3 Kasım 2016 Perşembe

kılavuz


yıllar yıllar önce olmalıydı, lisedeydim sanırım, amcamın kitaplığında bilge karasu'nun göçmüş kediler bahçesi kitabını gördüm. isminden ötürü kitap hemen dikkatimi çekti. bilge karasu kimdir bilmiyordum bile, kitabı aldım eve götürdüm. aradan uzun zaman geçti ve ben o kitabı kendi rafımda unuttum gitti. hiç sayfasını çevirmedim bile. zaman içinde bilge karasu'nun önemini ve değerini öğrendim ancak hiçbir kitabını okumadım, bir şekilde öyle oluverdi. geçen günlerin birinde kitapçıya girdiğim bir vakit, aklımda başka bir yazar ve o başka yazarın belirli bir kitabı vardı. o kitabı bulamadım. alfabetik sırayı takip eden raflarda aradığım yazarın hemen dibinde bilge karasu'ya rastladım. halbuki aklımdan geçmiyordu bile. elim yine kedili kitabına gitti. sonra diğer kitaplarına. sonra kılavuz kitabına. orada kitapların sadece arkalarını okuyordum. kılavuz'un arkasını okuduğumda olduğum yerde hareketsiz kaldım. tüm sesler birden kesildi ve her şey, herkes milyonlarca kilometre öteme gitti. ferzan özpetek'in mükemmel bir gün filmi vardı. orada etkilendiğim bir sahne aklıma geldi. filmin baş karakteri olan kadın hikayenin sonuna doğru sokak ortasında yürürken birden zaman duruyordu. filmin sesi kesiliyordu ve birkaç saniye her şey sessizlik içinde var oluyordu. bu sahne bana filmden kalan tek şeydi ve buna benzer bir anı, kılavuz'un arka sayfasını okuyunca yaşadım. sırf o nedenle kitabı aldım. sonra hemencecik bitirdim. 

kitaba başlarken aradığım bir şey vardı. o şeyin ismini halen koyamıyorum. aradığımı bulduğumu da düşünmüyorum ama içimdeki boşluğu derinleştirdiğini fark ediyorum. okuduğum ilk bilge karasu eseri olmasından ötürü diline aşina olmadığım doğru. ancak o meşhur bilge karası dilini gördüm. rüya ile gerçeklik arasında, neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamadığım bu kitap bana içimden taşan sevgiyi hatırlattı. insanlara ne kadar kızsam da mizacım sevmekten yana. kızgınlığım geçicilikten, öfkem dinmekten, gönlüm bağ kurmaktan yana. yumuşak tarafımı sakladığımda çıkarmam ufacık güzel bir şeye bakıyor. ben kaşlarımı çatmak istiyorum ama ayağımın dibine gelen kediler beni yoldan çıkarıyor. bilge karasu'nun sevgisi, sevgilisi bana hayattan elimi eteğimi çekmemem gerektiğini söylüyor. goya'nın el sueno de la razon tablosundan bahsediyor bu kitap, bu tablodan kesip alınmış bir kuşu, birine hediye etmek üzere almıştım. sonra vermedim. şu yaşıma geldim, beni sevmeyen birine kendimi sevdirmeye çalışmanın yanlış olduğunu öğrenemedim. ama sanırım goya'dan sonra artık bunu öğrendim. bilge karasu ile de bilgimi cümle içinde kullandım, pekiştirdim. 
bu da kitabın arkasından gelsin:
"yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... oysa şimdi geviş getirip duruyorum. şu 'aracı olmak','araç olmak', 'bir oyunun taşı ya da taşları olmak'...
...işin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?"

Hiç yorum yok: