sevdiğim adamlar ve hayalkırıklıkları.
zeki demirkubuz'dan sonra şimdi de reha erdem hezimetine uğradım. tabii bana hayalkırıklığı yaşatmaları onları pek irdelemez muhtemelen ama ben sormadan edemiyorum, bu adamlara ne oldu böyle?
kosmos'un fragmanını izleyince öyle heyecanlanmıştım ki filmin sürekli ertelenen vizyona girme tarihini takip eder oldum. kaç defa değişti hatırlamıyorum. sonunda kosmos dün sinemalara teşrif etti. bugün de biz kendisini görmeye gittik. cepa'nın orta büyüklükteki salonlarından birinde sadece biz vardık: dört türk ve hiç türkçe bilmeyen bir kazak. aslında salonda sadece bizim olmamız fena da olmadı, film süresince birbirimize sorular sorup durduk. sonradan anladık ki hiçbirimiz pek bir şey anlamamışız. ama öyle kızdım ki reha erdem'e (ben de kim oluyorsam?), ben anlamadım değil, o anlatamamış dedim. bunu dedim ve bu dediğime de inandım. kendisi "iyi yönetmen" insiyatifini kullanarak deneysel bir çalışma yapmış. o yüzden de anlamadım diyorsam bana salak demesin. ha, ama eğer diyecekse de canı sağolsun.
filmi eleştirsem de, acaba reha beyler bizle dalga mı geçiyor diye sormadan edemesem de bir bakıyorum, filmde kars var. hatta sadece kars var. kars mı? kars ya. orhan pamuk'un kar'ıydı; nuri bilge ceylan'ın iklimler'de sevdiği kadını ziyarete gittiği yer; özge'nin memleketi, bize kete getirdiği yer; şimdi de reha erdem'in mistik diyarı. ben hiç görmedim kars'ı ama bu adamlardan anladığım, insanları büyüleyen bir şeyler var orada. biraz dinginlik mi desem, yoksa zamansızlık mı acaba? bana verdiği his zamansızlık hissi. büyük şehirden biri oraya gittiğinde ne hisseder bilemem. şu an için anca tahmin edebilirim. acaba nedir onların o topraklarda bulduğu? ülkenin en doğusundayken bütün düşüncelerin de uzağında mı olursun? oysaki biliyorum, cevdet bey ve oğulları'nda roman karakteri büyük şehirden erzurum'a kafasını toplamaya gider. doğu'nun soğuğunda bir anlam bulmaya gider. hatta sakallarını kesmez orada, her şeyi kendi haline bırakır. sakalları uzadıkça yüzü kapanır. belki de bu şekilde herkesten ve her şeyden saklanır. bense bugün kars'ı izlerken neredeydim diye sordum kendime, koca bir anlamsızlık hissi buldum sadece, ya da anlamlandıramama.
hasta olmuş bu adam dedim. arkadaşım dedi ki, bu adamın rehabilitasyona ihtiyacı var, kafayı sıyırmış. ben bilemem reha erdem ne alemde, umarım iyidir. hayat var'dan bu yana başka bir aleme doğru gittiği belli. aslında o küçük laflar ederken büyüktü, uzun cümleler kurmadan manaya ulaşandı. şimdi ne olmuş böyle? uzun uzun cümleler didaktik bir havada.
film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.
filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.
filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.
ben bu filmden şunları öğrendim:
film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.
filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.
filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.
ben bu filmden şunları öğrendim:
-en sevdiklerimiz aynı anda en nefret ettiklerimiz olabilir.
-bir bütünün içinde bir parçayı sevmek, bütünün kendisini sevmek için yeterli değildir.
-içinde az diyalog olan bir filmi türkçe bilmeyen arkadaşlarınız da en az sizin kadar anlayabilir.
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
-reha beyler doğu'dan yine batıya kaymalı.
son olarak da bir adama çok güvenmeyeceksiniz. kızlar bu da sizin içindi.
(frekans demişken, bir çekme-çekmeme mevzusu: burada.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder