28 Aralık 2016 Çarşamba

benim alien kardeşlerim

 post realistic natural movement in the early authoritarian days in turkey

aklımı dünya denen gezegenden uzaklaştırmak istediğimde sığındığım belli başlı birkaç tema var. bunlardan biri de uzay. benim uzayım sevimli, içindekiler de dost. buna rağmen dünyanın dışında bir yaşam, kendim için hayalini kurduğum bir şey değil. bu beni biraz korkutuyor. gidip de dönememek var.  ama orada başka hayatlar olabilme ihtimali bana yakın geliyor.  bu beni hep gülümseten bir şey. uzay yolculuğu korkutucu gelse de uzay filmlerini, kitaplarını ve resimlerini severim. kendimi bildim bileli uzaylıları hep dost olarak düşünmüşümdür, korkulacak yaratıklar olarak değil. uzay deyince aklıma ilk gelen film space odyssey, solaris, alien ya da moon değil. benim aklımda ilk beliren uzay filmi, küçükken tonight tonight’in klibinde gördüğüm a trip to the moon filmi. uzaya giderken en şık kıyafetler giyilir, saçlar fönlenir, rujlar sürülür ve ayakkabılar parlatılır. uzay seyahati dediğin böyle olmalıdır. hayalimde uzay gemisiyle yolculuk etmek, trenle yolculuk etmek gibidir. nasıl trenle giderken ufuktaki boşluğu, tarlaları, uçsuz bucaksız toprağı seyredebiliyorsan; uzay seyahatine çıktığında da gökyüzünü seyredebileceğini düşünürüm. çünkü gökyüzünü seyretmenin özlemi içerisindeyim. şehirde olduğum sürece önümde ufku görebileceğim genişlikte bir alan uzanmadı. şehirler hep tıkış tıkış, binalar hep dip dibeydi. tek görebildiğim şey, gökyüzünün iki bina arasında kalan kesit alanıydı ve bu benim için yeterli değildi. bu nedenle uzay maceralarını hep doyasıya gökyüzünü seyretme hikayeleri olarak gördüm. heidi’nin köyünden ayrılıp da büyük şehre geldiğinde camdan uzanıp dediği "ama buradan dağlar görünmüyor ki" lafını ben hep içimden söyledim. üstelik aksini bilmememe rağmen. ben doğaya dair şeyleri çocukluğumda yaz tatillerinde gittiğim kaz dağlarında öğrendim. daha fazlasını görmek isterdim, halen de isterim. bu nedenle benim için uzay, içimde bitmek bilmeyen doğa özleminin bir parçası. şehrin dışındaki doğa yaşamının, başka türlü bir varoluşun uzantısı.
neredesin benim ey güzel alien kardeşim?

kendimi sıkışmışlığın içinde ifade etme yolları ararken döndüğüm resimde, ilk kez siyah kağıt ve metalik boyalar kullandım. dükkanda bu ikisine rastladığımda onlarla ne yapacağımı bilmeden aldım. sadece o an sevdiğim ve ilgimi çektiği için. eve yürürken aklıma gelen şey, siyah bir fonun üstüne parlak galaksilerin ne kadar yakışacağı oldu. böylece ortaya bu resim çıktı.

şimdi tek beklediğim şey alien kardeşlerimin, ufo kardeşlerimin  dünyamıza gelmesi. en azından bana misafir gelmesi. her şeyin çok sıkıcı olduğu bu zamanlarda keyfimi bir tek onlar yerine getirebilir. 

neredesin ey benim alien kardeşim?

26 Aralık 2016 Pazartesi

canım julie


bir şarkı paylaşmak istiyorum. bu karanlığın, bombaların, ölümlerin, yakılmaların ortasında küçücük, güzel bir şarkı paylaşmak istiyorum. artık uyku uyuyamaz olmuşken, acaba aklımı mı kaçırıyorum dediğim günlerden geçerken beni iyi eden mini minnacık bir şarkı buldum. belki bu şarkı bana iyi geldiği gibi başkalarına da iyi gelir. üç dakika elli dokuz saniye boyunca içinize bir serinlik getirir. 

julie byrne'nin natural blue şarkısı, ocak 2017'de çıkacak albümü not even happiness'ın habercisi. ilk olarak bu şarkıyı yayınladı. ilk dinlediğimden beri kaçıncı dinleyişim saymamın mümkünatı yok. seni ilk gördüğümde gökyüzü masmaviydi diyor şarkıda. tarlalar sonsuzluğa uzanıyordu diyor. uzun zamandır böyle hissetmemiştim, seni ilk gördüğümde bir his beni yakaladı diyor. ne kadar güzel diye düşünüyorum. bu sözler beni gülümsetiyor. gözlerimi kapatıyorum ve gözümün önüne masmavi bir sonsuzluk getiriyorum. gökyüzü ve deniz. üzerimden bir ürperti gelip geçiyor. giydiğim kazak mı çok sıcak geliyor yoksa birden bire gönlümden taşacak olan duygular mı ağır basıyor bilemiyorum; bir sıcaklık hissediyorum. sırtım ıslanıyor. gözlerim doluyor. ama bütün bunların hepsi mutluluktan oluyor. ne diyorlar, stendhal sendromu mu? öyle havalı ve entelektüel bir şey değil benimkisi. ama hani olur ya, bir insani ilk kez görürsün ve yoğun bir şey hissedersin ya da ilk kez gördüğün bir manzara karşısında dilin tutulur ya da ilk kez gittiğin bir ülkeye aşık olursun, ilk kez tadına baktığın bir yemeğe bayılırsın... işte böyle şeyler benim anlatmak istediğim. ben aylardır bunları hissedemez olmuşum. içinde yaşadığımız karanlığa, deliliğe teslim olmamaya çalışırken aslında olmuşum. 

bu şarkıyı ilk kez dinlerken gözümden akan yaşa engel olamadım. ne güzel tasvir ediyordu manzarayı julie. güneş ikiye yarılmış, tarlalar sonsuzluğa uzanmış, gökyüzü masmavi. bir de demesin mi "seni gördüğümde bir şey hissettim, uzun zamandır hissetmemiştim."

haftasonu ankara'da geçirdiğim iki günün ardından havaalanına giderken otobüste hep bu şarkıyı dinledim. aylardır görmediğim arkadaşlarımı gördüm. hepsine tek tek sarıldım, hepsini yanağından öptüm. hem de laf olsun diye değil, kocaman bir öpücük kondurdum; çünkü artık sevdiklerimi kaybetmekten korkar oldum. en son ne zaman böyle kahkaha attım hatırlamıyorum. kahkahamın orta yerinde b. bana sarıldı ve kafasını göğsümün üstüne yasladı. bir abla, belki bir anne gibi başını okşadım. çünkü askere gidecekti. askerlikten bahsettik. başını öptüm. ben bana sevgisini gösteren insana, -eğer onu seviyorsam- onun gösterdiğinin kat be katını gösteririm. hatta o göstermeden gösteririm. dostuma sarılırım. biri beni öpmeden ben onu öperim. karşımdakinin elini ilk ben tutarım. ne yapayım, öyleyim. sevgimde cömertim ve karşımdaki de öyle olunca dünyanın en mutlu insanı oluveririm.

bu şarkıyı dinlerken düşündüğüm, içimden taşan sevgiyi bir kişiye değil, birçok şeye yönlendirdiğimde mutlu olduğumdu. doğa, hayvanlar, dostlar, kabak tatlısı, müzik... biliyorum ki sevgi bir kişide değil. biliyorum ki bir gün yine birini seveceğim. şansım varsa o da beni sevecek. onu görünce yüzüme bir rüzgâr esecek. beni de bu şarkıdaki gibi bir his yakalayacak. hayat zor ve çekilmez ama böyle şeyler bana umut veriyor. her şeye rağmen.

canım julie. yüzün de ismin kadar güzel.

18 Aralık 2016 Pazar

demokrasi

2010 yılında şimdinin cumhurbaşkanı, o zamanın başbakanı erdoğan odtü'de bulunan tübitak uzay enstitüsüne gelmişti. o günü çok net hatırlıyorum. hani öğrencilerin çelik kuvvet önünde uzun eşek oynadığı gün. benim hayatımda kendi gözümle ilk kez gördüğüm, devletin öğrencilere yönelik faşist saldırısı buydu. ondan önce hep duymuştum, şahit olmamıştım. o gün annemden dinlediğim 70'li 80'li yıllara ait bir gün gibiydi. hani kampüste olaylar olurdu diye anlattıkları günlerden. her yer biber gazı olmuştu. onlarca arkadaşımız tutuklanmıştı. hiç unutmam, felsefe bölümünden seçmeli ders alıyordum. derse gittim. hoca geldi ve dedi ki; "çocuklar bu dersi iptal ediyorum. ben rektörlüğün önündeki eyleme gidiyorum. öğrencilerim tutuklanırken burada ders yapamam. sizi bilmem, bir şey diyemem ama ben gidiyorum" demişti. bu lafın ardından sınıfı terk eden hocamızın arkasından biz de montları giyip gitmiştik. sloganlar, basın açıklaması, nöbetler derken serbest bırakılan arkadaşların ardından eylemler kesilmemişti. şimdi geriye dönüp baktığımda o gün yaşananların bugünün yanında çok yumuşak kaldığını görüyorum. nereden nereye gelmişiz. bugün o eylemlerin benzerine 2016 türkiyesinde rastlamak mümkün değil. 

ders aldığım felsefe hocası bize platon'un devlet kitabını aldırtmıştı. bir bölümü okumuştuk sadece. ben gerisini de okumaya çalışmıştım ancak okuyamamıştım. bana ağır gelmişti. en son ankara'ya gidişimde kitabı yanıma aldım. belki şimdi anlayabilirim diye. biraz okudum ama bu sefer de olmadı. okunacak romanlar dururken böyle bir kitap bana ağır geldi, zihnimi yordu. sanırım hiçbir zaman okuyamayacağım. ama bölüm bölüm sayfaları karıştırırken bir kısma rastgeldim. şu on dört yılın yaşattıklarından sonra demokrasiye dair soru işaretlerim oluştu. demokrasinin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. böyle diyerek bir kısım insanları küçümsediğim düşünülmesin. bu işin kıstası ne olmalı bilmiyorum. mesela platon demiş ki devleti yönetecek insanlar her türlü dikkat dağıtıcı şeyden uzak olmalı, geçim sıkıntısı çekmeyen kimseler olmalı, hayat gailesi ile uğraşan kimseler olmamalı ki tüm dikkatlerini ve enerjilerini devlete verebilsinler. neden olmasın diye düşünüyorum. bu konuda altyapım yok, söz söyleyebilecek bilgim de yok. ancak tek diyebildiğim demokrasi sandığım kadar iyi bir şey değilmiş. platon bunu şöyle anlatmış:

''demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. halk övülmeyi sever. onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.
demokrasi, bir eğitim işidir. eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. devam edilirse demagoglar türer. demagoglardan da diktatörler çıkar.''

amerikan seçimlerinden sonra new yorker'da çıkan bir demokrasi eleştirisi the case against democracy şurada. halkın refahı için kararı kim vermeli, bunu sorgulayan güzel bir yazı. politika felsefesi üzerinde uzman profesör david estlund'dan ilginç alıntılar yapan yazıda, estlund'un democratic authority: a philosophical framework kitabından bahsediyor. estlund'a göre demokrasilerde eşitlik kavramı tek başına yeterli değil. o zaman neden yazı tura atmıyoruz ki diye soruyor. bu bana da çok mantıklı geldi. biz de bu ülkede seçimlerde yazı tura atsak, belki o zaman benim de temsil edilebileceğim bir meclis olurdu. en azından olasılık bazında olurdu. şimdi teoride bile yok. önümüzdeki 10-15 yılda da olacak gibi görünmüyor. 

17 Aralık 2016 Cumartesi

nocturne

bu ülke bana tüm gençliğim boyunca inadına yaşamayı öğretti. aslında inadına demek doğru değil, daha çok kararlılıkla yaşamak diyeyim. çünkü inadına yaşamak, varlığımı ve enerjimi birilerine inat olsun diye bir şeyler yapmaya harcamak bana doğru gelmiyor. onun yerine sağlığım yerinde olduğu sürece doğru bildiğim yoldan şaşmadan, güzellikler için yaşamak istiyorum. yarın dünyanın sonu da gelse, içinde bulunduğum ülke her geçen gün daha da bok çukuru bir yer haline de dönse ben müzik dinlemeye devam edeceğim. konserlere gideceğim. bütün bunları eğlenmek için yapmayacağım. ama bir saniye için her şeyi unutup gülerken, hemen akabinde içimi bir burukluk kaplamasına rağmen gülmeye devam edeceğim. çünkü başka çarem yok. çünkü başka türlü yaşamanın mümkünatı yok.

thom yorke de böyle düşünüyor olmalı ki present tense şarkısında dünyam yıkılırken dans etmeye devam edeceğim diyor. werner herzog'a soruyorlar, yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız diye. o da diyor ki sabah erken kalkıp film çekerim. ya da başka bir örnek béla tarr. bir röportajında "sizin için karamsar biri diyorlar, öyle misiniz?" diye sorduklarında, "filmlerimden öyle olduğumu düşünebilirler ancak soğukta, karda kışta her sabah kalkıp film çekmeye koyulmak emek ve azim ister. karamsar biri olsam bunu yapacak gücü bulamazdım" diye cevap veriyor. bunlar hep benim aklımda kalan şeyler.


bir süredir her gece uyurken dinlediğim bir albüm var:  piyanist chad lawson'ın the piano albümü. kuzey carolinalı chad lawson berklee'de caz eğitimi almış. uzun yıllar caz gruplarında çalmış, kendi triosunu kurmuş. trio olarak ilk ve tek albümlerini 1997 yılında yayınlamışlar. trionun dağılmasının ardından çeşitli gruplarda piyanist olarak çalmayı sürdürmüş. 2009 yılında ilk solo albümü set on a hill'i çıkarmış ve o zamandan bu yana sekiz albüm olmuş. bunların içinde chopin ve bach eserlerini yorumladığı iki albüm de mevcut. ayrıca bir de song of prayer isminde otuz iki dakikalık bir improvizasyon single'ı var. benim kendisini tanımam ise 2011 tarihli  the piano albümü ile oldu. lawson'un tarzı oldukça minimal. sessiz ve sakin. piyanosuyla beraber kullandığı çekiçvari aletler ve telli şeyler (?) mevcut. bu anlamda kendi enstrümantel modifikasyonlarını yapan bir piyanist. olafur arnalds, nils frahm tarzında dersem daha açıklayıcı olabilir.

bazen kafam bu tarz müzikten başkasını kaldırmıyor. ben de her gece sütümü içerken chad beyi dinliyorum. aşağıda nocturne in a minor eserinin performansı var. sözlük anlamı olarak nocturne piyano için yazılmış, ilhamını geceden alan  klasik müzik eseri demekmiş. ben de ilhamla doluyorum. sonra uyuyamıyorum.

16 Aralık 2016 Cuma

pi sayısı


bugün odtü'den arkadaşlar bu fotoğrafı paylaşmışlar. altına da yazmışlar: "hangi mühendis bunu matematik bölümünün bahçesine yazan?" güne bu yazıyla başladım ve günü bitirdiğim şu saat itibariyle halen bugüne dair en hoşuma giden şey bu. bence de iyi cesaret. halbuki en az 15 basamak yazmalıydı. 3.1415926535897932384626433832795. devamı burada.

hani kar yağdığında okulların tatil olmasını bekleme hali vardı. televizyon ekranlarından yapılacak o kar tatili anonsunu duymak için ekrana kilitlenme hali. kar yağmaya başladı mı "inşallah yarın tatil olur" dileğinde bulunurduk. hele bir de tatil olursa... o ne güzel bir mutluluktu. bir sene hatırlıyorum, ortaokulda mıydım neydi, kar üstüne kar, kar üstüne kar derken zincirleme bir tatil olmuştu ve ankara'da bir hafta okullar tatil edilmişti. ne kadar mutlu olduğumu bugün bile hatırlıyorum.

şimdi bu soğuklarda ofise gittiğimde her sabah pencereden gördüğüm zifiri karanlığa bakıyorum. yağmur yağıyor, ufak ufak kar atıştırıyor. benim tek düşündüğüm battaniyenin altına girmek oluyor. bir kedim olsa ve kucağıma alsam, onu okşarken uyuyakalsam diyorum. yeri gelmişken paylaşayım; başka hayallerim de var ama şimdiki en olası ve kısa vadeli hayalim ankara'ya taşınmak ve minnoş bir kedi edinmek. hatta onu annemin kucağına oturtmak ve ikisini izlemek. 

son zamanlarda her gün adeta bir pazar akşamı iç sıkıntısı ile dolu geçiyor.  hafta içi bir sabah saat 8'de bile pazar akşamı iç sıkıntısını hissediyorum. oysaki ertesi gün okulların kar tatili olduğunu öğrendiğim bir hafta içi günü mutluluğunu hatırlamaya çalışmak bile beni gülümsetiyor.

11 Aralık 2016 Pazar

temiz çarşaftan ve sıcak sütten ötesi yok

sanırım toplu bir bunalım halindeyiz. en azından benim ve yakın çevremdeki arkadaşlarımın ruh hali bu yönde. sadece bu toplumda değil; dünyanın pek çok yerinde insanlar travmatize olmuş, ırkçılık yükselmiş, herkes birbirinden nefret eder hale gelmiş durumda. dünyanın birçok yeri güvenli değil, bunun farkındayım ama ülkemizin çok daha ileri boyutlarda tehlikeli, güvensiz ve çıldırmış olduğunu düşünüyorum. yakınmak ve şikayet etmek çözüm değil, farkındayım ama bir şekilde içimdekileri dökme ihtiyacı duyuyorum. son zamanlarda çokça hissettiğim bir ruh hali var: bezginlik. şu hayatta yaşanılacak güzel anlar, görülecek güzel yerler, sevilecek nice insanlar var ama ben bunlardan ziyade bezginlik, yorgunluk ve bıkkınlık hissediyorum. bana bir ilaç verseler, uyusam ve aylar -belki yıllar- sonra uyansam diyorum. bir süredir uyku düzenim sekteye uğramış durumda. geceleri iki-üç kez uyanıp, kendimi salonda dergi karıştırır, bir iki sayfa bir şeyler okur halde buluyorum. bütün gün battaniyenin altına gireceğim anın hayalini kuruyor, eve adım atar atmaz hemen ertesi sabah oluyormuş gibi hissediyorum. bir süre dış hayata karışmak istemiyorum. insanlık kavramını sevmeme rağmen artık insanlara duyduğum sevgiyi hissedemiyorum. halbuki içimde gürül gürül akan bir kaynak var. halbuki birinin boynuna sevgiyle atılmam zor bir hareket değil. fakat şimdi değil, şimdi sevgimi yönlendirecek bir mecra bulamıyorum ve sevginin içimde patlayan yıkıcı etkisini hissediyorum.

yapmam gereken şey öncelikle akıl ve beden sağlığımı korumak. bunun için gerçekten çaba harcıyorum. bu ülkede kafayı yememek için kendimi iyi hissedebileceğim şeyler yapmanın yolunu arıyorum. halen müzik dinliyorum, yeni şeyler keşfetme heyecanının peşinden sürükleniyorum. bir şeyler okuyup, zihnimi umutsuzluğun yarattığı boş vermişlik haline teslim etmemeye çalışıyorum. yarın sokakta yürürken ölme ihtimalimin oldukça yüksek olduğu bir ülkede, bir sonraki gün yapacağım şeyleri düşünmeye devam ediyorum. her gece ertesi gün bu ülkenin bir şehir merkezinde sevdiklerimin başına bir şey gelmemesini dileyerek yatağa giriyorum. eğer şu anda bulunduğum ruh halim daimi bir hal olsaydı hayatta hiçbir şey için kolumu kıpırdatmaz, nasıl olsa öleceğim diye umursamazdım. şu anda sabah kalkmam zorunluluktan, devam etmem zorunluluktan. etkilenmemek için gazete okumayayım, haber izlemeyeyim diyorum ama kaçmak mümkün değil. kendimi soyutlamam çözüm değil. herhangi bir insanın hikayesini öğrendikten sonra üzülmemek mümkün değil. nereye baksam depresif işaretler görüyorum. bir yokuştan aşağı hızla yuvarlanıyormuşuz gibi, topluca. ne zaman böyle desem amcamın enseyi karartmamak lazım lafını duyuyorum. o benden daha umutlu. yaşı büyük insanlar bizden daha umutlu. tutunacak bir dal bulmanın gerekliliğinden bahsediyorlar. iş yerinde benden oldukça büyük mühendis abiler var. her gün ülkenin gidişatı hakkında iki çift laf ediyoruz. umut edecek bir şey bulmaya çalışıyorlar. devam etmek gerektiğini söylüyorlar. peki ben neden böyle olamıyorum? benim onlar kadar enerjim yok. kendimi zorluyorum, hareket ediyorum ki akıl sağlığımı kaybetmeyeyim. spor yapmamın tek nedeni bu. geçtğimiz hafta her akşam eve gelir gelmez battaniyenin altına girdim. bu bir kısır döngü halini aldı ve bir haftayı böyle spor yapmadan geçirdim. bugün kedi-köpek göreyim diye sahile indim. kendimi iyi hissetmediğimde onları izlemek bana iyi geliyor. yürürken ensemden yayılan sıcaklığı hissettim. sırtım su gibi oldu, terledim. hızlı yürüdüğüm için değil, kendimi iyi hissetmediğim için terledim. 

bundan birkaç ay önce gündüz vassaf yeni kitabı ne yapabilirim? geleceğe kartpostallar'ı çıkardığında bir röportaj vermişti. röportajın ana fikri, insan yaşadığı müddetçe umut edecek bir şey bulmalı temalıydı. okuduğumda içim ferahlamıştı. şimdi bir kere daha okudum, aklım gündüz vassaf'ın doğru söylediğini biliyor ama kalbim bu sefer ferahlamıyor. bugün kalbime söz geçiremiyorum. göğsümün altında günlerdir huzursuzlukla çarpıyor. elimi oyalamak için bir şeyler çiziyorum. çok uzun zaman oldu, elime boya kalemi almıyorum. ne çizsem siyah-beyaz-gri çıkıyor. birbirini takip eden çizgiler; paralel çizgiler, yatay çizgiler, topografik desenler. kafamın içi de böyle. aralıksız müzik dinlemek istiyorum. duvarlara iç içe geçen daireler çizeyim, sonra gözüm yorulunca battaniyenin altına gireyim. bir pazar akşamı rahatlamak için tek yapabildiğim yatağa temiz çarşaf serip, kendime süt ısıtmak oluyor. 

9 Aralık 2016 Cuma

almanca aşk: bachmann ve celan

bundan yaklaşık iki sene önce şair ingeborg bachman ile şair paul celan'ın yirmi yıla yayılan mektuplaşmalarının derlendiği kalp zamanı kitabını edinmiştim. başucumdaki komodinin üzerinde onca zaman durdu. arada içini açıp karıştırdım, gece uyumadan önce rastgele bir mektup seçerek okudum ama hiçbir zaman düzenli okumadım. başucumdaki kitaplar değişse de kalp zamanı orada durdu. ne zaman iki-üç mektubu ardı ardına okusam içimi hep tam tarif edemediğim bir his kapladı: sıkıntı mı desem, depresif hisler mi yoksa karamsarlık mı desem. o mektuplarda olan bir şey, beni kitabı devamlı ve düzenli okumaktan alıkoydu. mevsimler değişti, aylar geçti, bir şeyler başladı, bir şeyler bitti, bir sürü iyi şey olduğu gibi kötü şeyler de oldu. ancak o kitap oradan hiç kalkmadı. hep göz hizamda, bir türlü bitiremediğim kitap olarak orada kaldı. sonra birkaç ay önce tesadüfen paul celan'ın şu anda piyasadaki belki tek eli yüzü düzgün şiir derlemesi olan ellerin zamanlarla dolu kitabını gördüm. aldım, eve getirdim. içini karıştırdım ve yine okuyamadan diğer kitabın üzerine koydum. sonra birkaç hafta önce, kalp zamanı kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini ruth beckermann’ın yaptığı, orijinal ismiyle die geträumten, -ingilizcesiyle the dremaed ones- filminin fragmanını izledim. filmde ingeborg bachmann’ı soap & skin ismiyle tanıdığımız avusturyalı müzisyen anja plaschg canlandırıyor. filmin hem bu kitaptan uyarlanması hem de içinde anja plaschg olması faktörüyle o birkaç dakika beni inanılmaz heyecanlandırdı. bir buçuk saat boyunca birbirlerine mektuplar okuyan iki şairin şiirselliğini acaba yönetmen nasıl aktardı? bunu çok merak etmekteyim. bu sebepten bir türlü bitiremediğim kalp zamanını okumaya koyuldum.

avusturyalı şair ingeborg bahcmann, akademik bir temelden geliyor. psikoloji, felsefe ve alman dili okumuş. doktorasını heidegger üzerine vermiş. viyana sanat ve akademi çevrelerinde kabul görmüş biri. babası nasyonel partiye üye bir nazi sempatizanı. paul celan ise 1920'lerde romanya krallığında bulunan czernowitz şehrinde doğan bir yahudi. kendini bildi bileli çok dilli büyümüş. babasının ısrarıyla ilkokulu ibranice eğitim veren bir okulda okumuş. annesinin ısrarıyla almancayı küçük yaştan itibaren anadili gibi konuşmaya başlamış. bu arada kendi yurdunun dili olan romence ve rusça ile de ömrü boyunca bağını koparmamış ancak eserlerini hep almanca vermiş. celan 21 yaşındayken ülkesi naziler tarafından işgal edilmiş ve ailecek yurtlarından sürülmüşler. yahudi kimliğinden ötürü edebiyat çevrelerinde birçok farklı takma isimle yazmış. ailesi ile birlikte toplama kampına götürülmüş. kendisi on sekiz ay sonunda kaçabilmiş ancak ailesi o kampta can vermiş. ondan sonra bir şekilde kaçak yollarla romanya'dan viyana'ya kaçmış. asıl amacı paris'e gitmekmiş. viyana sadece bir aylık bir ara durakmış. bu bir aylık süreçte viyana'da ingeborg bachmann ile tanışmış. bir nazinin kızı olan bachmann ile bir yahudi olan celan’ın aşkı orada başlamış ve celan’ın  intihar ettiği döneme kadar (yirmi yıl) inişli çıkışlı ve şekil değiştirerek devam etmiş.

celan bir ay sonra paris'e gidip, oradaki edebiyat çevrelerinin içine girmeye çalışırken bachmann ile yıllarca sürecek mektuplaşmaları başlamış. bachmann bu süreçte tanınır ve ünlenirken, celan çoğunlukla reddedilmiş, dışlanmış. bachmann'ın şiirleri basılmaya başlarken, celan o sıralar çeviri ile para kazanıyormuş. zaten bütün ömrü boyunca birçok dili anadili gibi bilmesi sebebiyle şairliği hep çevirmenliğinin gölgesinde kalmış (çevirmenlik notları çok ilginç: mesela bir mektupta rené char'ın kitabını çevirdiği için kendisine çok kızıyor; çünkü char ona bir kazık atmış). uzun aralıklarla, avrupa’nın değişik şehirlerinde bir-iki günlük görüşmüşler. hayatlarına başkaları girip çıkmış ama bir şekilde mektuplaşmaları kopmamış. paul celan bu süreçte fransız bir grafik sanatçısıyla evlenmiş. bachmann’ın hayatına max frisch girmiş. bu dönemde ilişkileri dostane bir hal almış. birbirlerinin edebiyat eleştirmeni olmuşlar. sonra bir ara ilişkileri tekrar başlamış. bundan hem max frisch’in hem de celan’ın eşinin haberi olmuş. bu durum büyük sorunlara sebebiyet vermiş. arkası kesilmeyen depresyonlar, buhranlar, celan’ın edebiyat çevrelerinde arzuladığı ilgiyi bir türlü görememesi ve bunun hıncını bachmann’dan çıkarması derken en sonunda ilişkileri tamamen noktalanmış. birkaç sene konuşmamışlar ve bir gün bachmann’a celan’ın intihar haberi gelmiş. paul celan kendini 1970 yılında sen nehrine atarak intihar etmiş. bundan üç yıl sonra da bachmann bir gece evinde çıkan bir yangında hayata veda etmiş. 

kalp zamanında sadece bu ikilinin aşkı değil, ikinci dünya savaşı sonrası avrupası ve savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin travmalar var. avrupadaki anti-semitizm etkileri, celan’ın yahudi olduğundan ötürü şiirlerine kıymet verilmediğine olan inancını sürekli yinelemesi var. bu iki şairin mektuplarında, sadece gönül bağlarını değil; birbirlerinin eserlerine dair olan incelemeleri ve eleştirileri de görüyoruz. birbirlerinin edebiyatına olan inançları ve birbirlerine verdikleri destek görülüyor. ama çokça bachmann'ın celan'ın şiirlerine olan inancı ve sevgisi baskın. bu bana çoğunlukla tipik bir kadın-erkek ilişkisini hatırlatıyor. yirminci yüzyılın önemli feminist şairlerinden biri olarak görülen bachmann'ın da karşısındaki adamı hep desteklediğini, çoğunlukla bir çocuğu takdir eder gibi sevdiği adamın şiirlerini hep takdir ettiğini görüyorum. paul celan çok travmatik bir geçmişten geliyordu, ailesini kaybetmişti ve bunlar çok ağır şeylerdi. sebep bunlar mıydı, üçüncü bir kişinin bunları bilmesine imkan yok ama ben bu ilişkide bachmann'ın sevgisini daha büyük gördüm. celan'ın bachmann'ın başarısına gücenir ve hatta kıskanır hali bana ikili ilişkilerdeki karanlık noktaları hatırlattı. bir yerden sonra bu ilişki beni sıktı. adeta sonunu bildiğim bir ilişkiydi. az bir sayfa kala atlaya atlaya kitabın sonuna geldim. işte o zaman bu kitabı başucumdan kaldırıp, kitaplık rafına yerleştirdim. 

şimdi die geträumten filmini bekliyorum. acaba yönetmen -bir kadın- de bu ilişkiyi benim algıladığım gibi mi gördü diye merak ediyorum. o nasıl yansıttı acaba? gösterildiği film festivallerinde olumlu tepkiler alan ve yeni bir janrın doğuşu olarak adlandırılan bu filmi oldukça merak etmekteyim. aşağıda fragmanını paylaşıyorum.

27 Kasım 2016 Pazar

konser güncesi

local natives

los angeleslı local natives ilk kez türkiye'ye geldi. gelmeden önce verdikleri röportajda türkiye'ye gitmemeleri için yapılan uyarılara, türkiye'deki tehlikelere rağmen kulak asmadıklarını belirtmişlerdi. benim de konser öncesi aklımda olan buydu. bu ülke nasıl bir yer haline gelmişti? tam da konser günü, 24 kasım'da, ülkece oldukça hareketli bir gün geçirdik. işin doğrusu her zamanki günlerden farklı mıydı? değildi. bizim için yine sıradan bir gündü: avrupa birliği ile müzakerelerin durdurulması, türk uçağının suriye tarafından vurulması, doların yeni bir rekora daha imza atması (tabii ertesi gün o rekor yenilecekti), çocuk istismarı yasa tasarısına dair açıklamalar vesaire derken hayatımdaki en güzel şey bir konseri beklemek oldu.

local natives bu sene içerisinde üçüncü albümleri sunlit youth'u çıkardı. ilk çıktıkları zamandan bu yana eli yüzü düzgün, kolay dinlenir ve enerjik bir müzik yapmaktalar. bu albüm de yine aynı çizgide, temiz bir albüm. eskiden olsa indie rock benim için daha çok şey ifade edebilirdi; ancak ben de o çizgiden biraz kaydım. o nedenle uzun uzun albümü anlatacak değilim. local natives, indie müziğin cezbettiği her kulağın zevk alarak dinleyeceği bir grup. bundan üç sene önce canlı performanslarını da izlemiş biri olarak sahnelerinin çok iyi olduğunu biliyordum. bir dakika yerlerinde durmadan, kendileri de çoşarak dinleyicileri müziğin içine çekiyorlar. perşembe akşamı salon iksv'deki konser de aynı böyleydi.  solist taylor rice konseri "bize gelmememizi söylemelerine rağmen geldik" diyerek açtı. yeni albümden villany şarkısını dinleyicilerin arasına dalarak söyledi. insanlarla zıpladı, onları kucakladı. benim en çok hoşuma giden şey, hem seyircinin gruba sevgisini cömertçe göstermesi hem de grubun buna karşılık vermesi oldu. grup sahne üzerinde sürekli hareket halindeydi. dinleyici de onlarla birlikte konserin sonuna kadar enerjiyi düşürmedi. 

konser boyunca aklımda olan tek şey, o bir-bir buçuk saati dondurup bütün bir güne, hatta aya, hatta yıla yayabilsek ne kadar güzel olurdu düşüncesiydi. artık ülkede her şey yokuş aşağı giderken, her gün bir öncekinden daha çok kafayı yeme noktasına gelirken böyle mutlu anların kıymetini daha iyi anlıyorum. kalabalık bir insan topluluğuyla birlikte, herkes güler ve eğlenirken insanlarla ortak bir bağ kurabilmek ne kadar güzel bir şey. bizim ülkemizde ise ne kadar zor. artık zor. içimde ülkemdeki insanları sevebilen o kişiyi fark ettiğim anlar, böyle anlar. insanlar bir saat önce yanında hiç tanımadığı biriyle birlikte çalan müziğe tempo tutarken, bir saat sonra trafikte gördüğü birinden nasıl da ölesiye nefret eder hale geliyor?

gevende

gevende benim için üniversite dönemlerimi temsil ediyor. müzik etkinlikleri kapsamında okula çok sık gelmişlikleri, ankara'yı çokça ziyaret etmişlikleri vardı. ben de daha önce bir kez onları izlemiştim. eskişehir'den çıkmalarına rağmen, onlara dair bizim oradan çıkmışlar hissim hep daim oldu. uzun süredir müziklerini takip etmiyor, neler yapıyorlar ilgilenmiyordum. ancak salon'daki etkinliklerinden haberdar olunca gitmek istedim. 

sonda söyleyeceğimi başta diyeyim: gevende benim bildiğim gevende değil. oldukça progressive, sert bir yöne doğru kaymışlar. performansları halen taş gibi, ona lafım yok. doğaçlamalara devam. sahne üzerinde cayır cayır yanan bir ekip var. bir konser dinleyicisi olarak bu açıdan beni oldukça tatmin ettiler. beynimin içine içine işleyen bir müzikte yorulduğumu hissetmek beni çok mutlu eden bir şey. bunu da gevende ile yaşadım. hayatımdaki konser deneyimlerini sınıflandıracak olursam, bu deneyime en benzer iki konser swans ve ibrahim maalouf konserleriydi. şubat 2017'de yeni albümlerini çıkaracak olan gevende'nin evrildiği yol, benim kulağıma evimde dinlemek için bir nebze sert geldi. ancak bu çok iyi oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

3 Kasım 2016 Perşembe

kılavuz


yıllar yıllar önce olmalıydı, lisedeydim sanırım, amcamın kitaplığında bilge karasu'nun göçmüş kediler bahçesi kitabını gördüm. isminden ötürü kitap hemen dikkatimi çekti. bilge karasu kimdir bilmiyordum bile, kitabı aldım eve götürdüm. aradan uzun zaman geçti ve ben o kitabı kendi rafımda unuttum gitti. hiç sayfasını çevirmedim bile. zaman içinde bilge karasu'nun önemini ve değerini öğrendim ancak hiçbir kitabını okumadım, bir şekilde öyle oluverdi. geçen günlerin birinde kitapçıya girdiğim bir vakit, aklımda başka bir yazar ve o başka yazarın belirli bir kitabı vardı. o kitabı bulamadım. alfabetik sırayı takip eden raflarda aradığım yazarın hemen dibinde bilge karasu'ya rastladım. halbuki aklımdan geçmiyordu bile. elim yine kedili kitabına gitti. sonra diğer kitaplarına. sonra kılavuz kitabına. orada kitapların sadece arkalarını okuyordum. kılavuz'un arkasını okuduğumda olduğum yerde hareketsiz kaldım. tüm sesler birden kesildi ve her şey, herkes milyonlarca kilometre öteme gitti. ferzan özpetek'in mükemmel bir gün filmi vardı. orada etkilendiğim bir sahne aklıma geldi. filmin baş karakteri olan kadın hikayenin sonuna doğru sokak ortasında yürürken birden zaman duruyordu. filmin sesi kesiliyordu ve birkaç saniye her şey sessizlik içinde var oluyordu. bu sahne bana filmden kalan tek şeydi ve buna benzer bir anı, kılavuz'un arka sayfasını okuyunca yaşadım. sırf o nedenle kitabı aldım. sonra hemencecik bitirdim. 

kitaba başlarken aradığım bir şey vardı. o şeyin ismini halen koyamıyorum. aradığımı bulduğumu da düşünmüyorum ama içimdeki boşluğu derinleştirdiğini fark ediyorum. okuduğum ilk bilge karasu eseri olmasından ötürü diline aşina olmadığım doğru. ancak o meşhur bilge karası dilini gördüm. rüya ile gerçeklik arasında, neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamadığım bu kitap bana içimden taşan sevgiyi hatırlattı. insanlara ne kadar kızsam da mizacım sevmekten yana. kızgınlığım geçicilikten, öfkem dinmekten, gönlüm bağ kurmaktan yana. yumuşak tarafımı sakladığımda çıkarmam ufacık güzel bir şeye bakıyor. ben kaşlarımı çatmak istiyorum ama ayağımın dibine gelen kediler beni yoldan çıkarıyor. bilge karasu'nun sevgisi, sevgilisi bana hayattan elimi eteğimi çekmemem gerektiğini söylüyor. goya'nın el sueno de la razon tablosundan bahsediyor bu kitap, bu tablodan kesip alınmış bir kuşu, birine hediye etmek üzere almıştım. sonra vermedim. şu yaşıma geldim, beni sevmeyen birine kendimi sevdirmeye çalışmanın yanlış olduğunu öğrenemedim. ama sanırım goya'dan sonra artık bunu öğrendim. bilge karasu ile de bilgimi cümle içinde kullandım, pekiştirdim. 
bu da kitabın arkasından gelsin:
"yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... oysa şimdi geviş getirip duruyorum. şu 'aracı olmak','araç olmak', 'bir oyunun taşı ya da taşları olmak'...
...işin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?"

2 Kasım 2016 Çarşamba

konser güncesi

yaklaşık bir yıldır aklımda istanbul'dan gitmek var. kimi zaman burada son zamanlarımı yaşıyormuşum gibi hissediyorum. bugün gün içerisinde ofis arkadaşımla hava almak üzere çatıya çıktığımızda ufukta beliren gökkuşağını gördüm. hemen arkadaşımı dürttüm ve birlikte birkaç saniye renkleri parlak, pırıl pırıl görünen gökkuşağını seyrettik. eskilerin bir huyu vardır, ben hep yaşlı kadınlarda gördüm, gökkuşağı görünce bir dilek dilerler. ben de bugün gökkuşağını görünce umarım kısa zamanda buradan giderim dedim. nereye olduğuna dair bir fikrim yok. iyi hissedebileceğim bir yere, belki ankara'ya ama mümkünse sevdiğim birilerinin olduğu bir yere.

bir yıldır dönem dönem nüksediyor bu gitme fikri. son iki aydır ise en yoğun şekilde hissettiğim dönem oldu. ülke bu haldeyken kendi varoluşsal sorunlarıma kafa yormak büyük bir lüks, farkındayım. ancak ne yazık ki içine girdiğim ruh halinden "bu bir lüks ve yapmamalıyım" diyerek çıkamıyorum. geçen aylarda gitmek için daha uzakları düşünürken şimdi ankara da olur raddesindeyim. kafamda hep artı ve eksi listesi çıkarıyorum ve her defasında istanbul'daki artılar listemin ilk sırasına (zaten bir-iki madde var) buradaki konserlerin çeşitliliğini ve bolluğunu koyuyorum. geldiğimden beri bu şehirle iletişimim neredeyse sadece müzik üzerinden kuruldu. bunu genişletmeye ve çeşitlendirmeye pek gönüllü olmadım, kabul ediyorum. hep biraz uzak kaldım. bunun nedeni de kendimi geldiğim andan beri gidici olarak hissetmemdi (hikayenin sonunda gidemezsem gerçekten komik olur). bavulum hep elimi uzatsam yakalayacağım mesafede durdu. üstteki dolaba kaldırma ve kendime yer açma gereğini bile görmedim. şu sıralar kendimi tekrardan artılar ve eksiler listesi yaparken buluyorum ve müzik yine artılar listemdeki birinci sırayı alıyor. maddi manevi tüm gücümü konserlere yatırmaya devam ediyorum. bu vesileyle geçtiğimiz perşembe ve cumartesi akşamı gittiğim iki konserden bahsetmek istiyorum.


perşembe akşamı salon iksv sahnesinde ingiliz caz üçlüsü mammal hands vardı. piyano, davul ve saksafondan oluşan ekip 2012 yılında kurulmuş ve  henüz iki albümleri var. o akşam gördüğümüz üzere oldukça genç ve yetenekliler. kendileri yaptıkları müziği caz, folk ve elektronika karışımı olarak yorumluyor. grubun her üyesi farklı müzik tarzlarından etkilenmiş. saydıkları isimler arasında coltrane de var, philip glass da shiris kumar da. isimlerinin sürekli birlikte anıldığı ve benim de onları tanımama vesile olan grup ise gogo penguin. aynı plak şirketine (gondwana records) bağlılar ve birlikte turluyorlar. o akşam gördüğümüz üzere mammal hands sahne üzerinde çok enerjik bir grup. o an, orada olmaktan zevk aldıkları her hallerinden belli ve bu deneyime ortak olmak beni çok mutlu etti. saksafonu sahnenin ortasına alarak davul ile tatlı tatlı atışmaları, her bir enstrümanın kendi solosunda diğer ikisinin onu hayran hayran seyretmesi beni etkiledi. ne zaman davul ya da piyano solosu olsa saksafonu çalan müzisyen enstrümanını bırakıp kenara çekildi. o akşamdan müziğin haricinde aklımda kalan, sahne üzerindeki üç müzisyenin birbiriyle uyumu, iletişimi ve bakışmaları oldu. gecenin sonunda benim birincil müzik arkadaşım olan amcam için onlara bir cd imzalatmayı başardım. benden amcama hediye.


cumartesi akşamı ise salon iksv sahnesinde israilli basçı avishai cohen vardı. kariyeri boyunca chick korea, herbie hancock, bobby mcferrin gibi isimlerle çalışmış avishai cohen adına bir şeyler söylemek benim ligimi aşıyor. sonra rezil olmayalım. o akşam avishai cohen trio adıyla sahnede olan ekipte kendisine  piyanist  omri mor ve davulcu itamar doari eşlik ediyordu. avishai cohen'in sık sık değişen bir triosu var ve çoğunlukla gençlerle çalıyor. kendisini övmek beni aşacağından ibreyi diğer iki müzisyene çevirmek istiyorum. omri mar klasik müzikten caza birçok farklı ekiple dünyanın değişik yerlerinde çalmış. israil senfoni orkestrasıyla konserler vermiş. itamar doari ise henüz otuz yaşında ve şimdiden birçok önemli orta doğulu müzisyenle çalışmış, ömer faruk tekbilek'ten johnny greenwood'a birbirinden farklı isimlerle ortak çalışmalar yapmış. o gece avishai cohen albümlerinden çaldığı kadar ekibiyle birlikte doğaçlama da yaptı. davulcu itamar doari'den gözlerimi alamadım. avishai cohen kendisini tanıtırken inventor kelimesini kullandı. nedeni olarak da kendi davul sistemini kurmasını söyledi. davulunun üzerinde kendisinin sonradan astığı belli olan ziller vardı. üç kere bis yapan cohen iki tane de ispanyolca şarkı söyledi. anneanne tarafının izmir'den göç ettiğini anlattı ve bu toprakları sevdiğini söyledi. araştırınca öğrendim ki anne tarafı sefaradmış ve ispanya'dan izmir'e, oradan da israil'e göç etmişler. ne muazzam bir etnik karışım diye düşündüm. ortadoğu, israil, avrupa. sonrasında amerika. acayip bir kültür. o akşam dinleyiciler arasında kulağıma çok defa arapça konuşmalar geldi. müzik dedim, ne ilginç, ne güzel. israilli bir müzisyenin konserinde ön sıra komple araptı. konser sonunda hayatımda ilk kez bir playlist kapmayı başardım. ergenliğimi yeni yaşıyorum. sanırım bir sonraki adımım sevdiğim grubun tişörtünü giymek olacak.

8 Ekim 2016 Cumartesi

seyahatlerle dolu bir kitap: m train


patti smith'in m train kitabı, just kids'den sonra kaleme aldığı ve hayatının, eşiyle evliliğinden başlayıp bugüne uzanan döneminden kesitleri anlattığı bir anı kitabı. just kids'in o nostaljik new york havası ve gerçeklikle hayal arası atmosferinden farklı bir dili var bu kitabın. oldukça melankolik ve hüzünlü, hatta ölümün izini süren bir kitap. patti smith bu kitabında sürekli sade kahve içiyor. hayatı boyunca ona eşlik eden yazarların mezarlarını ziyaret ediyor. mezar ziyaret etmek için denizler aşıyor, zahmetler çekiyor. şahsen tanımadığı ama hayatında iz bırakmış yazarların mezarlarına kendince küçük armağanlar götürüyor. kuzeyden güneye, doğudan batıya değişik ülkelerde ve birbirinden farklı mevsimlerde yolculuklar yapıyor. her gittiği şehirde sevdiği ufak bir kafe var. yeni bir yere oturmaktansa bildiği yerlere gitmeyi tercih ediyor. zaten kitap da new york'ta ikinci evi olarak gördüğü, evine yakın ufak bir kafede başlıyor. yazılarını hep bu kafede yazıyor. pencere kenarında bir masası ve sandalyesi var, başka bir masaya oturmayı düşünemiyor bile. burada uzun uzun pencereden dışarıyı izliyor. yalnız bir insan olarak, bir kafede saatler geçirmenin ona ne büyük huzur ve memnuniyet verdiğinden bahsediyor. bu noktada kendimle onu özdeşleştiriyorum. insanın kendi kendine yetebilmesi önemli. bir başına kalamayan, saatlerini kendini oyalayacak bir şeylerle dolduramayan insanlarda bir problem olduğunu düşünüyorum. insanların çokluğundan sıkıldığım da oluyor. aynı şeyi patti smith de açıkça ifade etmese de hissedebiliyorum. biriyle güzel bir sohbet etmenin tadına varıyor ancak nihayetinde elinde kitap, odasında yalnız geçirdiği vakitlere ihtiyaç duyuyor.

patti smith bu kitabında jean genet, mikhail bulgakov, virginia woolf, sylvia plath, paul bowles, herman hesse'den bahsediyor. ayrıca japonya seyahatinde akira kurosawa, yosujiro ozu, haruki murakami, osamu dazai ve japon edebiyatına genişçe yer ayırıyor. m train boyunca çeşitli kitap isimleri, yönetmenler ve filmler anılıyor. the killing dizisine olan sevgisi ve ilgisini çeşitli yerlerde geçiriyor. yalnız bir kadın dedektifle kendini özdeşleştiriyor. alman bilimadamı alfred wegener hakkında bayağı kafa yoruyor. benim tüm zamanların favori bilimadamı listemde humboldt'un yeri ayrıydı ancak şimdi bir de wegener'i tanıdım. patti smith bana hep bir şeyler öğretiyor.

ilk gençliğimden beri kafamda bir patti smith imajı vardı. güçlü bir kadın figürü, hiç vazgeçmeyen ve hep mücadele eden bir kadındı bu. just kids de bu algıyı pekiştirmişti. bir şekilde patti smith'in hayata ve insanlara duyduğu umut, benim için de umut oluyordu. yetmiş yaşını geçmiş bir kadın hala var gücüyle çalışıyor, hayata katılıyor ve üretmeye devam ediyor. ancak bu kitapta patti smith'in farklı bir yönünü görüyorum: melankoli eğilimi. belki bu ona yaşla gelen bir haldir, bilemiyorum. ancak bu melankoliyi depresifliğe çevirmeden, kahve eşliğinde yazarak bu ruh halinin üstesinden gelmesini yine örnek alıyorum.

benim elimdeki m train baskısı benimle birçok şehir gezdi. d.'nin bana verdiği bu baskı, granjon adı verilen bir yazı karakteriyle basılmış ve ödül almış. okuduğum en estetik kitap baskılarından biri olarak bu kitabı ayrı bir yere koyuyorum.

transparent


dizi dünyası netflix ve amazon vesilesiyle başka bir boyuta atlayıp altın çağını yaşarken ben bunların gerisinde kaldım. benim için mad men bittikten sonra bir diziyi tutkuyla izleme devri de şimdilik kapandı. bir çırpıda yayınlanıp bitmelerinden ötürü master of none ve stranger things'i seyrettim ve sevdim ancak onlar birer drama dizisi değildi. beni kendine bağlayacak, derin düşüncelere daldıracak ve üstüne yorumlar yapabileceğim bir drama dizisinin eksikliğini hissederken, bu yaz transparent dizisinden haberdar oldum. ben bu diziyi komedi olarak izlemeye başladım çünkü her yerde öyle geçiyordu. sanırım süresinin otuz dakika olmasından ötürü bu kategoriye koyuyorlar ancak bu dizinin komedi ile uzaktan yakından alakası yok. 

dizinin konusu, altmışlı yaşlarının sonlarında ve üç çocuklu emekli bir profesörün aslında hayatı boyunca kendini kadınlarla özdeşleştirdiğini ve hep bir kadın olmak istediğini ailesine ve sosyal çevresine itiraf etmesinin hikayesi. hayatına bundan sonra bir kadın olarak devam edeceğini söylemesiyle başlayan hikaye; profesörün karısı ve üç yetişkin çocuğunun her birinin kendi hikayelerinin devreye girmesiyle derinleşiyor. transparent'ta anlatılan, dizinin yazarı ve yönetmeni jill soloway'in kendi babasının hikayesiymiş. soloway'in babası da altmış yaşını geçtikten, akademiden emekli olduktan ve karısından boşandıktan sonra aslında hep kadın olmak istediğini ve bu yaşına kadar da gizli bir crossdresser olduğunu açıklamış. o süreçte ailece yaşadıkları zorluklar ve babasının toplumdan dışlanması ailece hepsini kötü etkilemiş. bunun haricinde soloway ve kardeşini, babalarının kadın olmasıyla birlikte çocukluklarına dair olan sayfanın kapandığı hissi çok etkilemiş. iki kardeş transgenderların ve crossdresserlerın hikayelerini televizyonda anlatmak istemişler ve bunun amerika için radikal olduğunu bile bile bu işe kalkışmışlar. jill soloway, six feet under'ın senaryosunu yazan ekipten ve transparent'i izlerken üzerine kurulan sorunlu aile temasını ve her bir aile üyesinin hikayesinin bölümler ilerledikçe derinleşmesini six feet under'a ve onun karanlık, depresif atmosferine çok benzettim. bu nedenle de dizinin niçin komedi türü altında sınıflandırıldığına akıl erdiremedim.


sinema da dahil olmak üzere ekranlarda cinsiyet, cinsel yönelim ve gender fluidty kavramlarını bu denli derin ve estetik şekilde ele alan pek az yapım seyrettim. dizinin senaryosundan çekimine kadar her şeyinde bir incelik ve estetik var. hikayenin otobiyografik olmasından gelen bir ağırlık ve hüzün mevcut. ilk iki sezonda benim gözümü dolduran pek çok sahne oldu. birkaç bölümde ise gözümden akan yaşlara engel olamadım. dizi, transgender bir baba figürünün yanı sıra, kendi cinsel kimliklerini orta yaştayken keşfetmeye çalışan evlatların hikayesiyle queer dünyasına giriyor. bu noktada insanın kendini tanıması, hayatı sorgulaması ve varoluşsal kavgalarına dalıyoruz. bir insanı kadın/erkek olarak sevmenin ötesinde, o kişiyi sadece o olduğu için sevmek nasıl bir şey, dizi bunu çok güzel anlatıyor. ben hayatının bir döneminde kendi cinsel yönelimini hiç düşünmemiş, bu konuya kafa yormamış insanların farkındalıklarının gelişmemiş olduğunu düşünüyorum. bizimki gibi toplumlarda ne yazık ki bu konuların konuşulamaması, insanların ergenlikten itibaren cinselliklerini yaşayamaması toplu bir hastalık hali yaratıyor. transparent'ta bizim ülkemize göre çok daha anlayışlı ve kabullenici bir aile profili görüyoruz. buna rağmen yaşanan problemleri izledikçe, kendi ülkemizde heteroseksüel-erkek-harici-bir-birey olarak var olmanın zorluğu yüzümüze çarpılıyor.


dizide transgender olan babayı harika oyunculuğuyla jeffrey tambor oynuyor. bir izleyici olarak dizide en sevilesi karakterin de o olduğunu düşünüyorum. ince düşünceli, başkaları için üzülen, fedakar ve iyi kalpli maura'yı canlandıran jeffrey tambor yetmiş iki yaşında ve o yaştan sonra oyunculuğu adına aldığı riski takdir ediyorum. karakteri karikatürize etmeden, oldukça incelikli oynuyor.  zaten hem emmy'de hem de golden globe'ta en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış. maura'nın üç çocuğunu ise sırasıyla amy landecker, gabby hoffman ve jay duplass oynuyor. jay duplass'ı kardeşi mark duplass ile birlikte çektiği filmlerden tanıyor ve tarzlarını seviyordum. burada onu kadınlarla olan ilişkilerinde dikiş tutturmaya çalışırken izlemek keyifli. gabby hoffman'ı ve amy lendecker'i kendi cinselliklerini keşfetme süreveninin peşinde izlerken birçok insanın aslında kendini tanımadığını, hatta tanımaktan korktuğunu düşünüyorum. ataerkil düzende insanlar biyolojik yaşının çok çok gerisinde bir karakter gelişimi izliyor.

transparent golden globe'ta en iyi dizi ödülünü aldığında, yönetmen bu ödülü lgbt dünyasına adamış. heteroseksüel ilişki hikayesinin az olduğu dizide acayip bir kadın enerjisi var. bu beni çok memnun ediyor. televizyonda maskülen şeyler izlemekten sıkıldım. kadın olma halini sadece erkekler üzerinden, "yuvayı yapan diş kuş" olmak üzerinden anlatan şeyler de izlemek istemiyorum. bu dizi kadın olma halini cinsellik üzerinden anlatıyor. bunu da bayağı ve teşhirci bir dil kullanmadan yapıyor. ben asıl devrimin kadın cinselliği üzerinden geleceğini düşünüyorum. yakın zamanda hande kader cinayetiyle bir kere daha trans cinayetleri gündeme gelmişti. kadınların ve lgbt komünitesinin varlıklarını ataerkil toplumun onlara izin verdiği ölçüde ifade etmesi ne zaman son bulacak bilmiyorum. bu beni öfkelendiriyor. artık erkek hikayesi değil, kadın ve lgbt hikayesi duymak istiyorum.

4 Ekim 2016 Salı

richard hawley


sheffield seyahatinin ardından hep richard hawley dinliyorum. dinlerken gözümün önüne sheffield'i getiriyorum. nasıl ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum (ama hangi şarkı ile olduğunu hatırlıyorum: tonight the streets are ours) ama yıllar önce richard hawley ile tanıştığımdan beri kendisini seviyorum. onu, gitarıyla kendi hikayelerini anlatan erkeklere duyduğum ilginin kaynaklarından biri olarak görüyorum. takım elbisesiyle romantik şarkılarını söylediğini gördüğümden beri zihnimde tam bir centilmen olduğu algısı oluşmuştu. halen de öyle. şimdi onun şehrini ziyaret ettiğimde aklıma tekrardan düştü. orada sadece dört güncük geçirdim ancak içimde yer etti. belki bağlanacak bir şeye ihtiyaç duyduğumdandır, bilemiyorum. bir hayale tutunmak gibi bir şey. richard hawley'i hep severdim ama şimdi onun şarkılarına, albüm kapaklarına koyduğu şehrini gördükten sonra şarkılarıyla başka türlü bir bağ kurabileceğimi düşünüyorum.

coles corner albümünün kapağına yerleştirdiği coles corner, gerçek bir yermiş. gidip gördüm ancak şimdi hsbc bankası olmuş. bilmediğim şeyleri ise yeni öğrendim. örneğin lady's bridge albümü gerçekten olan bir yermiş. sadece burası da değil; sky's edge albümü de yine bir tepenin ismiymiş. ya da çok sevdiğim naked in pitsmoor şarkısındaki pitsmoor, orası da meğersem gerçekmiş.

havadan mı yoksa ruh halimden mi bilmiyorum ama kendimi pek romantık hissediyorum. böyle biri değildim ya da bu yönümü bu yaşıma kadar hiç fark etmemiştim. jane austen romanlarındaki eski zaman inceliklerine, zamanın yavaşlığına ve eski modalılığa kendimi şu an yakın hissediyorum. tam şu an, şu saat. yağmurlu bir havada, bir ingiliz tepesini elinde şemsiyesiyle aşan, saatlerce yürüyen ve belki de sonunda sevdiği adama ulaşan kabarık etekli bir jane austen kahramanı olabilir miyim?

bütün şarkılarını sevdiği kadına yazmış, aşk ve sevgi dolu sözleri ardı ardına sıralamış richard hawley şarkılarını dinliyorum. ilk albümünden son albümüne kadar, aralıksız. romantik gitar melodileri içinde kayboluyor, hayallere dalıyor ve bu tatlı melankoliden çıkmak istemiyorum. acılı, hüzünlü ve depresif değil; romantik, nostaljik ve sevgi dolu sözlerde kendimi kaybediyorum. centilmen olduğunu hayal ettiğim bir adamın müziği kalbimi yumuşatıyor, beni en son yıllar önce okuduğum romanların içine sürüklüyor. böylesine romantizm beni gerçek hayattan uzaklaştırıyor. 

aşağıda paylaştığım video lou reed'in i'm waiting for the man parçası için yaptığı bir cover. o kadar kendisinin şarkılarından bahsettim ancak gitaristliğine övgü düzemedim. bu sebeple bu parçayı paylaşıyorum. singer/songwriter ailesinden gelenlerde gitaristlik hep bir nebze geri planda kalıyor. ancak richard hawley bunun istisnalarından. keşke müzik hakkında teknik bilgim olsaydı da ardı ardına havalı cümleler sıralayabilseydim.

26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

25 Eylül 2016 Pazar

sheffield

size sheffield'dan bahsetmek isterim. ingiltere'nin güney yorkshire bölgesinde bir endüstri şehri olan sheffield'dan. şu hayat ne garip. adını ilk kez yıllar önce bir hocamdan duyduğum bu şehre bir gün yolumun düşeceğini hiç tahmin etmezdim. hocamdan, şehrin üniversitesi university of sheffield vesilesiyle haberdar olmuştum ve ziyaretim de tam olarak bu üniversiteye gerçekleşti. üniversite yıllarımda çeşitli sebeplerle çok parlak bir öğrenci olamadım, bölüm derslerimde hep ortalama bir yol izledim. dolayısıyla hocalarımdan akademik referanslar alabilecek seviyede bir öğrenci değildim. hocam bu üniversitedendi ve bana asla referans vermedi. yıllar sonra bir konferans vesilesiyle bu üniversiteye adım attığımda aklıma gelen şey, keşke daha başarılı bir öğrenci olabilseydim oldu. o zaman buraya gelebilirdim belki dedim kendi kendime.

sheffield geçmişte başta pulp olmak üzere richard hawley ve arctic monkeys ile birlikte daha görmeden bende sempati oluşturmuştu bile. öncelikli olarak demir-çelik endüstrisinin gelişmiş olduğu şehirde, ekonomi; metalurji, madencilik ve öğrenci nüfusuna dayanıyor. şehrin iki tane üniversitesi var ve okul binaları bütün şehre yayılmış durumda. ben hep kampüs üniversitesinin en güzel alternatif olduğunu düşünürdüm. sanırım bu ülkemiz için böyle. ancak avrupa şehirlerinde dağınık binaları gördükçe fikrim değişmeye başladı. herhangi bir köşebaşını döndüğünüzde gördüğünüz eğitim binaları şehre canlılık ve gençlik enerjisi katıyor. sheffield da böyle bir şehir; enerjisini öğrencilerden alan, gecenin bir yarısına kadar tek açık kalan mekanın publar olduğu, geç saatlere kadar toplu taşımanın bulunduğu bir şehir. saat akşam üzeri beş oldu mu dükkanların kapandığı ve insanların okul/iş çıkışı parklarda, publarda bira içmek üzere toplandığı şirin bir yer. turistik olduğunu söyleyemeyeceğim, zaten kimse de bunu iddia etmiyor. ancak ben müzik üzerinden sempati duyduğum için oldukça sevdim. sadece dört gün geçirdim ancak müzik marketleri, pubların camlarına yapıştırılmış konser ilanları, amatör grupların duyuruları vesilesiyle  şehrin müzik ile kurduğu bağı fark ettim. keşke daha çok vaktim olsaydı, müziğin peşinde bu küçük şehri defalarca arşınlasaydım dedim. bir ara sokakta yürürken bir çiçekçi dükkanının önünden geçtim ve "jarvis cocker sustained broken leg due to the clambering out of a window this site (1985)" yazan bir yapıştırma gördüm. yazıya yaklaştığımda altta bir web sitesi adresi duruyordu. projenin ismi de uncommon people-the dna of sheffield music map'ti (pulp'ın güzeller güzeli şarkısı common people'a referans) üniversitenin yıllar süren bir çalışmayla gerçekleştirdiği bu proje son derece akademik ve kapsamlıydı. sheffieldlı ünlü grupların kişisel tarihlerinde yer etmiş binaları, mekanları haritada işaretleyerek size alternatif bir gezi yaptırıyordu. böylesi bir şeye tesadüfen rastlamış olmak bile başlı başına bu şehirde geçirdiğim zamanı benim için anlamlı kıldı. 

geçen sene ifistanbul kapsamında pulp: a film about life, death and supermarkets belgeselini izlemiştim. o zaman aklımda sheffield'i anlatan bir genç yer etmişti. "burada kimse paramı çalamaz. çünkü çalarsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyordu. bu yorum beni gülümsetmişti. böyle bir şehir kötü olamazdı. gece geç saatte sokaklarında sarhoşlar vardı ama kimseye zararları yoktu. gece saat on ikiden sonra şehrin merkezinden kaldığım yere yürüyerek, bilmediğim sokaklardan, birkaç sarhoşun yanından geçerek geldim. üzerimde türkiye'de o saatte sokakta rahat hissetmeyeceğim bir kıyafetle hissettiğim güveni, hiç bilmediğim bu şehirde hissettim. burası londra ya da istanbul gibi metropol bir şehir değil, ancak benim aradığım da artık büyük şehirler değil. müziğin olduğu, konserlerin yapıldığı, müzisyenlerin uğradığı bir şehir olması benim için yeterli. sevgili sheffield, seni de müzisyenlerin kadar çok sevdim. 

angel olsen'den yeni albüm: my woman


angel olsen'ın bu ay içerisinde çıkan üçüncü albümü my woman, şimdiden bu yılın en sevdiğim albümleri arasına girdi bile. bu benim için oldukça şaşırtıcı oldu; çünkü daha önceden angel olsen'a karşı en ufak bir ilgim yoktu. ilk iki albümünü dinlemiştim ancak müziğine karşı bir ilgim gelişmemişti. iyi ya da kötü bir şeyler hissetmemiştim ve albümleri sadece birkaç kez dinleyip rafa kaldırmıştım. dolayısıyla bu ay my woman internet mecralarında göründükçe bende özel bir merak uyanmadı. iyi yorumlar yapıldığını görünce bir kere dinleyeyim madem dedim. sanırım hiçbir beklentim olmadığından ötürü albüm beni daha ilk şarkıdan içine çekti. my woman enerjisi yüksek ve eski zamanların nostaljisine göz kırpan bir albüm. synthesizer ile bezeli intern şarkısını daha ilk saniyelerinden sevdim ve albüme kulak kabarttım. sonrasında gelen şarkılar ve özellikle shut up kiss me gibi akılda kalıcı bir şarkıdan sonra ise daha tamamını dinlemeden albüme ısınmıştım.

angel olsen, bu albümde deneysel çalışmış. hep mi böyleydi, bilmiyorum. daha önceki albümleriyle karşılaştıracak düzeyde bilgim yok ancak kendi röportajlarında söylediği üzere bu albümde farklı türler denediğini söylüyor. şarkıların her birinin turne sırasında, farklı şehirlerde yazıldığından bahsediyor. grup arkadaşlarıyla aile gibi olduklarını, konser için gittikleri bazı şehirlerde fazladan birkaç gün geçirdiklerini ve bu sürenin onları daha da yakınlaştırdığını anlatıyor. ilişkilerine iyi geldiğini düşündüğü şehirlerin ismini sayarken istanbul'u da bunların arasına dahil ediyor. son derece rahat bir ruh halinde geçirdiği bir dönem sonunda elinde biriken şarkıları görünce bunlardan bir albüm yapabileceğini görmüş. şarkılarındaki kadının bizzat kendisi olmadığını, sahne için yarattığı bir karakter olduğunu söylüyor. benim bu albümü bu denli sevmemin nedeni de işte o karakter. aşık, aşık olduğunu göğsünü gere gere haykıran, kendinden emin ve cüretkâr bu kadına bayıldım. şarkılardaki kadın son derece tutkulu ve ben uzun süredir böyle tutkuyla aşık kadın şarkıları dinlememiştim. sevdiğim kadınlardan (kate bush, pj harvey, björk) böyle albümler dinlemişliğim var ama hepsi şimdi kendilerinden öyle albümler beklemeyeceğimiz şekilde artık bu konuların dışındalar. aşık kadın personası yaratıp, duygularını cesurca ifade eden ve bunu yapması üzerinde sakil durmayan kadınları seviyorum. hayatta tutunabilecek pek az şey var ve birine duyulan güçlü hisler de bunun başında geliyor. angel olsen my woman albümünde aşkını oldukça çıplak ve net bir şekilde bağırıyor. kelimenin tam anlamıyla bağırıyor. aşık olmak istiyorum diyor. sus ve beni öp diyor. bir kadın ne isterse o da onu istiyor. 

günü kurtarmaya odaklandığım bir ülkede beni mutlu eden şeyler sınırlı. aslında sınırlı demeyeyim, en ufak şeyden mutluluk çıkarmaya meyilli bir mizacım var ancak bunu yapamayacak noktaya geldim gibi hissediyorum. müziğe eskisinden daha da çok bel bağladım. on sene önceki benden daha çok mesela. müzik olmasa, kitaplar ve filmler olmasa nasıl yaşarım bilmiyorum. böyle bir dönemde duyduğum her güzel sesin, beni mutlu eden her albümün başımın üstünde yeri var. böyle güzellemeler yaparken abartıyor muyum acaba dediğim oluyor ancak hepsi hissettiğim şeyler. müzik dinlerken hissettiğim güçlü hisler bazen içimde patlayacak gibi oluyor. angel olsen'ın bu albümü bana pj harvey'in bring you my love albümünü hatırlattı. müzikal benzerliğinden ötürü değil, çizdiği kadın personası olarak. nasıl gördüğüm her gri şehri ankara'ya benzetiyorsam, gördüğüm her aşkını bağıran tek tabanca kadını da pj harvey'e benzetiyorum. ah şu benzetmeler üstüne kurulu zihnimiz sağolsun, bize bu oyunları oynuyor. lafı çok dolandırdım ama diyeceğim şu ki sevgisinin yoğunluğunda boğulan ve çıldıran her kadın bize tanıdıktır. sana selamlar olsun angel olsen.

albümde şimdilik en sevdiğim şarkı olan shut up kiss me'nin canlı performans videosunu aşağıda paylaşıyorum.

1 Eylül 2016 Perşembe

resim defterimde hiç insan yok

bundan iki ay önce bir cumartesi günü içim içime sığmaz bir şekilde kendimi sokağa attığımda ayaklarım beni resim malzemeleri satan bir dükkana götürdü. kendime boyalar aldım. içeride belki bir saat geçirdim. o çeşitten bu çeşide boyalar, kalemler, fırçalar arasında dolandım. dolandıkça resimle olan ilişkimi hatırladım. insan aradan yıllar geçmiş olsa bile tekrardan bisiklete binmeyi nasıl hatırlarsa ben de karalamayı öyle hatırladım. kendim için, hiçbir iddiam olmadan yaptığım karalamalarda ne kadar mutlu olduğum aklıma geldi. özlediğim o tatmin hissiydi. bir şeyi yapıp bitirdikten sonra gelen ferahlama hissini duymak istiyordum ve bunu konuşarak yapmamın imkanı yoktu. ne zaman bir şeyler yazsam lafı hiç kısa kesemiyordum. bir şeyi iki cümleyle anlatmayı hiçbir zaman bilemedim. konuşurken de böyleydi. heyecanla ve şevkle bir şeyleri anlatırken hiç kısa kesmesini beceremedim. ama son zamanlarda kelimeler haricinde bir dil kullanma, bunun mahremiyetinde kendimi saklama arzusu içimde büyüdükçe büyüyor. ben de boyalara sarılıyorum. çocukluk arkadaşımla yeniden aynı şehre taşınmışız da arada kaybettiğimiz o zamanı telafi etmeye çalışıyormuşuz gibi resme doğru koşuyorum. güzel çizgi nasıl çizilir, buna uğraşıyorum. bir yuvarlağın etrafına yapraklar çiziyorum. değişik boyaların peşine düşüyorum. kendimi internetten uzaklaştırıyorum. kimsenin dediğiyle ilgilenmiyorum, facebook gibi insanların ne yaptığını/ne dediğini görebileceğim yerlerden kendimi itina ile uzak tutuyorum. bütün bunlar sebebiyle zihnim kirleniyormuş gibi geliyor.

bazı sabahlar zihnim yorgun bir şekilde uyanıyorum. o zaman günlük hayatta insanlarla muhatap olmak çok zor geliyor. öyle günlerde onları dinlermiş gibi görünüp dinlemiyorum. fiziken buradayım ama aklım başka alemde. dedikleri bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyor. son haftalarda sokaktaki insanı merak etmez oldum. görmemek için bakmıyorum. öğrenmemek için okumuyorum. bu ne zamana kadar böyle sürecek bilmiyorum ama güncel olan her şeyden uzak durmak istiyorum. günlük hayatımı devam ettirecek gücü bulabilmem için enerjimi dağıtmamam gerek. bunun için bir süre içinde yaşadığımız kaotik ülkeye bulaşmamak amacındayım. iç dünyamda minimum enerji, maksimum düzensizlikte seyredip termodinamiğin ikinci kuralını hayatıma uygulama eğilimindeyim.

25 Ağustos 2016 Perşembe

replikas'a güzelleme


birkaç gün önce tuhaf bir şey oldu, bir sabah uyandım ve aklımda replikas vardı. son aylarda geçmişte severek dinlediğim albümleri tekrardan gözden geçiriyordum; ancak replikas aklımın ucundan bile geçmemişti. yakın zamanlarda bir yerlerde kendilerine rast gelmemiştim. hatta uzun süredir dinlememiştim bile, kaç sene olduğunu hatırlamıyorum. ama işte o sabah içime düşüvermişti. uykumdan uyandığımda aklımda replikas vardı. onları 2005 yılında çıkardıkları avaz albümleriyle tanımıştım. o vakit lise iki olmalıyım. deli gibi müzik dinlediğim, müziğe dair ne varsa okuduğum bir dönemdeyim. replikas'ı az çok duymuşum ama hiç dinlememişim. avaz'dan çıkan ilk şarkı gece kadar rahatsız etmiyor bir yerlerden kulağıma çalınmış. o zamanı hatırlıyorum. aradan geçen yıllarda kendimi replikas dinleyicisi olarak isimlendirebildiğimde görüyorum ki gece kadar rahatsız etmiyor replikas müziğinin içine girebilmek için en uygun şarkıymış. insanı hemen yakalayan, popüleriteye bir nebze daha yakın ve batılı. batılı diyorum; çünkü o zamanlar sadece öyle şeyler dinliyorum. replikas o vakitler dinlediğim yabancı gruplara benzerliğiyle beni içine çekiyor. dinledikçe görüyorum ki bu şarkılarına yaptığım batılı tanımı onları tanımlamada oldukça eksik. türk müziği nedir, kimler bunun kaynağıdır, kimleri dinlemek gerekir gibi sorular beni doğu-batı karşılaştırmasına kadar götürüyor. benim kafamda böyle soruları doğuran, bu soruların peşinden değişik mecralara dalmama vesile olanların başında replikas geliyor. belki yıllar önce bir genç bunu tanpınar'ın romanlarıyla yapardı. batıyı örnek almak ve cumhuriyet sonrası modern orta sınıf yaşamını tecrübe ederken yaşadığı ikilemi onun romanlarında okurdu. bense bunu tanpınar romanları kadar replikas'ın müziğinden de okudum ve dinledim. bir yandan batı kültürüne öykünen ama tam da onlardan olamayan ama zaten bu topraklarda var olan köklü bir sözlü geleneğin torunu olan insanlar olarak bu adamların müziğinde çok şey buldum.

benim gibi büyük şehirde doğmuş, büyümüş ve büyük şehrin kaosundan beslenen insanların müziğini dinlemek, on altı yaşımdayken ufuk açıcı bir deneyimdi. avaz albümüne hayranlığım hiçbir zaman geçmedi. biraz olsun azalmadı. rock tarihinin büyük gruplarıyla tanışıp, onları dinlerken hissettiğim coşkuyu replikas için de hissettim. bir yanda sonic youth'un goo albümü masamdaydı (elbetteki çekme), bir yanda avaz. ben bu müzikleri benzer zamanlarda tanıdım. bir tanesi büyük, devasa bir gruptu ama replikas daha mı az önemliydi? benim için değildi. avaz'ın prodüktörünün sonic youth ile de çalışmış bir isim olması mı beni etkilemişti diye düşündüğüm olmuştur. ama aradan geçen on bir yılda geriye dönüp baktığımda öyle olmadığını görüyorum. isimlere, etiketlere takılmadan çok sevmiştim ben bu albümü. replikas maceramı başlatmış, aradan geçen her bir albümle de sevgim derinleşerek artmıştı. zerre albümlerini de pek severim, köledoyuran'ı da. hatta kutluğ ataman'ın iki genç kız filmi için yaptıkları müzikleri de. her bir albümlerinde özer yalçınkaya'nın hazırladığı sade, gösterişsiz ama güzel kapaklarını da. onlarla ilgili kafamda "bir aradalık/birliktelik/arkadaşlık" algısı oluşmuştu. öyle olduğunu da aşağıda trt tarafından çekilen sessiz olmaz belgeselinde gördüm. on beş yaşından beri bir arada müzik yaptıklarını ve müziklerinin bakırköy-yeniköy hattında şekillendiğini anlattıklarında bu dostluk hissinin müziklerine yansıdığını düşündüm.

batılı olmak ne demektir? bizim bu topraklardan içimize işlemiş doğululuk nasıl bir şeydir? modern zamanlarda bunu bir tek gözlerini süzerek edebiyat parçalayanlar mı bilir? ben bunun farklı bir şekilde peşine düşen bu adamların peşine takıldım. erkin koray'ı bilmezken erkin koray'la tanış olmuşum, haberim olmamış. aşıkları bilmezken aşıkların müziğini dinlemişim. bu adamlar müzik namına benim ufkumu genişletenlerden oldu. on altı yaşımdan beri kendilerini sevmeye devam ediyorum. çok özledim.

23 Ağustos 2016 Salı

mammal hands

bu yaz niçin bu kadar anlamsız geçti diye düşünürken, benim açımdan şehirde gidecek bir konserin olmamasının da bunda büyük etkisi olduğunu düşünmüştüm. aslında yaz başında güzel konserler gördüm, gençlik hayalim olan isimleri canlı dinledim. ancak haziran ayı şimdi milyon ışık yılı uzakta kaldı sanki. üstüne o kadar çok şey oldu, o kadar çok sıkıntı yaşandı ki o vakitler müzik adına yaşadığım heyecanlar çok çabuk kişisel tarihimin tozlu raflarına saklandı. bu nedenle benim için bu haftanın güzel haberi, salon iksv'nin yeni sezonda ingiliz caz üçlüsü mammal hands'i getireceğini açıklaması oldu. böyle haberlere bel bağlamış durumdayım. mammal hands'i ise 2015'ten beri takip eder haldeyim. gogo penguin ile aynı plak şirketi olan gondwana records'a bağlı grup, 2016 yılında yeni albümleri floa'yı çıkardı. bence çok güzel bir albüm. kendilerinden bir imzalı albüm almak isterim. benim için albümlerin en güzeli olması gerekmiyor. birilerinin ta başından büyüyüp serpildiğini görmek, bunu konser konser izlemek başlı başına bir mutluluk kaynağı. iksv'ye bu grup için peçeteye istek yapmıştım. sanırım mammal hands onlarla aynı anda radarımıza girmiş olmalı. yoksa benim bildiğimi onlar zaten biliyordur. eğer aksiyse de bu bana yetişkinlik hayatım boyunca yeten bir başarı olur (böyle küçük hedeflerim var). neyse, ben bu habere pek sevindim. aşağıya yeni albümlerinden quiet fire'ın bir performansını ekleyerek iyi geceler diliyorum.

içimdeki aksi adam

insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam.  insanın yirmi yaşındayken nasıl buhranlar içinde debelendiyse, elli yaşındayken de benzer sorulara cevaplar aradığını -eğer halen arıyorsa- düşünmeye başladım. belki artık bir cevap bulma motivasyonu olmadan kendine sorular soruyordur, bilmiyorum ama halen soruların bitmediğine ikna oluyorum. iç huzurun uçucu ve anlık olduğuna dair düşüncelerimin desteklenmesinden dolayı bir karamsarlığa sürükleniyorum. inanılmaz enerjik, neşeli ve pozitif olduğum dönemler oluyor ama beni meşgul eden sorular hiç kaybolmuyor. seyahat ederken dikkatim başka yerlere yönleniyor. o zaman anın kıymetini bilmeye çalışıyorum. uzun süredir görmediğim bir dostumla bir kahve içme süresince ettiğim muhabbet, benim için en kıymetli zaman dilimi olabiliyor. ama bütün bunlar bitip de yatağıma döndüğümde bir anlamsızlık hissi hasıl oluyor. işte sorun, bu hissi nasıl yeneceğimi henüz tam çözememiş olmam. ruh sağlığı ile fiziksel sağlığın bir bütün olduğunu biliyorum ve kendimi sağlıklı tutmaya çalışıyorum. birilerine, bir şeylere (ilaçlara?) muhtaç olma olasılığı beni ürkütüyor. kendime yetecek zindelikte olmam gerektiğini biliyorum ve kendimi fiziksel aktiviteye, sağlıklı beslenmeye, bir şeyler üretmeye -mesela yazmaya- zorluyorum. müzik sevgimin peşinden koşmak benim için her daim hayati bir dürtüyken, hemencecik bir şeyler üretebilmek adına yeni yemekler denemek benim için emek isteyen bir şey. işte belki de yaşla birlikte gelen budur diye düşüyorum; "doğru" olan ne ise onu yapmak için kendini zorlamak. sen düşünmedikten sonra kimse seni düşünmeyecek. belki annen. bir tek annen iyi olup olmadığınla ilgilenecek ama onun dışında herkes yolunda ilerlemeye devam edecek. işte artık doğruluğundan emin olduğum şeylerden biri bu. hayatta emin olduğum pek fazla şey yok. belki en fazla on şey vardır, o kadar. ama bundan eminim: kendi iyiliğimi benim düşünmem gerek. ben hasta olduğumda bana çorba getiren çok kıymetli dostlarım vardı ancak hepsi haritanın bin bir noktasına dağılmış durumda. bu konuda şanslı olduğumu düşünürüm. ancak ben de bu bağların kurulması için emek ettim. ama ne yazık ki şimdi herkes uzakta. bu yazı bir darbeyle (kalkışma?), bir de yurt dışından gelen dostlarımla istanbul'un çeşitli semtlerinde çokça alkol tüketmekle geçirdim. her gelen beni çok sevindirdiği gibi gidişiyle de hüzünlendirdi. kendimi bazen anne, bazen kardeş hissettim. ama hayatımda ilk kez fark ettiğim bir şey vardı: içimde elli yaşlarında, realizmin doruklarında aksi bir erkek vardı. ben içimdeki erkeğin ilk kez bu yaşımda farkına vardım. meğersem the youth filmindeki ihtiyarlara yakın hissetmemin, bilmem kaçıncı kez lost in translation'ı izlerken kendimi ilk kez bill murray'nin karakteriyle özdeşleştirmemin sebebi buymuş dedim. halbuki şimdiye kadar hep scarlett'tim. sun kil moon dinledim bolca. aynı ben. hatta bu cümlenin sonuna bir ünlem yakışırdı, o derece bir aydınlanma yaşadım: aynı ben! yıllardır mark kozelek dinlerim ama aslında kendimi ona benzetirmişim de fark etmezmişim, bu yaz bunu anladım. 

bir yandan inanılmaz bir enerji hissediyorum. kendimi defterlere dökme isteği duyuyorum, sabahlara kadar sürecek uzun zaman dilimlerinde, yorgun düşme raddesine gelinceye kadar bir şeyler yapmak istiyorum. bir yandan da içimdeki miskin erkek sokağa adımını atmak istemiyor, insanlarla muhatap olmaktan kaçıyor.  ne kadar çok insan var diyor; ne çok kafa, ne çok kol ve bacak.