirken, eisenstein orta sınıftan gelen bir devrimci. "vertov'un sinema-göz kuramına karşı biz sinema-yumruk kuramını getiriyoruz" demiş biri. eisenstein'in geniş ilgi alanlarına değiniyor: çin-japon dilleri ve tiyatrosu, leonardo ve van gogh, marx-lenin-freud, sheakespeare ve joyce. bu engin ilgi alanları sonucu ortaya çıkan eisenstein sinemasını onat kutlar sheakespeare, tolstoy ve cervantes edebiyatı ile aynı gruba koyuyor.
***

kitapta başka konu başlıkları da var: polonya sineması, fantastik sinema, pornografik sinema ile erotik sinema karşılaştırması ve son olarak kitabın final bölümünün ayrıldığı charlie chaplin.

bu kitabın haricinde bir de onat kutlar'ın türk sinemasına dair dergilerde yazdığı yazıların derlendiği ve ilk baskısını 2016 yılında yapmış sinema... sinema kitabı bulunmaktadır. kalınlığı itibariyle şu anda piyasada bulunmayan sinema bir şenliktir'deki yazıları da içeren bir kitap mı diye merak etmekteyim. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-1


türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.

günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.

bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?

insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam. 

onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam,  1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.


not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.

3 Aralık 2018 Pazartesi

return to montauk

volker schlöndorff'ün return to montauk filmini kimseye tavsiye edemem. ben sevdim ama birine sen de izle, seversin diyecek cesareti bulamam. yetmiş altı yaşında usta bir yönetmenin bize anlatmak istediği hikayeyi çok çok merak ederim. hele de konu bir yazarın geçmiş aşkını arama hikayesiyse, başrolde de stellan skarsgard varsa izlemem mi?

bu film üzerine biriyle konuşabileceğim bir film değil. nasıl desem, çok sevdiğim filmler listesine de koyamam. daha çok, bir şekilde zihnimde yer edeceğini bildiğim filmlerden olacak. bana yeni bir şey de sunmuyor. dedim ya, yetmiş altı yaşına gelmiş bir adam, onca filmden ve edebiyattan sonra, 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde bize ne anlatmak istemiş olabilir, asıl ilgimi çeken bu. üstelik ben bu adamın bu güne kadar sadece ve sadece bir filmini izledim. başka filmini izlemedim ama bir şekilde hep önüme çıktı. çalıştığı insanlar, edebiyatçılarla yakınlıkları, sinemaya uyarlamayı seçtiği eserler... bunlar ilgimi çekti. bu filmini de max frisch'e adamış. neden acaba dedim. öğrendim ki senaryoyu onun montauk isimli kısa bir hikayesi üzerine geliştirmiş. magazin polisliğim yine iş başında: bu hikaye bay frisch'in yaşadığı bir olayın hikayesiymiş. gerçi bu hikaye sadece onun değil, herkesin ve hepimizin başına gelen sıradan bir hikaye. insanın kıramadığı bir çemberin, farklı insanlarla ısrarla aynı ilişkiyi yaşamasının hikayesi. ya da şöyle diyeyim, duygusal olarak belli bir potansiyeli olmayan erkeklerden, veremeyeceklerinden fazlasını bekleyen kadınların hikayesi de diyebilir miyiz acaba?
***
haritaya baktığımda bir kıtanın en ucu, bir şehrin denize doğru uzanan en uzak ucu, bir adanın en belirgin çıkıntısı gibi coğrafi izler gözüme takılır. belki herkesin takılır, bilemem. 

montauk: bir adanın en doğu ucu. 
montauk: aklımıza eternal sunshine of the spottles mind ile kazınan sözcük. 

montauk, yönetmen volker schlöndorff'ün dediğine göre ışığı oldukça güzel bir yer. hatta öyle güzelmiş ki ressam edward hopper'ın resim yapmaya gittiği yermiş. öyle güzelmiş ki yönetmen julian schnabel'in yaşadığı ve filmlerini çektiği yermiş (julian schanebel'in yönetmenliğinden önce ressamlığının geldiğini biliyor muydunuz?) bunların hepsini volker bey anlatıyor, ben değil. kendisinin ışık ile ilgili söyledikleri filmin güzel ve ferah görüntülerinde yer buluyor. bazen film yerine resimleri izlediğimi düşünüyorum.




karanlık raflar arasında: yaşamak için işe tutunmak


eskisi gibi film izleyemiyorum. kişisel tarihimde en az film izlediğim sene bu sene olabilir. bu sene izlediğim film sayısı bir elin parmakları kadarken, hepsine de ortak bir içgüdü ile yöneldiğimi fark ediyorum: zihnimi dinlendirmek. insan pek çok farklı sebepten bir filmin dünyasında kaybolmak isteyebilir. bense bir süredir zihnimi dinlendirmek için film izliyorum. elbette düşünüyorum; ama yorulmadan, sakin sakin. içimde yavaş yavaş demlenen filmlere yöneliyorum. nokta atışı yapamadığım da oluyor. belki onu da bu sene bitmeden bir başka yazıda paylaşırım: "hayatımda izlediğim en kötü filmlerin toplandığı yıl: 2018" gibi bir listeyle mesela. fakat şimdi güzel bir filmden bahsetmek isterim. türkçe ismiyle bir aşk filmi algısı yaratan ama filmi izledikten sonra benim buna şiddetle karşı çıktığım bir film: muhtemel aşk. orijinal ismiyle in den gangen. "raflar/koridorlar arasında" gibi bir anlamı var. 

bir süpermarketin rafları arasında geçen bu hikayede başlıca üç ana karakter ve yakından tanık olduğumuz iki ilişki görüyoruz. iş yerine gün ağarırken girip, karanlıkta çıkan insanların hayatından günler. herkesin kendine özgü küçük ve sıradan dünyasında, kendi halinde yaşayıp giden insanların birbiriyle etkileşimleri. belki her gün işe gidebilmek için kendine bir sebep yaratma hali, belki hayata tutunabilmek için elinde olan şeyin sadece ve sadece işin kendisinin olduğu haller. sistem denilen şeyi eleştirip, kapitalizm üzerine büyük laflar ederken, insanlığın geldiği noktada birçoğumuz için hayatla kurulan en büyük bağın işin kendisi olması çok ilginç, belki de komik değil mi? düşündürücü ve gerçek bir durum. pek çok insan için birincil ve hatta tek sosyal etkileşim ağı iş ortamı. başta yalnız yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişi için gün içinde herhangi bir insanla sohbet ettiği, paylaşım içine girdiği tek ortam bu. filmdeki gibi insanlar dünyanın her coğrafyasında mevcut:
  • hayatına düzen getirmek için işin kendisinin bir disiplin aracı olması, 
  • insanın işe yaradığını hissetmesi için bir işle meşgul olması, 
  • insanın bu yolla kendi varlığı için bir sebep bulması, 
  • belki de bir şeylerden kaçmak için işin bir ortam/bir uğraş halini alması
işte bunlar aklıma kısaca gelenler. bunlardan en az birini düşünerek işe gidip gelen o kadar çok insan -kendimi de dahil ederek- var ki. bu film bana bunları düşündürdü.
***
kimi zaman günlük hayatta karşılaştığımız insanların hayatında olumlu bir iz bırakmak, onların bir işine yaramak son derece tatmin edici olabiliyor. şu hayatta işe yaradığımızı hissetmek için büyük fetihler yapmaya gerek yok. bruno karakterini izlerken ben bunu düşündüm. o sebeple bence film bir aşk hikayesi değil, bir bruno hikayesi olmalı. 
***
sabahın karanlığında işe giderken kendimi bir madenci gibi hissettiğim oluyor. bu hisse her zaman kapılmıyorum ama kapıldığım gün sayısı da o kadar az değil. karanlıkta evden çıkıp, karanlıkta eve geldiğim kış günlerinde güneşi göremeyen bir madencinin yerine kendimi koyuyorum. nankör olmak istemem, elbette bir madenci benden zor şartlarda çalışıyor. benim yapmaya çalıştığım, hiç gün ışığı görmeden çalışmanın insanı günden güne nasıl bir ruh haline sokabileceğini tahayyül etmek. ben de gün ışığı almayan bir ofiste, beyaz floresan lambalar altında çalışıyorum. artık yapay ışıktan o kadar hazzetmiyorum ki eve gelince sarı ışık yayan ufacık bir başucu lambasından başka bir şey yakamıyorum. sarı ışık olması önemli! beyaz floresan lambaların kendi ruh halim üzerinde yaptığı etkiyi günden güne gözlemliyorum. bir süpermarketin karanlığında çalışan bruno'yu, christian'ı en azından bu ortak nokta üzerinden anladığımı düşünüyorum. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ahlat ağacı


spoiler yoktur.
*
kurşun kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. bu filmin aklıma getirdiği kader/kadercilik kavramları üzerine düşündüm. insanın kendinden önceki kuşakları aşmak istemesi, doğup büyüdüğü yerden kaçmak istemesi, annesine/babasına benzemek istememesi evrensel kavramlar. burada anne/baba derken kastettiğim ailenin ötesinde, belki "devlet babanın" ta kendisi, içinden geldiğin toplum ve yetiştiğin kültür gibi çok daha büyük kavramlar aslında. bir yanda kaçıp gitme isteği var, tutkularının peşinde koşma (filmdeki karakter özelinde - yazar olma), bir yanda toplumun dayattıkları ve istesen de silemediğin şeyler var. işte tam bu noktada betona çakılmış gibi hissediyorum. genç bir insan olarak, gerçekten de silemeyeceğimiz, kaçamayacağımız yükümlülükler var mı? yoksa bunlar suçluluk duygusu içindeyken sorgulamadığımız tercihler, bir nevi kendimizden vazgeçişler mi? bu, insanın hayata dair bir tutkusundan vazgeçmesi de olabilir, istemediği bir işte çalışmayı sürdürmesi de, yaşadığı şehirden/ülkeden gitmesi yerine kalması da olabilir. artık kim kendine hangi payeyi biçerse. işte bu vazgeçişler aslında bir tercihtir ve hem bireysel gelişmenin hem de toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. buna kadercilik diyebiliriz ve kadercilik bizim gibi toplumların boynundaki değirmen taşıdır. 

bir oğulun suçluluk duyması için babasının onu sevmesi, sadece ama sadece sevmesi yetebilir. hatta bahsi geçen belki "iyi" diyebileceğimiz bir baba figürü de olabilir. bu oğula bir birey, bu babaya devletin ta kendisi de diyebiliriz. sorun, bizim gibi kültürlerde nesilden nesile aktarılan suçluluk duygusu, kendini gerçekleştirmenin radikalleştirilmesi ve hem çekirdek aileden hem de büyük aileden (toplum?) bir çeşit "vazgeçiş" olarak algılanması. tüm bunlar ve daha fazlasının gelip dayandığı nokta: kadercilik. bırakıp gitmenin yaratabileceği suçluluk duygusuyla yaşayacak iradeyi ve cesareti gösterememek, geleneği sürdürmenin risk barındırmaması ve güvenilirliği, insanı "kendi olmaktan" alıkoyar. kendini sevgi uğruna zamanla kuyuda buluverirsin. babanın sevgisi uğruna, bildiğin yollarda yürümek uğruna yeni yolları, yeni sevgileri ve olasılıkları, en önemlisi kendi isteklerini hiçe sayarsın. neden? çünkü gelenek sana bunu söyler. neden? çünkü kadercilik böyle bir şeydir. bu pratik; kötü bir gen gibi, dna'nın bir parçası gibi kuşaktan kuşağa aktarılır da ondan. oysaki ideal bir ebeveynin, ideal bir toplumun/devletin, gençlerine kendileri olabilmesi için yer açması ve imkan yaratması gerekir. birbirinin aynı umutsuzlukları ve yaşanmamışlıkları, hatta hayal kırıklıklarını ısrarla nesilden nesile aktarmak yerine, bu hayal kırıklıklarının bile kişiye özgü, yegâne olması için ortam yaratılmalıdır. 

ülkenin özellikle son yirmi yılını, içinden geçtiğimiz siyasi ve toplumsal dönüşümü göz önünde bulundurduğumuzda, bir kuşak için kaybolmuş, boğulmuş ve karamsarlığa itilmiş demek pek de yanlış olmaz. filmin ana karakteri de bu kuşaktan. sevimli bir mizacı yok. iğneleyici, ukala, keskin yargıları var ve bu yargıların esneme payı yok. tüm bunlar gençlikten mi, emin değilim. ancak öyle olmasını umabilirim. hatta yazar olmayı gerçekten isteyip istemediğinden bile şüpheliyim. köylü kızı hatice'nin zengin bir kuyumcu ile evlenmeye ettiği hevesin bir başka tezahürü gibi geliyor bana sinan'ın yazarlık hevesi. kayıp bir kuşağın amaçsızlık içinde debelenişi. 

net yargıları olan din muhafızları arasında yaşamayı bu toplum sayesinde öğrendik. filmde imamların ağaçtan elma aşırırken yaptıkları ahlak ve vicdan üzerine uzun diyalogları yozlaşmış bir topluma işaret ediyor. utanma duygusu kalmamış insanların arasında, açıktan açığa ayıplanacak bir tek baba mıydı?

neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmek, sorgulamak ve olguları bilimsel bir düzlemde açıklamak/tartışmak buraların işi hiç olmadı. bizim başımıza gelen nedir? akla ve mantığa sığmayan bir sistem içerisinde, mantıksız insanların koyduğu -ya da hiçe saydığı mı demeliyim?- kurallara tabi olmak. sonra bunun adına da kader demek. kaderciliğe boyun eğmeyi en güvenli varoluş biçimi görmek. buna itirazım var; çünkü "tek bir gerçek yoktur." bir roman ağırlığında olan nuri bilge ceylan filmi bana bunları ve fazlasını düşündürdü. kafam oldukça karışık. üzerinde düşündükçe çeşitli okumalara açılan bu film, beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.

nbc 2000'li yılların türkiye'sinin romanını yazmış. 

6 Mayıs 2018 Pazar

call me by your name-2


-call me by your name'in kitabını okuyup bitirdikten sonra bu konuya dair tekrar bir şeyler demek istedim. yazarak bitmedi, aklıma geldikçe düşünerek tüketemedim, bir döngünün içine girdiğimi fark ettim ve bunu inkar edecek değilim. bu halin biraz da hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim. bir müzik grubunun hayranı olup da posterini odasının duvarına asan bir ergenin hissiyatına sahibim. böyle bir hayranlık seviyesine en son ne için ya da kim için geldim hiç hatırlamıyorum. fakat şimdi buradayım.

-bence call me by your name'i üç farklı şekilde değerlendiren bir master tezi yazılabilir. eminim birilerinin aklına gelmiştir. romanın yazarı andré aciman, romanı senaryoya dönüştüren james ivory ve filmin yönetmeni luca guadagnino'nun bakış açılarını karşılaştıran bir tezi ben büyük bir zevkle okurdum. zaten malzeme alabildiğine geniş. belki de bu yüzden bir tez olmaz, bilemiyorum. yani zaten her şey tarafların ağzından bizzat dillendirilmiş. 
(hayatımın bu aşamasında her şeyi bir tez olarak görüyorum. vizyonum daraldı.)

-film hiç çekilmemiş olsaydı romanı yine böyle beğenir miydim, emin değilim. yani romandan ve andré aciman'dan film vesilesiyle haberdar olmuş biri olarak, esere sempatiyle yaklaştığımı itiraf ediyorum. roman oldukça iyi kurgulanmış ve son derece akıcı. bana estetik hisler verdiği kadar zanaate dair şeyler de düşündürdü. bu konuda daha yetkin ve bilgili okurlar benim yapacağımdan daha iyi benzetmeler yapabilir ancak ben de aklıma geleni eklemek istiyorum. andré aciman'in bana verdiği işçilik hissini orhan pamuk'un işçiliğine benzettim. buna ek olarak, kendisini araştırdığımda karşıma çıkan figür; edebiyata akademik yaklaşan, üniversitede hoca, üç-dört anadilli (tıpkı filmdeki aile gibi) bir figürdü ve kendisini elitist olarak tanımlıyordu. hatta ben kendisinin röportajlarını okuduktan sonra aciman'ın elio karakteri'nin babası olan profesöre ne kadar benzediğini düşündüm. meğersem gençliğindeki ilgi alanlarını, edebiyata düşkünlüğünü ve bir başına sanat kitapları okuyarak geçirdiği çağlarını elio ile özdeşleştirdiğini kendisi söylemiş. hatta bu noktada oldukça net bir şekilde elio ile oliver, başka bir sosyokültürel sınıftan gelseydi bu hikaye ile hiç ilgilenmeyeceğini belirtiyor. aristokrasi, burjuvazi, yüksek zümre, artık ne derseniz, aciman'ın ilgisini çeken bunlar. bir proust uzmanından başka türlüsünü beklemek şaşırtıcı olurdu sanırım. benim bununla bir sorunum yok [tam karşısında emile zola, orhan kemal (aklıma ilk gelenler) gibi yazarlar duruyor olsa gerek]. açıkçası ben de andre beyle birlikte aristokrasinin içine girmekten çok memnun kaldım. bunun dışında andré aciman'ın röportajlarını okuduğumda gördüğüm ilgi alanları (mesela çok dillilik), metinlerindeki temalar, sanattan-müzikten beslenen edebiyatı benim ilgimi çekti. her yazar bu hissi vermiyor fakat bence çok matematiksel bir tarzı var. en azından cmbyn'de edindiğim izlenim bu. yazmak için acı çeken bir tarz değil de; olaya son derece pragmatik yaklaşıp, bundan nasıl bir metin çıkar der gibi. diğer kitaplarını da okumak istiyorum ama orjinal dilde kitap almamız haziran itibariyle pahalanmış, bu da günün haberi olsun. artık ziyaretlerde bavulu kitapla dolduracağım ya da gelen dostlardan rica edeceğim. 

-james ivory'nin romanı senaryolaştırma fikri, süreci ve yaşadıkları da ayrı bir hikaye. başta ilgimi çeken buydu ancak kendisinin hayat boyu hem partneri hem de işortağı olan ismail merchant ile ilişkisine dair yaptığı yorumlar, bu ilişkiye dair anlattıkları en az filmdeki elio-oliver ilişkisi kadar ilgi çekici ve ilham verici. 

-james ivory'nin romanı senaryoya uyarlarken yaptığı sadeleştirme, bazı yerleri hiç katmaması, özellikle filmi kestiği nokta gibi detaylar bence filmin daha çok sevilmesine sebep olan dokunuşlar.  örneğin, hep beraber gittikleri deniz kazısı ve gölden çıkan heykel sahnesi james ivory'nin eklediği noktalar. romanda böyle bir olay olmuyor. bir de james ivory ve andré aciman'ın birbirini daha çok tuttuğunu düşünüyorum. ikisinin de bazı noktalarda luca guadagnino'ya ufak tefek eleştirileri var. aslında andré aciman açıkça bir şey demiyor ama james ivory diyorsa doğrudur, diye ekliyor. söz konusu mesele de filmdeki cinselliğin yeterince açık bir şekilde gösterilmemesi. bense guadagnino'nun bu işi çok estetik ve ince bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. yine de işin dedikodu kısmının zevkli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

-andre aciman, romanda yazarken en zorlandığı bölümün, elio ve oliver'ın kasabada, savaş anıtı çevresinde dolanırken aralarında geçen "to speak or to die" konseptli sohbetin olduğunu söylüyor. elio aslında hiçbir şey demezken her şeyi söylüyor, bunu yazmak benim için çok zordu ve çok uğraştım diyor. ayrıca bu sahnenin romanda da bir anıt içerdiğini görünce çok şaşırdım. yani tamamen farklı bir kasabadalar ama yine bir anıt var. gerçi italya'da her kasabada bir anıt varmış, yazar öyle diyor. 

-filmin sonuna doğru babası ile elio arasında geçen diyaloğun bire bir kitaptan alıntılandığını görünce, romanın ne kadar güzel yazılmış bölümler barındırdığını düşündüm. yani tüm kitap aynı şekilde değil ancak birkaç bölüm var ki işçilik anlamında inanılmaz güzel. babanın monoloğu da bunlardan biri.

-tam bir fangirl olarak filmle ve romanla ilgili nette birçok yorum ve inceleme okudum. pek çok kişi, elio ile oliver'ın ilk kez birlikte olmalarından sonraki gün elio'nun oliver'a karşı neden garip davrandığına anlam veremiyor. ben bu "anlam verememe" haline şaşırıyorum. andré aciman bu ruh halini inanılmaz yakalamış. hem de belli bir yaşı geçtikten sonra geriye dönüp de bunu anımsaması ve yazabilmesi müthiş. yani insanlar neyini anlamıyor diye kızmak istiyorum. bu ruh halinin romanda daha detaylı işlendiğini kabul ediyorum ama filmdeki de oldukça tasvir edici bence. bazı şeyleri açıkça ifade etmek gerekmiyor ve insanın ruh halindeki tuhaf kara delikleri görmek beni hem onlardan uzaklaştırıyor hem de ortak bir nokta yakaladığım için kendimden daha az soğumama vesile oluyor. çeşitli sebeplerden kendimi sevemediğim oluyor, kendimden sıkılıyorum, hoşlanmıyorum ama tüm insanlar böyle diyorum. hepimiz böyleyiz. 

-romanda en güzel kısımlardan biri olarak nitelendirdiğim yerlerden biri de elio ile oliver'ın üç günlük seyahatlerinin anlatıldığı kısım. romanda roma'da geçiyor. ama bu kısmı okuyunca luca guadagnino'yu andım ve kendisine şu yüzden hayran kaldım: o seyahatte rüya ile gerçek arasında geçen kısmı filmde kırmızı bir negatif görüntü ile yansıtmıştı. bence yazılı metindeki olayı bu şekilde ifade etmesi bir yönetmenin görsel dehasını anlatan bir nokta. 

-aslında diyeceğim çok şey olabilir. yani şunları yazmadan önceki saatler böyle şevkli ve heyecanlı değildim. sonra ev arkadaşıma bitirdiğim romanı anlatmaya koyuldum, spoiler vererek detaylara girdim. sonra gözümden kalpler çıkmış olabilir, kendimi durdurabilmek için bunları yazmak istedim. aslında daha pek çok şey yazabilirim ama bu kadarı yeterli.  

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.

13 Ocak 2018 Cumartesi

call me by your name


call me by your name filmini kısa bir süre önce izledim. izlediğim günden bu yana da tatlı tatlı hüzünlendirerek zihnimi meşgul etmeye devam ediyor. böyle durumlarda düşüncelerimi yazıya dökünce kendimi rahatlamış hissediyorum. aksi takdirde düşüncelerin ağırlığından kurtulamıyorum. bu film hakkında bir iki arkadaşımla konuşmak/yazışmak isterdim. ancak henüz izlemedikleri için ben de kendimle konuşmaya karar verdim. ama filmi teknik açıdan ya da bir sinema filmini değerlendirir gibi değil; bana hissettirdikleri ve düşündürdükleri, hatta kendi geçmişimde beni götürdüğü yerler üzerinden incelemek istiyorum. düzenli de yazamadım, bütünlük içinde de olmadı. parça parça, bölük pörçük, sahne sahne. o sebeple izlemeyen arkadaşlarımı önceden uyarıyorum, bu yazıyı okumayın.

- call me by your name, gençliğe ve ilk aşkın dönüştürücü gücüne bir övgü. insan, yaşı ilerledikçe gençlik dönemine dair hislerini unutuyor. daha doğrusu şöyle diyeyim, güçlü bir şeyler hissettiğini hatırlıyor; ama o hislerin yoğunluğunu ve çarpıcılığını bir daha deneyimleyemiyor. şansı varsa belki birkaç kez daha yaşıyor fakat artık savunma mekanizmasını oluşturduğundan, dönüştürücülük ve yıkıcılık anlamında o ilk zamanlarda çarpıldığı gibi çarpılmıyor. bu noktaya yazının sonunda bir kere daha geleceğim. elbette bu, yetişkinlik hayatında hissedilenleri ve yaşanılan ilişkileri daha az değerli kılmıyor. yetişkinlikte kurulan ilişkiler, kişiliğin oluşma evresindeki ilişkiler kadar radikal dönüştürücü etkiler taşımıyor -çoğunlukla diyeyim. belli bir yaştan sonra kurulan her ilişki -arkadaşlık da dahil- var olan bir yapının üzerine inşa ediliyor.

- insan hayatında on yedi yaşında geçirilen bir yaz tatili, otuz yaşında geçirilen bir yaz tatilinden daha etkileyici olabiliyor. kalben on yedi yaşımdaki halime yakın olduğumu düşünsem de, o döneme dair unuttuğum çok şey olduğunu bu filmi izlerken fark ettim. birçoğu hüzünlü şeylere aitti. hüzünlü ama bir o kadar da güzel olduğunu ancak bu yaşımda takdir edebiliyorum. bu film bana o dönemin hüzünlerini şefkatle anma imkanı yarattı. ergenlik, insan hayatının en aciz dönemlerinden biri. hiçbir zaman bir ergene kızamadım. çünkü inanılmaz kafa karışıklığı yaşanılan -en azından benim için öyleydi- ve ailenin sevgisi olmazsa kaybolunacak bir dönem. ben elio karakterindeki yaşam enerjisi ve akabinde gelen melankolide ergenliğin kırılganlığını düşündüm. ne kadar kırılgan bir dönem... kendini yerdiğin, beğenmediğin; aşık olduğun insanı kahramanlaştırırken, kendini yetersiz hissettiğin. elio'nun oliver'ı kendinden üstün görmesi benim bildiğim bir haldi.

- üstüne düşündükçe filmle ilgili beni şaşırtan nokta şu oldu: kendi geçmişime giderken, kişilerden bağımsız olarak bir ruh halini, bir dönemi anımsadım. düşünüyorum, artık ne eskisi kadar film izleyebiliyor ne de kitap okuyabiliyorum. bu da zihinsel anlamda eskisi kadar beslenemediğim gerçeğini yüzüme vuruyor. o sebeple böyle filmlerle karşılaşınca kolay kolay aklımdan çıkaramıyorum. zihnimde döndükçe dönüyor. ama bana geçmişimdeki kişileri değil, hissettiklerimi hatırlatıyor. hatta yaşım ilerledikçe şunu düşünüyorum; böyle şeyler ne kadar iki taraflı bir iletişim sonucu doğsa da, büyük bir kısmı kişinin içindeki sevgiyi/potansiyeli/güzellikleri bir kişiye yönlendirmesinden ibaret. hele de on yedi yaşındayken.

- film, insan hayatındaki belli bir dönemin ruh halini -hele de artık geride kalmışsa- yakalayabilmesi açısından çok başarılı. ben de üniversite dönemine kadar geçirdiğim, hiç bitmeyecekmiş gibi süren o uzun yaz tatillerini anımsadım. hatta kendimi o tatil atmosferinin, o dönemin ruh halinin ortasında düşledim: büyük bir sevgiyle ve özlemle andığım akçay, kaz dağları ve zeytinlikler, deniz önümde uzanırken sallanan salıncakta yattığım öğle uykuları, yalın ayak bastığım toprak. üç ay önce kaybettiğim enişteciğimin ekip biçtiği bahçe, sabah kahvaltılarında topladığımız domatesler ve üzerine dökülen komşu köyün zeytinyağı. denizden geldikten sonra banyoya girene kadar ıslak mayoyla okuduğum kitaplar.

- "bir şey oldu ve sen beni anlarsın dedim" diyerek bir iki arkadaşıma bir şeyler yazmak istedim. bu film bana bunu yaptı: "bir şey oldu."

- film çok estetik. hakim renklerin yumuşaklığı ve tonu bende hayranlık uyandırdı. bir tabloya bakar gibi baktım ekrana. filmin geçtiği kuzey italya'da bir kasaba olan cremano, aynı zamanda yönetmen luca guadagnino'nun da çocukluğunun geçtiği kasabaymış. yönetmen, zaten güzel olan bir coğrafyayı, olanca pastoralliğiyle ve göz alıcılığıyla filme aktarmış. bu açıdan bakınca filme aşık olmamak elde değil (hayranlığımı bu eylemle ifade edebilirim).

- elio'yu canlandıran timothée chamalet ve oliver'ı canlandıran armie hammer'ın oyunculukları, aralarındaki etkileşim nadir bulunan türden. her ikisinin de yunan heykelini andıran imajları,  benim nazarımda karakterlerin birbirlerine duydukları arzuyu artıcı bir unsur oluyor.

- şeftali sahnesi, kişisel sinema tarihimde en beğendiğim ve incelikle işlendiğini düşündüğüm sahnelerden biri olacak. insan tabiatının keşfe en açık alanlarından birinde, kendi cinselliğini keşfeden bir gencin arzuları üzerine bir güzelleme. bunu bu kadar estetik ve duygu yüklü çekmeyi nasıl başarmışlar?

- elio'nun başlarda oliver'a göre daha istekli, aç ve meraklı olması büyük ve güzel bir enerji. hayatı sonuna kadar deneyimlemek, her şeyi istemek bir nevi meydan okuma. duygusal deneyimlerin yıkıcı gücünü henüz bilmezken sahip olduğun saf ve naif hal. film boyunca elio'nın cüretkârlığı benim hoşuma gitti.

- kasabadaki savaş anıtı sahnesi. 
filmin hayran kaldığım sahnelerinden biriydi. bir anıtın çevresinde bir tarafta elio, diğer tarafta oliver hareket ederken elio'nun aklından geçenleri söyleyivermesi. bir şövalye hikayesinden alınan cesaretle bunu hem açık hem de kapalı bir biçimde söylemesi. üstü kapalı mı söyledi, yoksa açık açık itiraf mı etti? bilemiyorum, sanırım ikisi de. sanki on sekizinci yüz yılda, kırlarda dolaşırken iki sevgilinin kibar ve ihtiyatlı sohbetlerinden bir parçaydı. işte bu sahne çok james ivory.

- taş havuzda geçen bir sahne. 
oliver havuzun kenarına yatmış, yazdığı tezden kendisine saçma gelen bir paragraf okuyor. elio şezlonga uzanmış, elinde bir kitap. o sırada oliver, elio'yu yanına çağırıyor ve yazdığı paragrafla ilgili elio'nun fikrini soruyor. ne kadar saçma yazmışım diyor. elio ekliyor: "öyle deme, demek ki yazarken anlamlı bulmuştun." oliver bunu kind olarak niteliyor.  
ah aşkın her şeyin iyi yanını buldurma huyu.



- beraber gittikleri hafta sonu tatili. 
elio'nun anne ve babasının, elio'ya ömürlük hediyesi olan bir tatil. burada oliver ve elio'nun birlikte dağa çıktıkları bir sahne var. çağıldayarak akan bir şelale var. bu sahne bana jane campion'ın bright star filmini anımsattı. o filmde, aşkın bir sinema ekranında en güzel tariflerinden biri olduğunu düşündüğüm bir sahne vardı. kadın karakterin odasının camlarını açtığı, içeriye kelebeklerin doluştuğu ve tül perdelerin havalandığı bir sahne. bu sahnenin çoşkunluğuna şimdi call me by your name'deki bu gürül gürül akan şelale sahnesini de ekliyorum. elio önden dağın tepesine doğru uçarcasına koşuyor, ne büyük enerji, aşkın enerjisi.

- babanın filmin sonunda elio ile konuştuğu sahne.
otuz yaşına gelince yorgun hissetmekten bahsediyor. yaş aldıkça yeni tanıştığın birine kendinden daha az şey sunduğunu söylüyor. bunu da bankrupt fiilini kullanarak ifade ediyor. otuz yaşıma bir kala bunu düşünüyorum. insanlar belli bir yaştan sonra razı oluyorlar. vermeye ya da almaya hazır olduğu bir dönemde, karşıdaki kişi o kalıba uygun bir özne görevi görüyor. baba üzücü derecede haklı.

- elio'nın tren garında ağladığı sahne. 
o uzun yolu bir başına almanın ağırlığı, kendi kendinle kalma mecburiyetinin dayanılmazlığı. insanın kalbinin yırtılır gibi olduğu ve bununla başa çıkamadığı anlar var. dizlerinin bağının çözüldüğü anlar. yaş ilerledikçe bunlarla başa çıkmayı öğreniyorsun. daha doğrusu başa çıkmak diyebilir miyim bilmiyorum; ama idare etmek diyeyim. elio'nun yaşlarında, hatta biraz daha büyükken ağladığım, ağlamaktan ayakta duramayıp yere çöktüğüm, başımı taşıyamadığım dönemler olmuştu. şimdi o durumlara düşmemeye çalışıyorum. uzun bir yolu acı içinde bir başına gitmenin sıkıntısını düşününce bile içim daralıyor. o anlarda güvendiğin birinin olması kadar şanslı bir durum yok. elio ailesi açısından çok şanslı bir çocuk. 

- sufjan stevens'ın mystery of love şarkısını, filmden daha önce tanıdım. defalarca çevirdim. şarkıyı dinlerken nasıl bir filmle karşılaşacağımı sanki anlamıştım. tahmin ettiğim gibi de oldu. bu şarkı carrie&lowell albümünden bir parça gibi. sufjan'ın yeğeninden bahsettiği dizeyi yakaladım. bir röportajında yeni doğmuş yeğenine olan sevgisinden ve bu hissin muazzamlığından bahsediyordu.

- filmin bitiş sahnesi. 
elio ağlarken, düşünürken ben de düşündüm. birçok şey ışık hızıyla aklımdan geldi geçti. elio'nun o sahnede hissettiği duygusal ağırlığı deneyimlemeyen yoktur herhalde. o hisleri hatırlayınca kalbim sıkıştı. o yaşlarda yaşanmış bir kayıp, ölüme eş değer bir boşluk yaratıyor. bunu öyle iyi hatırladım ki adeta bir yapbozun parçaları yerine oturdu. kierkeegard'ı pek okumadım ama bir sözünü duydum: "yaşam ancak geriye dönük anlaşılır; ama ileriye dönük yaşanmalıdır." bu sahne aklıma bu lafı getirdi. elio ince ince gözyaşı dökerken ben de döktüğüm gözyaşlarını, sancılı büyüme deneyimini, her ilişkinin değil ama bazılarının uzay-zaman boşluğunda büyük tesadüf olduğunu düşündüm. tüm bunların insanı dönüştürücü güzelliğini yeni yeni anlıyorum. 

24 Eylül 2017 Pazar

yeni bir dil üzerine / chiron mavisi üzerine


bana yeni bir dil lazım olduğunu hissediyorum. şu yüzyılda birlikte yaşadığım insanlarla bundan sonra yeni bağlar kurmak içimden gelmiyor. bugüne kadar kurduklarımı muhafaza etsem bana yetecek. bugündense geçmiş yüzyıllardaki, benden önceki insanların peşinden gitmek ilgimi çekiyor. yani aslında insan sevmiyor değilim ama günümüz insanından hazzettiğim söylenemez. bu geçmiş zaman insanlarıyla tek taraflı kurduğum ilişki biraz da günümüz gerçekliğinden kaçış. yazı olsun, müzik olsun, resim olsun bunlar benim için bir iletişim dili görevi görüyor. aradığım yeni dil, sıfırdan öğrenmeye başlayacağım bir dil olabileceği gibi, tanıdığım ama derinleştirmem gereken bir dil de olabilir. mesela resim dili gibi. bunu hayatla bir bağ kurma yolu olarak algıladığım son bir seneden beri, resmin üzerimdeki etkisini tariflemeye çalışıyorum. çalışıyorum ama her defasında kalbimden vücuduma yayılan sıcaklıktan öte bir tepki veremiyorum. bazen gözlerim doluyor. benim için ağlamak oldukça kolay ama üzüntüden değil. tabiatın güzelliği, kıymetli anlar ve iyi insanlar yanındayken gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. yaşamdaki güzelliğin gündelik olaylar, yaşanan mücadele ve içinde bulunduğumuz koşulların ötesinde bir yerlerde, bir şeylerde olduğunu fark ettiğim her an yaşam anlamlı geliyor. diğer zamanlar ise bir yük olmaktan ötesi değil.

2017 yılı yaz mevsimi başında oregan state üniversitesi kimya laboratuvarlarında, bir kaza sonucu bulunan yeni bir mavi renge isim arandığı duyurulmuştu. bu renk manganez oksitin elektrik özellikleri araştırılırken; itriyum, manganez ve indiyumun karışımı sonucu bulunmuş. crayola markası bu rengi satın alıp koleksiyonlarına katacağını ancak renge henüz bir isim vermediklerini söylemişti. hatta bu renge ne mavisi koyalım diye de bir anket düzenlemişti. işte o vakit, barry jenkins'in güzeller güzeli filmi moonlight'tan ilham alınıp, filmin baş karakterine ithafen chiron mavisi konulsun önerisi ortaya atıldı. aradan geçen zamanda chiron mavisi yerine, bluetiful isminin konulduğu açıklandı. halbuki chiron mavisi ne güzel olurdu. bu şiirsel yakıştırma zihnime bir sürü güzel düşünce getirmişti. filmle birlikte anıldığında, "chiron mavisi" ne kadar anlamlı, ne derin hisler barındıran bir kelime ikilisiydi. 

ben de kelimeleri kullanmak istemediğim yerde renkleri kullanabilirdim. kelimelerin yetmediğinden değil, kelimeleri kullanmak istemediğimden. diyeceklerim var ancak bu kelimelerle yok, diye düşündüğüm oluyor. rembrandt'ın siyahı, van gogh'un sarısı ya da matisse'in mavisi pek çok şey anlatmıyor mu? aynı şekilde kieslowski'nin mavisi, berry jenkins'in mavisi de öyle. yeşilin verdiği huzur ve doğaya çıktığımda hayatın güzelliğini hatırlamam gibi, bu renklerin bana anlattığı şeylere dikkat kesiliyorum. duymak istemediğim şeylere kulaklarımı tıkayıp, duymak istediğim şeylere gözlerimi açmak istiyorum. bu sebeple boyalarla çocuklar gibi oynayasım geliyor. 

9 Eylül 2017 Cumartesi

müzede bir gün

güzel bir şey anlatmak istedim. mesela istanbul modern'in bana verdiği his ile ilgili bir şeyler. kapısından girdiğim zaman kaçmak istediğim şehir arkamda kalıyor. sanki başka bir yerde, başka bir şehirdeymişim kadar uzaklaşıyorum istanbul'dan. yıllar içerisinde müzenin çevresi çirkinleşti, karaköy sahili denizi göremeyeceğin denli inşaat panolarıyla çevrildi. oraya ulaşıncaya kadar geçtiğim yol gözlerimi yoracak, ruhumu daraltacak kadar çirkinleşti. ama yine de halen müzenin kapısından içeri girdiğim an içimi bir huzur kaplıyor. benim istediğim şehir böyle bir şehir diyorum. içindeki sergileri her zaman beğendiğim söylenemez. modern sanatta bana anlamsız gelen oldukça fazla eserle karşılaşıyorum ama bu mekanla olan ilişkimi belirleyen bir durum değil. istanbul modern'i ben hiçbir zaman kalabalık görmedim. orayı sevmemin bir sebebi de bu olsa gerek diye düşünüyorum. içinde boğulmadığım, koluma kimsenin değmediği, insanların kokusunu duymadığım mekanlarda gezmeyi seviyorum. burası da bana bunu veriyor. 

başka güzel bir şey daha anlatmak istedim. müzeler ile ilgili konuşmak, uzun uzun o mekanların bana verdiği sakinlik hissinden bahsetmek. ama bunun yerine sadece müzelerin romantik atmosferinden bahsedeyim dedim. hep müzede gerçekleşecek bir ilk buluşmanın güzelliğini hayal etmişimdir. yüksek tavanlı kocaman müzelerde. british museum gibi, viyana müzeleri gibi, louvre gibi, rijks ya da prado müzesi gibi. hatta en az bunlar kadar güzel olan anadolu medeniyetleri müzesi, istanbul arkeoloji ya da zeugma mozaik müzesi gibi. ilk buluşma ya da ilklerden birinde. bunun zihnimde yarattığı filmografik romantizmi nasıl anlatsam... müzeleri sevdiğimi anladığımdan beri bu fikri de sevmişimdir. acaba zihnime bu fikri la jetée filmi mi ekti? bilemiyorum. 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

22 Ocak 2017 Pazar

ufak tefek notlar: biraz kadınlar, biraz american honey


sait faik'in son kuşlar kitabı rafımda durur. bu kitap üzerine hep yazmak istemişimdir ama üşengeçliğimden mi yoksa yazacaklarımı kafamda bir türlü toparlayamamamdan mı bilmiyorum, yazamamışımdır. birkaç öykü var ki kendimi okul çocuğuymuşum gibi hissetmek istediğimde aklıma geliverir. ama bir tanesi de var ki bugünlerde iç sesim bana hatırlatır durur: haritada bir nokta öyküsü. orada der ki; yazmasaydım deli olacaktım. al benden de o kadar sait faik derim. bu ülkede, bu günlerde defterime bir şeyler karalamazsam hastanelik olacakmışım gibi. beni hiçbir ilaç, hiçbir doktor iyi edemeyecekmiş gibi gelir.

bakarım bir yanda biz uyurken meclisten -belki artık son kez meclis lafını kullanıyoruzdur- referandum kararı çıkmış. bakarım diğer yanda başta amerika olmak üzere pek çok avrupa ülkesinde kadınlar trump'a karşı yürümüş. bunun bir benzerini 2017 yılı türkiyesinde yapmak artık mümkün değil. kadınlar bir araya gelecek de birileri elinde mikrofon, bir siyasi figüre karşı öfkelerini kusacak. hadi canım. hatta şimdi düşününce gezi zamanı bile ne kadar ileriymiş diyorum. o zamanki eylemi şimdi yapamazsın, yaptırmazlar. ona göre tedbir aldılar, polislerini eğittiler, sınırsız haklarla donattılar. ama işte dünyanın bir yerinde kadınlar toplanıyor. yürüyor, şarkılar söylüyor ve ellerinde mikrofonla bağırıyor. 

düşünüyorum, ben artık erkek hikayesi duymak istemiyorum. bazı şeyleri yalnız benim hissettiğimi düşünüp yalnızlığa kapılmamak için diğer kadınların sesini duymaya ihtiyacım var. belki cinsiyetçilik olarak algılanacak ama duygusal olarak sınırlı bir erkek dünyasındansa bir kadına sığınmaya ihtiyacım var. kendimi ne zaman üretken ve verimli hissetsem bunu büyük bir zevkle kısırlaştırmaya çalışan erkekler görüyorum. kendisi üretirken yanındaki kadın geride dursun. kendisi üretirken kadın ona destek olsun ve öncelik kendinde olsun. bunlar bizi hep köreltmedi mi? ben çok sıkıldım. böyle erkeklerden, kendini bir kadının gözünde tanrı olarak görmenin zevkine muhtaç erkeklerden çok sıkıldım. andrea arnold'un american honey filmini izledim ve işte bunlar üzerine düşündüm. benim için mesele filmin kendinden çok; bu filmi çeken kişinin bir kadın olması, benim bu filmde çok şey bulmam oldu. andrea arnold'ı fish tank'ten beri takip ediyordum. o çok güzel bir filmdi ama sanırım andrea arnold'ın benim için özel bir yönetmen olması wuthering heights uyarlamasıyla oldu. o filmden sonra kendisi bende kıymetli bir yer edindi. nerede içime dokunan bir şey görsem altından ismi çıktı. transparent dizisinde üç bölüm yönetti. dizide en ağladığım bölümde adını gördükten sonra bir şekilde onun işlerini tanıyabildiğimi düşündüm. ama bu tekniğinden ya da benim böyle şeylerden anlamamdan ötürü değildi. somut bir şeylere dayandıramadığım, tamamen hissel bir şeylerin izini sürerek onu tanıyabildiğimi gördüm. bu topraklarda nasıl sünni erkek değilsen ikinci plandaysan, dünyada da beyaz erkek değilsen öylesin. andrea arnold da bunu coming of age dedikleri büyüme hikayeleriyle dile getiriyor. kendisini ne zaman düşünsem, göğüslerim ilk çıkmaya başladığında hep kendime iki beden büyük tişörtler giymem ve herkes bana bakıyor sanmam aklıma gelir.  o halime, o dönemime acıyla bakarım. üstelik bu gelişimin ne kadar doğal olduğunu bana anlatan bir annem olmasına ve büyük şehirde yetişmeme rağmen böyle bir dönemden geçmişim. işte bazı şeyler toplumsal, bazı hastalıklı şeyler zihnine sen küçükken işleniyor. bilirim ki şu anda bu ülkede, bir yerlerde göğüsleri yeni çıkan kızlar kambur yürümekte. onlara şefkat gösterip, sırtlarını sıvazlamak isterim ama elimden bir şey gelmez. bazı şeyleri bu erkek dünyası anlamaz. anlamalarını da beklemem. tek istediğim bazen biraz susmaları. her konuda hep diyecek bir şeyleri var. ben artık dinlemek istemiyorum. bütün bu söylediklerime bile okudukları iki kitapla psikanalitik yorumlar getirip, "evet erkek nefreti, evet bilumum travma" açıklamalarıyla entelektüel tatmin yaşayacak o kadar çok adam var ki...

halbuki istediğim, o kadın enerjisinin dünyaya salıverilmesi. kadınların düşüncelerinden, hayallerinden ve arzularından ötürü erkekler tarafından manipülasyona uğratılmama direncini gösterebilmeleri. isteğim daha çok kadın hikayesi duyabilmek, daha çok kadın filmi izleyebilmek.

8 Ocak 2017 Pazar

toni ve tony, ah bir de andy

toni erdmann 

son bir haftayı hasta olarak geçirdim. etraftaki grip salgınından ben de nasibimi almış olmalıyım ki haftanın son iki gününü raporlu, geri kalan günleriyse ayakta ama kafam bulanık olarak sona erdirdim. bu sefer hastalık beni fena vurdu. battaniyenin altında, yataktan hiç çıkmadan ve neredeyse iki koca gün boyunca uyuyarak biraz düzeldim. bu süreçte tek yapabildiğim film izlemek oldu. bir süredir film izlemekten zevk almıyordum. uzun zamandır da film izlemiyordum. bu sebeple ilk tercihim 2016'da oldukça sözü edilen alman filmi  toni erdmann oldu.

yönetmenliğini maren ade'nin yaptığı toni erdmann; bir babanın, hayatındaki önceliği işi olan kızıyla iletişim kurabilmek için yarattığı ikinci kişiliğini anlatıyor. baba oldukça şakacı, mizahi yönü kuvvetli ve onun bu mizah anlayışı insanlar tarafından garipsenebiliyor. film o kadar güzel ki bittiğinde sadece bu sene değil, genel anlamda izlediğim en iyi filmlerden biri olarak hatırlayacağım diye düşündüm. yaratılan çift kişilikli baba karakterine sevgiyle yaklaşmamak benim için imkansız. bir alman filminin bende bu denli sıcak hisler uyandırmasına şaşırdım. insanın bir filmi izleyip beğendiği çok olur ancak pek az karakteri çok sever. alter egolu bu baba benim pek sevdiğim bir karakter oldu. film boyunca biraz hüzünlendim, bolca kahkaha attım. zaman geçip de bu filmi düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşacak.

andy kaufman
film ve yönetmeniyle ilgili  internette araştırma yaparken, yönetmenin toni erdmann karakterini yaratırken amerikalı komedyen andy kaufman'dan ilham aldığını okudum. andy kaufmann ismini duyduğum ancak hakkında en ufak bir şey bilmediğim biriydi. hatta belki charlie kaufman ile karıştırıyor bile olabilirdim. andy kaufman deyince gözümün önüne bir yüz de gelmiyordu. bu sebepten merak ettim ve kendisini araştırmaya başladım. hastalıktan ötürü vaktim boldu -neredeyse iyi ki hasta oldum diyeceğim- oturdum, youtube'dan 70'li yıllardan kalma andy kaufman videoları seyrettim. andy kaufmann'ın mizah anlayışını dadaizm ile tanımladıklarını öğrendim. yani mantıksızlık, absürdlük, anlamsızlık ve her şey ile dalga geçme üzerine kurulu. dadaizm nedir diye oturup da hiçbir şey okumamıştım. okuyunca gördüm ki dadaizm 1.dünya savaşı esnasındaki o bunalımlı havanın sonucu olarak doğmuş. ben de günlerdir andy kaufman'a niçin bu kadar kapıldım diyordum. sanırım sebebi buymuş. ben de içinde bulunduğumuz bu atmosferden çok sıkıldım. ruh sağlığımın günden güne kötüye gittiğinin farkındayım ve kendime çıkış noktaları arıyorum. andy kaufman'daki bu mantıksızlık, saçmalık, onu hangi kalıba koyacağımı bilememek beni ona çeken şey oldu. günlerdir bir tek onu izliyorum. bulabildiğim her şeyi manyak gibi izlerken, dün de jim carry'nin andy kaufman'ı canladırdığı milos forman filmi man on the moon'u izledim. jim carrey'nin birebir andy kaufman olduğu film sonrası, kaufman'a olan ilgim daha da arttı. bu filmin çekimleri sırasında jim carrey yönetmen milos forman'ı çok kızdırmış çünkü çekimlerin haricinde de sette sürekli andy kaufman ya da andy'nin alter egosu olan ikincil karakteri tony clifton olarak dolaşıyormuş. "ben jim carrey'i on dakikadan fazla tanımadım" diyor yönetmen. bu noktada andy kaufman'ın tony clifton karakterinden de bahsetmek gerekir. bir taverna şarkıcısı tipinde, parlak ceketi, kötü sesi, asabi halleri ile hiç sevilmeyen bir karakter tony. andy hiçbir zaman tony'yi canlandıran kişi olduğunu kabul etmemiş. hatta insanları şaşırtmak amacıyla kendisi andy olarak sahnedeyken, arkadaşı bob zmuda tony clifton kılığında defalarca sahneyi basmış. tony karakterini bob zmuda ile dönüşümlü oynamışlar. hatta andy kaufman'ın genç yaşta vefatının ardından toni clifton karakteri yaşamış; çünkü kendisi öyle istemiş. bu durum ölenin andy olduğu ama tony'nin yaşadığı  olarak algılanmış.

toni clifton
andy kaufman hep zamanının ötesinde biri olarak niteleniyor. mizah anlayışı o zamanlar yanlış anlaşılmış. seveni kadar sevmeyeni de çokmuş. hatta sevmeyeni daha fazla olmuş. gösterisine gelen insanlara great gatsby okuması ve insanların salonu terk etmesi, ülke çapında sadece kadınlarla güreştiği saçma güreş müsabakaları düzenlemesi, kamera önü kavgaları, sataşmaları hep tepki toplamış. insanların algılayamadığı ise bütün bunların birer kurmaca olduğuymuş. andy herkesle kafa bulurken, amerika halkı onu ciddiye almış. kendini hep "bu bir şakaydı" diye açıklamak durumunda kalmış. insanları sürekli kandırdığı için de ölümünün bile yalan olduğu düşünülmüş. bir süre sonra ortaya çıkacak ve aslında ölmedim diyecek demişler. ölümünün yirminci yılı olan 2004 yılında kaufman hayranları kaufman'ın da katılacağını düşündükleri bir parti organize etmişler çünkü birçok insan onun bir köşede inzivaya çekildiğini düşünüyormuş. kaufman'ın aslında yaşadığı gibi haberler yıllar boyunca ara ara haber olmuş.

toni erdmann ile başlamıştım ancak lafı andy kaufman ile bağladım: andy ve onun ikinci kişiliği tony clifton. toni erdman'ın ismi, tony clifton'a bir gönderme. tıpkı peruğu gibi. toni erdmann filmine bir de teşekkür borçluyum ki beni andy ile tanıştırdı. beş sene önce olsa muhtemelen andy'ı sevmezdim, ilgi çekici bulmazdım. ancak şimdi içinde bulunduğumuz şartlar itibariyle her şey bana o kadar saçma, ülke o kadar kötü bir film gibi geliyor ki andy'yi izlerken anlam buluyorum. kendisi "ben komik biri değilim, komik olmaya çalışmıyorum"  demiş her seferinde. zaten ben de andy kaufman'ı izlerken pek gülmedim. sadece insanlarla kafa bulmasına bayıldım. kendisine tarihin gördüğü ilk troll diyorlar. andy kendini ciddiye almadığını ifade etmiş. yalnızca hayatı sevdiğini ve her anı değerli gördüğünü belirtmiş. bu laflar tony erdmann filmine de ilham vermiş olmalı ki o filmde de benzer bir ton yakalanmış. 

sonuç olarak ben iki toni'yi de sevdim. ama hepsinden daha öte andy'i öğrendiğim için memnunum. henüz otuz beş yaşındayken, hayatında hiç sigara içmediği halde akciğer kanseri sebebiyle bu dünyadan göçüp gitmesi, andy kaufman'ın giderayak bile insanları trollediğini göstermez mi?

aşağıda rem'in andy için yaptığı, filme de ismini veren man on the moon şarkısının canlı bir performans videosu var.

9 Aralık 2016 Cuma

almanca aşk: bachmann ve celan

bundan yaklaşık iki sene önce şair ingeborg bachman ile şair paul celan'ın yirmi yıla yayılan mektuplaşmalarının derlendiği kalp zamanı kitabını edinmiştim. başucumdaki komodinin üzerinde onca zaman durdu. arada içini açıp karıştırdım, gece uyumadan önce rastgele bir mektup seçerek okudum ama hiçbir zaman düzenli okumadım. başucumdaki kitaplar değişse de kalp zamanı orada durdu. ne zaman iki-üç mektubu ardı ardına okusam içimi hep tam tarif edemediğim bir his kapladı: sıkıntı mı desem, depresif hisler mi yoksa karamsarlık mı desem. o mektuplarda olan bir şey, beni kitabı devamlı ve düzenli okumaktan alıkoydu. mevsimler değişti, aylar geçti, bir şeyler başladı, bir şeyler bitti, bir sürü iyi şey olduğu gibi kötü şeyler de oldu. ancak o kitap oradan hiç kalkmadı. hep göz hizamda, bir türlü bitiremediğim kitap olarak orada kaldı. sonra birkaç ay önce tesadüfen paul celan'ın şu anda piyasadaki belki tek eli yüzü düzgün şiir derlemesi olan ellerin zamanlarla dolu kitabını gördüm. aldım, eve getirdim. içini karıştırdım ve yine okuyamadan diğer kitabın üzerine koydum. sonra birkaç hafta önce, kalp zamanı kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini ruth beckermann’ın yaptığı, orijinal ismiyle die geträumten, -ingilizcesiyle the dremaed ones- filminin fragmanını izledim. filmde ingeborg bachmann’ı soap & skin ismiyle tanıdığımız avusturyalı müzisyen anja plaschg canlandırıyor. filmin hem bu kitaptan uyarlanması hem de içinde anja plaschg olması faktörüyle o birkaç dakika beni inanılmaz heyecanlandırdı. bir buçuk saat boyunca birbirlerine mektuplar okuyan iki şairin şiirselliğini acaba yönetmen nasıl aktardı? bunu çok merak etmekteyim. bu sebepten bir türlü bitiremediğim kalp zamanını okumaya koyuldum.

avusturyalı şair ingeborg bahcmann, akademik bir temelden geliyor. psikoloji, felsefe ve alman dili okumuş. doktorasını heidegger üzerine vermiş. viyana sanat ve akademi çevrelerinde kabul görmüş biri. babası nasyonel partiye üye bir nazi sempatizanı. paul celan ise 1920'lerde romanya krallığında bulunan czernowitz şehrinde doğan bir yahudi. kendini bildi bileli çok dilli büyümüş. babasının ısrarıyla ilkokulu ibranice eğitim veren bir okulda okumuş. annesinin ısrarıyla almancayı küçük yaştan itibaren anadili gibi konuşmaya başlamış. bu arada kendi yurdunun dili olan romence ve rusça ile de ömrü boyunca bağını koparmamış ancak eserlerini hep almanca vermiş. celan 21 yaşındayken ülkesi naziler tarafından işgal edilmiş ve ailecek yurtlarından sürülmüşler. yahudi kimliğinden ötürü edebiyat çevrelerinde birçok farklı takma isimle yazmış. ailesi ile birlikte toplama kampına götürülmüş. kendisi on sekiz ay sonunda kaçabilmiş ancak ailesi o kampta can vermiş. ondan sonra bir şekilde kaçak yollarla romanya'dan viyana'ya kaçmış. asıl amacı paris'e gitmekmiş. viyana sadece bir aylık bir ara durakmış. bu bir aylık süreçte viyana'da ingeborg bachmann ile tanışmış. bir nazinin kızı olan bachmann ile bir yahudi olan celan’ın aşkı orada başlamış ve celan’ın  intihar ettiği döneme kadar (yirmi yıl) inişli çıkışlı ve şekil değiştirerek devam etmiş.

celan bir ay sonra paris'e gidip, oradaki edebiyat çevrelerinin içine girmeye çalışırken bachmann ile yıllarca sürecek mektuplaşmaları başlamış. bachmann bu süreçte tanınır ve ünlenirken, celan çoğunlukla reddedilmiş, dışlanmış. bachmann'ın şiirleri basılmaya başlarken, celan o sıralar çeviri ile para kazanıyormuş. zaten bütün ömrü boyunca birçok dili anadili gibi bilmesi sebebiyle şairliği hep çevirmenliğinin gölgesinde kalmış (çevirmenlik notları çok ilginç: mesela bir mektupta rené char'ın kitabını çevirdiği için kendisine çok kızıyor; çünkü char ona bir kazık atmış). uzun aralıklarla, avrupa’nın değişik şehirlerinde bir-iki günlük görüşmüşler. hayatlarına başkaları girip çıkmış ama bir şekilde mektuplaşmaları kopmamış. paul celan bu süreçte fransız bir grafik sanatçısıyla evlenmiş. bachmann’ın hayatına max frisch girmiş. bu dönemde ilişkileri dostane bir hal almış. birbirlerinin edebiyat eleştirmeni olmuşlar. sonra bir ara ilişkileri tekrar başlamış. bundan hem max frisch’in hem de celan’ın eşinin haberi olmuş. bu durum büyük sorunlara sebebiyet vermiş. arkası kesilmeyen depresyonlar, buhranlar, celan’ın edebiyat çevrelerinde arzuladığı ilgiyi bir türlü görememesi ve bunun hıncını bachmann’dan çıkarması derken en sonunda ilişkileri tamamen noktalanmış. birkaç sene konuşmamışlar ve bir gün bachmann’a celan’ın intihar haberi gelmiş. paul celan kendini 1970 yılında sen nehrine atarak intihar etmiş. bundan üç yıl sonra da bachmann bir gece evinde çıkan bir yangında hayata veda etmiş. 

kalp zamanında sadece bu ikilinin aşkı değil, ikinci dünya savaşı sonrası avrupası ve savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin travmalar var. avrupadaki anti-semitizm etkileri, celan’ın yahudi olduğundan ötürü şiirlerine kıymet verilmediğine olan inancını sürekli yinelemesi var. bu iki şairin mektuplarında, sadece gönül bağlarını değil; birbirlerinin eserlerine dair olan incelemeleri ve eleştirileri de görüyoruz. birbirlerinin edebiyatına olan inançları ve birbirlerine verdikleri destek görülüyor. ama çokça bachmann'ın celan'ın şiirlerine olan inancı ve sevgisi baskın. bu bana çoğunlukla tipik bir kadın-erkek ilişkisini hatırlatıyor. yirminci yüzyılın önemli feminist şairlerinden biri olarak görülen bachmann'ın da karşısındaki adamı hep desteklediğini, çoğunlukla bir çocuğu takdir eder gibi sevdiği adamın şiirlerini hep takdir ettiğini görüyorum. paul celan çok travmatik bir geçmişten geliyordu, ailesini kaybetmişti ve bunlar çok ağır şeylerdi. sebep bunlar mıydı, üçüncü bir kişinin bunları bilmesine imkan yok ama ben bu ilişkide bachmann'ın sevgisini daha büyük gördüm. celan'ın bachmann'ın başarısına gücenir ve hatta kıskanır hali bana ikili ilişkilerdeki karanlık noktaları hatırlattı. bir yerden sonra bu ilişki beni sıktı. adeta sonunu bildiğim bir ilişkiydi. az bir sayfa kala atlaya atlaya kitabın sonuna geldim. işte o zaman bu kitabı başucumdan kaldırıp, kitaplık rafına yerleştirdim. 

şimdi die geträumten filmini bekliyorum. acaba yönetmen -bir kadın- de bu ilişkiyi benim algıladığım gibi mi gördü diye merak ediyorum. o nasıl yansıttı acaba? gösterildiği film festivallerinde olumlu tepkiler alan ve yeni bir janrın doğuşu olarak adlandırılan bu filmi oldukça merak etmekteyim. aşağıda fragmanını paylaşıyorum.