19 Mart 2010 Cuma

ıspanak yiyerek güçlü olalım

yeni albümümüz vesilesiyle yaptığımız ingiltere ve amerika turundan sonra memleketimiz borçka'ya dönünce hemen kendimizi çimlere attık. grup arkadaşım marc'a dedim ki:" oğlum getir gitarı, ukuleleyi, hep beraber bayırlarda dolanalım". ayıpsın dedi. ninem bir tepsi ıspanaklı börek yapmış. davulcumuz canıtın da termosa çay dolduruvermiş. felekten bir gün çaldık. yahu marc dedim, o kadar yer gezdik, ingiltere, amerika neyim gördük, yine de en güzeli ninemin memleketi be dedim. haklısın bacım dedi.


kalamış'tan bir tatlı huzur almanın ya da gece vakti heybeli'de mehtaba çıkmanın vakti geldi mi? ben hiç bilmem. adalar, modalar... bunlar bana yabancı. bilsem güzel olur, bir vakit bilmek isterim. göreyim, öğreneyim. görülecek, öğrenilecek şeyler hiç bitmez. iyi ki de bitmez. ya bir de bitseydi halimiz nice olurdu? biz çok sıkılırız günlerden, biz derken kendimi kastederim lakin benim gibi sıkılanlar var, bilirim. günler hep aynı, yollar hep aynı. bazen eğlence olsun diye yolumu uzatırım, farklı bir otobüse binerim. bazı güzergahlar bana iç karartıcı gelir. karanlık bir film gibi, yollar kasvetli bir şehirde çekilen iç sıkıcı bir film adeta. dar yolları sevmem, ara sokakları da. geniş yollardan gidince camdan içeri ferahlık sızar. sonra otobüsün tıkış tıkışlığı ferahlık merahlık bırakmaz. böylece dengelenir her şey, nötrleşir. ben de nötrleşirim. kayıtsızlığım yavaş yavaş artar. kayıtsızım desem de iyi şey ile kötü şey; güzel şey ile çirkin şey aynı değildir. mutluluğun verdiği his güzel ama kötü bir şeyle karşılaşınca üzülmek yok. üzülmek diye bir şey yok. hiç olmadı, biz hiç bilmedik. hep iyiyi hep güzeli bildik. öyle olalım zaten. içimi açan müzikler ve içimi açan filmler görmek istiyorum. bir de içimi açan insanlar... en mühimi de insanlar. canım insanlar, güzel insanlar. bazen sevdiğim, bazense nefret ettiğim, şu sıralarsa kayıtsız kaldığım insanlar. vitaminlerimi alsam, taze sıkılmış meyve suyumu içsem, birkaç kültür fizik hareketi, bir-iki de iyi dost sesi... birden hemen dinçleşiveririm. çok güçlü olurum, iyi işler yapmak için şevk gelir. sonra bir bardak taze çay içerim; demli, mis kokulu. veyahut da sert bir kahve. cümleye "veyahut"la başladım, bağlacı cümlenin başına koydum. halbuki olmaaaz. "ama"yla cümleye başlanmaz. "ve" ile de. öyle derdi hocamız. kulakları çınlasın. ne zaman "ve" ile cümleye başlasam aklıma gelir. gelsin, ziyanı yok, severim. bana bir şey öğreteni severim.

"veyahut da sert bir kahve"de kalmıştım. gücümü toplamam gerek. daha yapacak ne çok şey var. bense yorgunum. uykular uyumak, rüyalar görmek isterken ayakta durmak kadar zor olan bir şey yok. bir baktım, herkes ayakta durmakta zorlanıyor. herkeste bir yorgunluk. bahar yorgunluğu mu? baharı bilmem fakat bahaneler hiç bitmez. bahar gelir yoruluruz, yaz gelir yoruluruz, sonbahar ve kışın zaten hep yorgunuz. üstüme bir rehavet çöktü. bulmak istesem milyon tane bahane yaratabilirim. ne de olsa bahaneler hiç bitmez. o yüzden kaldırayım artık şu mazaretleri. çayıra çimene yayılmak için vakit henüz erken.

yahu marc, her şeyi öğrendin de şu "börek"e, "börek" demeyi öğrenemedin. hala böööörek, ısrarla bööörek. ama ne yapalım, sen öyle diyorsan öyle olsun. canın sağolsun ya. o kadar kusur kadı kızında da olur.

Hiç yorum yok: