14 Haziran 2015 Pazar

barça

barselona ilk kez yıllar önce aklıma düştüğünde farklı hayallerle oraya gitme fikrine kapılmıştım. bu bir süre böyle devam etti. sonra gerçekleşmeyen her hayal gibi zamanla olmayacağını kabullenip zihnimden silmeye çalıştım. şehre biraz da gönül koyduğumdan olsa gerek, önceliğimi şimdiye kadar hiç oraya vermedim. aradan yıllar geçip de d. mimarlık doktorası yapmak üzere oraya taşınınca barselona aklıma tekrar düştü. bu sefer hem dostumu görmek üzere oraya gidecek hem de şehri barselona'yı çok iyi bilen d. ile gezecektim. daha ilk gece havaalanından eve gider gitmez d. laptop'ta google maps'i açtı ve bana şehri anlatmaya başladı. aynı ders gibi. ama hiç şikayetim yoktu, o ne anlatsa dinlerdim. ziyaretimi özellikle primavera'ya denk düşecek şekilde ayarladık. line-up'taki diğer isimler bir yana, bizi heyecanlandıran patti smith ve horses konseptli turnesiydi. benim için gençlik hayalinde patti smith, sigur ros, pj harvey ve nick cave vardı. tam da hayalin hakkını verecek şekilde hayal bile edemeyeceğim bir yerde dinleme imkanı bulduğum sigur ros'un ardından, patti'yi d. ile dinleyecek olmak benim için çok anlamlıydı. lise döneminde müziği paylaştığımız, her gün öğle arasında birbirimize elde yeni bir çekme cd ile koştuğumuz günlerin ardından patti benim için dostlukla birlikte büyüyen bir sevgiydi. uçakta hayat ne garip diye düşünüp durdum. kalbim heyecanla pıt pıt atarken, hem yeni bir şehri keşfedecek olmanın heyecanını hem de bu şehirde beni bekleyen eski dost ve patti'yi düşünüyordum.

ankara'daki odamın duvarında patti smith'in 2007 yılındaki bayblon konserinin imzalı posteri halen durmakta. hayatımda duvarıma astığım ilk ve tek poster budur. çerçeveletip, en değerli mücevher gibi baktığım bu posterde love, peace, patti yazıyor.  yanında da lenny kaye imzası. d. bunu imzalatıp bana hediye etmişti. aldığım en kıymetli hediye. aradan sekiz sene geçti. çok  zaman demek. bir sürü şey değişti. lise geride kaldı. müzik namına geçirdiğim büyük ivmeli öğrenme sürecim o döneme ait. yeni "keşfettiğim" bir grubu büyük bir heyecanla birine anlattığım zamanlar geride kaldı. albümü cd'ye çekip de sarı post-it kağıtlara şarkı listesini yazıp, zarfın içine koyup d.ye veriyordum. şimdi artık beğendiğim bir şarkıyı link'iyle birlikte whatsapp'tan ya da spotify'dan birine yollamak çok kolay, gerçi yaş ve yıllarla alakalı bir durum da var. artık yeni dinlediğim bir albümde ilk refleks olarak "bunu hemen x'e dinletmeliyim" hissi yok. hiç yok demeyeyim, pek yok. ne zaman bir konsere gitsem fark ediyorum, müziğe tutkuyla bağlı olmalı hali beni yaşama bağlayan güçlü şeylerden. bu derece güçlü tutkuları toplumsal yaşamda bir şeylere karşı hissetmek zor. birine karşı hissediyorsan bile kabul. 

sanırım ergenken ölçü-kontrol yok. müziğe duyulan sevgi de, akabinde gelen ter, beliren hormonlar ve feromonlarla ilintili dürtüler de sınırsız ve yoğun. düşünüyorum da bunların hiçbir kötülüğünü görmüyorum. patti bana bütün bunları ifade ediyor. horses'ın kapağındaki inanılmaz cool ve kendinden emin pozuyla dünyayı sallamayan o tavrı, bana olmak istediğim kadın hakkında ilham vermişti. patti korkusuz, öfkeli ve muhalifti. onu 2015 yılında 69 yaşında halen aynı şekilde görmek bana bu sefer de elli sene sonra olmak istediğim kadın için ilham verdi. rock'n roll nigger'da doğaçlama yaptı, hükümetlere sövdü ve hepimiz özgür bireyleriz diye bağırdı. sizler dünyanın geleceğisiniz dedi. horses albümünü baştan sona şarkı sırasını bile bozmadan çaldı. hatta free money bittiğinde "evet, şimdi albümün ilk yüzünü bitirdik" dedi. elegie ile konseri noktalarken bu şarkıyı yıllar içinde kaybedilen birçok insan için söylediğini anlattı. tek tek isimleri saydı. fred sonic smith'te alkış koptu. "ve şimdi bir de lou reed" dedi. yine bir alkış dalgası oldu. sonra ağlamaya başladı. o sıra çevremdeki bir sürü insanın gözünden yaş döküldüğünü gördüm. kim bilir herkes ne düşünüyordu. tüylerim diken diken olmuştu. benim için manevi anlamı olan bir konserdi ve duygusal olarak biraz ağır geldiğini fark ettim. insanın aklına hem kendiyle ilgili şeyler geliyor(ilk dinlemeye başladığım günler, o zamandan bu yana olanlar) hem de patti'nin artık yaşının hayli ileri olması ve "acaba bir daha görür müyüm bilmem" hissinin verdiği bir burukluk oluyor. geceyi böyle hüzünlü kapatmamak adına "geçmiş geçmiştir ve geleceğe bakmak lazım" dedi ve albüm dışı tek şarkı olarak rock'n roll nigger'ı çaldı.

lisede bir line up yapsam herhalde böyle olurdu diyeceğim, patti'nin ardından kendimizi belle and sebastian'da bulduk. tatlı tatlı ve şirin şirin. sabahları serviste get me away from here i'm dying dinlerken hep istanbul gibi bir şehir gözümün önünde canlanırdı. denizi olan ve yüksek bir tepeden şehrin manzarasını seyredebildiğin bir yer. isabete bak ki şimdi istanbul'dayım ancak belle and sebastian tatlı bir anı ve manzara eğer iyi bir yer bulamazsan betondan ibaret. bu nedenle her ne kadar kendilerini sevgiyle dinlesem de asıl ilgimi çeken "under the milky way"-the church oldu. steve bey'in bu kadar cool bir insan olduğunu bilmiyordum. sahne karizması böyle bir şey olsa gerek . yatak odası sesini dinlediğimiz steve beyin ardından 80'lerin new wave'ine iç geçirdim. rock, gitarlar, saykodelik 70'ler bir yana ama new wave diye bir şey var. çok seksi. adeta bir high on music. aynı şemsiye altında toplamak doğru olur mu bilmiyorum ama gitarların kirliliği ve muğlaklığı, vokalin kayboluşu gibi şeyler kafamda new wave ve shoegaze'i yan yana koyuyor. bu ikisinin gönlümde yeri ayrı. the church'ten reptile ile geceyi noktaladığımızda ben çok mutlu bir insandım. 

bir de primavera kapsamında şehrin çeşitli yerlerinde kurulan sahneler ve verilen konserler dahilinde güzel bir gruba rastladım. elimde ajandam ve günlük planımla modern sanat müzesi olan macba'ya vardığımda avluda kurulmuş olan primaverapro sahnesine rastgeldim. sonrasını hatırlamıyorum. saatlerce oraya takılı kaldım. meğersem o gün brezilyalı grupların günüymüş ve ülke dışında henüz etkinliği olmayan gruplar kendilerine ayrılan yarım saatte performanslarını sunuyorlarmış. ben de bir tanesini çok beğendim. sağa sola sordum adları ne diye kimse bilmiyordu. gittim ses ekipmanlarının olduğu kısımdaki görevlilere sordum, câmera olduğunu söylediler. hatta web siteleri de şöyle. grup sahneden indikten saatler sonra bir ara hemen ötemde kendilerine rastlayınca adeta bir groupie edasıyla yanlarına gidip, "ben sizi çok sevdim kardeş" dedim. çok mutlu oldular. brezilya dışındaki ilk konserleri olduğu için çok heyecanlı olduklarını anlattılar. ayaküstü muhabbet ettik ve sonunda gitarist bir dakika bekler misin dedi. bir yere gitti ve geldiğinde elinde 3 adet kendi cd'leri vardı. ikisi ep, bir tanesi albüm. hediyeymiş. ben de imzalar mısınız dedim. ilk kez bu kadar groupie oldum.


gezdiğim yerler, gördüğüm şeyler ve dinlediklerim bana son zamanlarda geçirdiğim en güzel günler olarak döndü. kendimi günlerce süren bir pijama partisinde hissettim. görülecek ne çok yer var. deneyimlenecek bir sürü şehir. şimdiye kadar tek bir yer harici hep bir başıma gezmeye alıştığımdan olsa gerek, bir dostla bir şehri keşfetmenin güzelliğine yeni varıyorum. barça'dan aldığım ders de bu olsun.

13 Haziran 2015 Cumartesi

but if you are feeling sinister go off and see a minister he'll try in vain to take away the pain of being a hopeless unbeliever*

hayatımda gezi'den sonra ikinci kez bu ülkede güzel şeyler olabilir diye umutlanıyorum. ilk kez bir seçimden sonra ben de sevindim. yaşımıza göre çok seçim gördük. genel, yerel ve referandum. bu yaşımda kaç kere oy kullandığımı sayamayacak kadar hatırı sayılır defa sandık başına gittim. şu anda hissettiğim şeyi daha önce hissetmediğim için adını koyamıyorum. geçen seneki yerel seçimlerde çalınan oylarla alınan ankara sonuçları; bende, arkadaşlarımda, bildiğim birçok kişide evden cenaze çıkmış gibi bir his bırakmıştı.  yenilmeyi geçtim, verdiğimiz oyun gözümüzün önünde çalınması, mideme ömrüm boyunca unutamayacağım bir yumruk indirmişti. bu yüzden ne yazık ki umutsuzlukla oy ve ötesi gibi oluşumların önünün kesileceğine inanıyor, artık ne yaparsak yapalım bir şey olmayacağını düşünüyordum. asla boşvermişlik değil, öyle bir umutsuzluk ki hayal bile kuramayacak denli kuruyup kalmak. ar damarı çatlayan insanlar arasında olmaktan iğrenmek. kime ve ne için oy vereceğimi en baştan bilmeme rağmen hiç kimseyle birlik ve beraberlik hissi duyamıyorum. gezi'ye kadar toplu girişilen hareketin bu kadar güçlü ve kıymetli olduğunun farkında değildim. neyseki bunu genç yaşımda fark ettim. fakat ardından geçtiğimiz süreçte bir şeyler oldu. ben bir kırılma yaşadım, adını tam koyamamakla birlikte futbol taraftarlığından tut da siyasal parti sempatizanlığına kadar olan her türlü müşterek girişime mesafeli bakmaya başladım. ne tembel bir insanım ne de yürekten inandığım bir şeye desteğimi göstermekten imtina edecek kadar umursamaz. benim buradaki bütün insanlarla aramı ısıtmak için zamana ihtiyacım var. "bu ülkedeki insanlarla barışmak" diyeceğim ama teknik olarak küs değilim. kırılma ve gücenme gibi duygusal sözler de edemem; çünkü iş duygusal olmaktan çıktı. sadece son iki yıl, sadece son on üç yıl değil, genel anlamıyla bir kızgınlık duyuyorum. bizler iyi insanlarız ama hak etmediğimiz kötülükleri görüyoruz. tam içim yumuşuyor gibi oluyor sonra bir ziyaretimde okulda baraka'daki panoda iğneli duran onur yaser can'ın resmini görüyorum ve gözlerim doluyor. sonra geçen kış anadolu'nun tam ortasındaki bir kasabanın çay bahçesinde annesinin telefondan aldığım intihar haberini hatırlıyorum. kanım çekiliyor. bu sadece on üç yıllık iktidarın suçu değil. çok köklü ve kolay kolay gitmeyecek bir pisliğin bugüne yansıması. annem benden daha umutlu. annem çevremdeki birçok arkadaşımdan aylar önce oyunu hdp'ye vereceğini açıklamıştı (dededen beri altı ok'a mürekkep basan bir ailedeki kamuoyu açıklaması!). benim de umutlu olmam gerektiğini söylüyor. seçim sonucunu alınca sevindim sevinmesine ama başımın üstündeki o kaba eli öyle benimsemişim ki halen gerçek gibi gelmiyor. ben ki 70'lerin solcu ihtiyarlarıyla syriza zaferi kutladım, bundan aldığım heyecanla podemos'u takip ediyorum; ülkemdeki bu seçim bana elalemin ülkesindeki seçim sonucu kadar içinde-tedirginlik-barındırmayan-bir-his veremiyor. ben utanmıyorum, böyle hissetmeme sebep bir ortamda yetişmemde emeği geçenler utansın. 

*: if you're feeling sinister - belle and sebastian