nuri bilge ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nuri bilge ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2018 Çarşamba

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ahlat ağacı


spoiler yoktur.
*
kurşun kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. bu filmin aklıma getirdiği kader/kadercilik kavramları üzerine düşündüm. insanın kendinden önceki kuşakları aşmak istemesi, doğup büyüdüğü yerden kaçmak istemesi, annesine/babasına benzemek istememesi evrensel kavramlar. burada anne/baba derken kastettiğim ailenin ötesinde, belki "devlet babanın" ta kendisi, içinden geldiğin toplum ve yetiştiğin kültür gibi çok daha büyük kavramlar aslında. bir yanda kaçıp gitme isteği var, tutkularının peşinde koşma (filmdeki karakter özelinde - yazar olma), bir yanda toplumun dayattıkları ve istesen de silemediğin şeyler var. işte tam bu noktada betona çakılmış gibi hissediyorum. genç bir insan olarak, gerçekten de silemeyeceğimiz, kaçamayacağımız yükümlülükler var mı? yoksa bunlar suçluluk duygusu içindeyken sorgulamadığımız tercihler, bir nevi kendimizden vazgeçişler mi? bu, insanın hayata dair bir tutkusundan vazgeçmesi de olabilir, istemediği bir işte çalışmayı sürdürmesi de, yaşadığı şehirden/ülkeden gitmesi yerine kalması da olabilir. artık kim kendine hangi payeyi biçerse. işte bu vazgeçişler aslında bir tercihtir ve hem bireysel gelişmenin hem de toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. buna kadercilik diyebiliriz ve kadercilik bizim gibi toplumların boynundaki değirmen taşıdır. 

bir oğulun suçluluk duyması için babasının onu sevmesi, sadece ama sadece sevmesi yetebilir. hatta bahsi geçen belki "iyi" diyebileceğimiz bir baba figürü de olabilir. bu oğula bir birey, bu babaya devletin ta kendisi de diyebiliriz. sorun, bizim gibi kültürlerde nesilden nesile aktarılan suçluluk duygusu, kendini gerçekleştirmenin radikalleştirilmesi ve hem çekirdek aileden hem de büyük aileden (toplum?) bir çeşit "vazgeçiş" olarak algılanması. tüm bunlar ve daha fazlasının gelip dayandığı nokta: kadercilik. bırakıp gitmenin yaratabileceği suçluluk duygusuyla yaşayacak iradeyi ve cesareti gösterememek, geleneği sürdürmenin risk barındırmaması ve güvenilirliği, insanı "kendi olmaktan" alıkoyar. kendini sevgi uğruna zamanla kuyuda buluverirsin. babanın sevgisi uğruna, bildiğin yollarda yürümek uğruna yeni yolları, yeni sevgileri ve olasılıkları, en önemlisi kendi isteklerini hiçe sayarsın. neden? çünkü gelenek sana bunu söyler. neden? çünkü kadercilik böyle bir şeydir. bu pratik; kötü bir gen gibi, dna'nın bir parçası gibi kuşaktan kuşağa aktarılır da ondan. oysaki ideal bir ebeveynin, ideal bir toplumun/devletin, gençlerine kendileri olabilmesi için yer açması ve imkan yaratması gerekir. birbirinin aynı umutsuzlukları ve yaşanmamışlıkları, hatta hayal kırıklıklarını ısrarla nesilden nesile aktarmak yerine, bu hayal kırıklıklarının bile kişiye özgü, yegâne olması için ortam yaratılmalıdır. 

ülkenin özellikle son yirmi yılını, içinden geçtiğimiz siyasi ve toplumsal dönüşümü göz önünde bulundurduğumuzda, bir kuşak için kaybolmuş, boğulmuş ve karamsarlığa itilmiş demek pek de yanlış olmaz. filmin ana karakteri de bu kuşaktan. sevimli bir mizacı yok. iğneleyici, ukala, keskin yargıları var ve bu yargıların esneme payı yok. tüm bunlar gençlikten mi, emin değilim. ancak öyle olmasını umabilirim. hatta yazar olmayı gerçekten isteyip istemediğinden bile şüpheliyim. köylü kızı hatice'nin zengin bir kuyumcu ile evlenmeye ettiği hevesin bir başka tezahürü gibi geliyor bana sinan'ın yazarlık hevesi. kayıp bir kuşağın amaçsızlık içinde debelenişi. 

net yargıları olan din muhafızları arasında yaşamayı bu toplum sayesinde öğrendik. filmde imamların ağaçtan elma aşırırken yaptıkları ahlak ve vicdan üzerine uzun diyalogları yozlaşmış bir topluma işaret ediyor. utanma duygusu kalmamış insanların arasında, açıktan açığa ayıplanacak bir tek baba mıydı?

neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmek, sorgulamak ve olguları bilimsel bir düzlemde açıklamak/tartışmak buraların işi hiç olmadı. bizim başımıza gelen nedir? akla ve mantığa sığmayan bir sistem içerisinde, mantıksız insanların koyduğu -ya da hiçe saydığı mı demeliyim?- kurallara tabi olmak. sonra bunun adına da kader demek. kaderciliğe boyun eğmeyi en güvenli varoluş biçimi görmek. buna itirazım var; çünkü "tek bir gerçek yoktur." bir roman ağırlığında olan nuri bilge ceylan filmi bana bunları ve fazlasını düşündürdü. kafam oldukça karışık. üzerinde düşündükçe çeşitli okumalara açılan bu film, beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.

nbc 2000'li yılların türkiye'sinin romanını yazmış. 

17 Nisan 2010 Cumartesi

bu filmde aynı frekansı tutturamadık reha bey. üzgünüm.


sevdiğim adamlar ve hayalkırıklıkları.
zeki demirkubuz'dan sonra şimdi de reha erdem hezimetine uğradım. tabii bana hayalkırıklığı yaşatmaları onları pek irdelemez muhtemelen ama ben sormadan edemiyorum, bu adamlara ne oldu böyle?

kosmos'un fragmanını izleyince öyle heyecanlanmıştım ki filmin sürekli ertelenen vizyona girme tarihini takip eder oldum. kaç defa değişti hatırlamıyorum. sonunda kosmos dün sinemalara teşrif etti. bugün de biz kendisini görmeye gittik. cepa'nın orta büyüklükteki salonlarından birinde sadece biz vardık: dört türk ve hiç türkçe bilmeyen bir kazak. aslında salonda sadece bizim olmamız fena da olmadı, film süresince birbirimize sorular sorup durduk. sonradan anladık ki hiçbirimiz pek bir şey anlamamışız. ama öyle kızdım ki reha erdem'e (ben de kim oluyorsam?), ben anlamadım değil, o anlatamamış dedim. bunu dedim ve bu dediğime de inandım. kendisi "iyi yönetmen" insiyatifini kullanarak deneysel bir çalışma yapmış. o yüzden de anlamadım diyorsam bana salak demesin. ha, ama eğer diyecekse de canı sağolsun.

filmi eleştirsem de, acaba reha beyler bizle dalga mı geçiyor diye sormadan edemesem de bir bakıyorum, filmde kars var. hatta sadece kars var. kars mı? kars ya. orhan pamuk'un kar'ıydı; nuri bilge ceylan'ın iklimler'de sevdiği kadını ziyarete gittiği yer; özge'nin memleketi, bize kete getirdiği yer; şimdi de reha erdem'in mistik diyarı. ben hiç görmedim kars'ı ama bu adamlardan anladığım, insanları büyüleyen bir şeyler var orada. biraz dinginlik mi desem, yoksa zamansızlık mı acaba? bana verdiği his zamansızlık hissi. büyük şehirden biri oraya gittiğinde ne hisseder bilemem. şu an için anca tahmin edebilirim. acaba nedir onların o topraklarda bulduğu? ülkenin en doğusundayken bütün düşüncelerin de uzağında mı olursun? oysaki biliyorum, cevdet bey ve oğulları'nda roman karakteri büyük şehirden erzurum'a kafasını toplamaya gider. doğu'nun soğuğunda bir anlam bulmaya gider. hatta sakallarını kesmez orada, her şeyi kendi haline bırakır. sakalları uzadıkça yüzü kapanır. belki de bu şekilde herkesten ve her şeyden saklanır. bense bugün kars'ı izlerken neredeydim diye sordum kendime, koca bir anlamsızlık hissi buldum sadece, ya da anlamlandıramama.
hasta olmuş bu adam dedim. arkadaşım dedi ki, bu adamın rehabilitasyona ihtiyacı var, kafayı sıyırmış. ben bilemem reha erdem ne alemde, umarım iyidir. hayat var'dan bu yana başka bir aleme doğru gittiği belli. aslında o küçük laflar ederken büyüktü, uzun cümleler kurmadan manaya ulaşandı. şimdi ne olmuş böyle? uzun uzun cümleler didaktik bir havada.

film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.

filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.

filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.

ben bu filmden şunları öğrendim:
-en sevdiklerimiz aynı anda en nefret ettiklerimiz olabilir.
-bir bütünün içinde bir parçayı sevmek, bütünün kendisini sevmek için yeterli değildir.
-içinde az diyalog olan bir filmi türkçe bilmeyen arkadaşlarınız da en az sizin kadar anlayabilir.
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
-reha beyler doğu'dan yine batıya kaymalı.

son olarak da bir adama çok güvenmeyeceksiniz. kızlar bu da sizin içindi.


(frekans demişken, bir çekme-çekmeme mevzusu: burada.)

20 Kasım 2008 Perşembe

son model ışıklar ve bulutlar



insan başına gelen bazı şeylere isyan eder. an olur bağırıp çağırmak ister, an olur ses çıkarmaz ve o rahatsız edici sessizlikte içindeki öfkeyi boşaltabileceği bir yer arar. ikisi de bir şekilde insanın olaylara tepki verdiğinin göstergesidir. bir de üçüncü alternatif vardır ki o nokta artık bantın koptuğu yer olabilir, bilemiyorum. o nokta kayıtsızlıktır.



kayıtsızlık bir seçenek değil aslında. eylem de değil. ne olduğuna dair bir fikrim yok, eğer olsaydı kendimi hayata karşı kayıtsız hissetmezdim muhtemelen. yalnız şunu biliyorum ki yorgunlukla beraber gelen bir hal. ya da yorulduğun için kayıtsız oluyorsun. en nihayetinde sanki hiçbir şey beni ilgilendirmiyor, dışarıyı merak ettiğim de söylenemez. hiçbir şeye kızmıyorum, gelen her şeye "e peki madem, geç buyur" diyebilecek kadar sözde rahat görünümün altında, hücrelerimde içime gömülen bir şeylerin ağırlığı var. yani mümkün olsa içimi tümüyle boşaltacağım. bir türlü derinden çıkamadığımdan, gerçek dünyayla olan randevumu sürekli erteliyorum. o zamana kadar ne kadar kalabilirsem kardır diyerek, benmerkezlizaman'ımın içinde kalıyorum. gerisi benim olmayan anlara tekabül ediyor sanki. boşa geçen zaman gibi, iyi değerlendirilememiş anlar gibi. aradan uzun zaman geçtikten sonra geriye dönüp de "hiçbir şey yapmamışım" diyebileceğin mükemmel boşluklu anlarım var. ne üzülürüm diye, ne de pişman olurum diye korkuyorum. sanırım şimdilik gelecek zamandan kaçıyorum. nereye saklanacağım bilmiyorum fakat beynimden geçen düşünceler en azından gün içinde beni oyalamayı başarıyor. gerisiyle ilgilenemiyorum. yani istesem bile olmuyor. yorgunluktan önümü göremiyorum, kulaklarım çınlıyor bazen aşırı müzikten. gözlerim acıyor bazı sabahlar. evden otobüs durağına yürürken, ufak güzel şeyleri düşünmeye çalışıyorum. o zaman bulutlar dağılır gibi oluyor gökyüzünde. salaklaşıyorum resmen. o salak halim iyi ki resmî halim değil diye düşünüyorum sonra da. çünkü o acemi mutlulukla direksiyonu ne yöne kıracağımı kestiremem heralde diyorum. işte o zaman sonradan utanabileceğim şeyler yapabilirim. düşününce pişman olacağım sözler söyleyebilirim. gene her şeyi kontrol etmek isteği doğar içimde, beceremem, şimdikinden beter olurum. halbuki şu anda her şeyin benden bağımsız olma halini seviyorum. her şey olası, her şey ihtimaller dahilinde. ben istesem de istemesem de milyon tane şeyle karşılaşmaya devam ediyorum. pek az şey şaşırtıyor artık beni, pek az şey heyecanlandırıyor. işte o ufacık şeyleri olabildiğince muhafaza etmek istiyorum içimde. en kıymetli şeylerimmiş gibi korumak istiyorum onları. sabahın köründe düşünüp, memnun ediyorum kendimi. sonra unutmak istiyorum eskimesinler diye. yıpranmalarından korkuyorum ufak güzel şeylerin. lüzumsuz derecede gökyüzüne bakıyorum son zamanlarda. sonra aklımdan saçma saçma şeyler geçiyor. acaba tam da şu anda aynı buluta baktığım birileri var mıdır falan diyorum. hava kaç gündür kapalı, bulutlar fırçayla çizilmiş gibi koyu tonda. şehrin üstünü örtmüş, neredeyse elimi uzatsam tutabilirmişim gibi geliyor. isim bile taktım onlara. nuri bilge ceylan bulutu olmuşlar adeta. üç maymun filmindeki bulutların ankara halini düşünün. daha siyah, daha gri olanını. sabah güneşinin önüne çıkan tabelalar gibi olmuş bulutlar. buyrun, burdan ankara'ya doğabilirsiniz, yazıyor birinin üstünde. benim gözümün içine gir, diyorum o zaman güneşe. lütfen beni gör. hani bazen güneş tam gözünün içine girer ya, gözün kamaşır, belki bir iki saniyelik garip ışıklar yanar söner gözünün önünde. ne olduğunu bilemezsin, anlam veremezsin. öyle olsun istiyorum, gidip geleyim bir saniyeliğine ışıkların yanına. ya da onlar gelsin. gözüm kamaşsın kısa bir süre. insanın gözü ne zaman kamaşır ki diyorum. kendi kendime soru soruyorum. söyle bakalım, insanın gözü ne zaman kamaşır? biraz bekliyorum. düşünüyorum. çok kıymetli bir soru gibi geliyor. uzun zamandır bu kadar mana ifade eden bir soruyla karşılaşmamıştım diyorum. sonra cevabı buluyorum. insanın gözü sadece üç şeyden kamaşır gibi geliyor. birincisi güneş diyorum. ikincisi ay. üçünsü de aşk. güneş ve aya rastlama ihtimalin daha çok; rastlarsan da hemen resmini çek, zihnine kazı, diye öğüt veriyorum. ama aşk için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef, diyorum. en güçlü ışık, aşık olunca yanar herhalde lakin bu düşük bir ihtimal; güneşin onca insan arasından seni seçip de gözünün içine girebilme ihtimalinden bile daha düşük aşk ışıklarının yanma ihtimali diyorum. dikkat et de ampuller patlamasın diye iğrenç bir geyik yapıyorum sonra da. aksi takdirde hepten karanlığa gömülürsün diye de ekliyorum.
sen onu bırak şimdi, hani ileriyi düşünmüyordun; bırak, onu da zamanı gelince düşünürsün diyorum kendime. ışıkmış, ampülmüş boşver diye uyarıyorum içimdeki elektrik tesisatçısını. boşver sen onu, şimdiye dön; her şey sırayla. sırası gelsin, bulursun sen içgüdülerin yardımıyla yapacağın şeyi diyorum. bu cümleyle kendime laf çarpıyorum. "hani inanmıyordun ya bilime, dönmüştün metafiziğe hani?" demek istiyorum aslında. salaksın kızım sen, salaksın diyorum. ama sonra perdeyi aralıyorum ve kolilenmiş hislerimi görüyorum. paketlerden birinde umut da var, evet. o an anlıyorum ki insan umut edecek pek bir şey bulamayınca belki'lere saldırıyor. çünkü gerçekler nşa'da hep aynı sonuçları veriyor, bense bilinmeyeni bekliyorum. kötünün iyisi bir durum işte.



yönetmenden uyarı alıyorum sonra. "yeter artık, mahzenlerde fazla kaldın" diyor bana. "peki, siz bilirsiniz, çıkayım o zaman" diye yanıtlıyorum onu. itiraz edecek gücüm yok. o denli enerji fakiriyim. kayıtsızlık denizinde boğulsam çıkmak için uğraşmam sanki. hah, işte bilemediğim bir şey daha! emin olmak nasıl bir histi acaba?