21 Ekim 2011 Cuma

alnının teriyle para kazanmak/ baba torpiliyle iş bulmak/ bir yere kapağı atmak.

bugün okuldan eve dönmek üzere otobüse bindim ve başımı cama yasladım. zaten hayatımın hatırı sayılır bir kısmı otobüslerde uyuyarak geçtiği için bu duruma alışkınım. okul-ev arasındaki uzak mesafe beni bitiriyor, her gün ulaşıma harcadığım süreyi düşündükçe hem öfkeleniyorum hem de yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. bugün de yine eve gitmek için binmem gereken iki vesaitten ilkine bindim ve camdan dışarıyı izlemeye koyuldum. sonra arkamda oturan iki çocuğun konuşmalarına kulak misafiri oldum. toplu taşıma araçlarında böyle şeyler oluyor, hiç tanımadığın insanların konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun. kendimi öyle durumlarda kötü hissediyorum, suçluluk duygusuna kapılıyorum. ama yine de kimi zaman kulak misafiri olma haline karşı koyamıyorum. arkamdaki iki çocuğun da konuşmalarını duyunca elimde olmadan dinlemeye başladım. yakaladığım yerinde biri diğerine, "hayatta bazen seni mutsuz eden işleri yapmak durumunda kalıyorsun" diyordu. sanırım tam da bu kısım ilgimi çekti ve ben de sohbeti dinlemeye başladım. diğeri de "öyle tabi abi ya" diye onayladı. sonra büyük bir firmadan bahsetmeye başladılar. benim de bu yaz staj için başvurduğum ama bana olumsuz olarak bile geri dönmeyen büyük bir kuruluş. bölümde tanıdığım herkes tabir-i caizse oraya "kapak atmak" istiyor. bu çocuklar da oraya kapak atsak ne güzel olur falan diye konuşuyorlar. milletteki pragmatik yaklaşımlar beni kimi zaman deli ediyor. bense bunları dile getirince kötü olacağımı bildiğimden dile getirmiyorum. bu konuda kendimi pek iyi ifade edemediği biliyorum, o yüzden aklımdan geçenleri paylaşmıyorum. yanlış anlaşılma ihtimalim çok fazla çünkü. geçen gün bir arkadaşa bunları anlatır gibi oldum, "kariyer yapma konusunda muhalif bir insansın galiba?" diye kendince bana laf çarptı. benim demek istediğim onun anladığı bir muhalefet değildi. ben ömrümüzü getiri/emek oranı çok çok düşük olarak geçirmemiz muhtemel bir geleceğe karşı çıkıyorum, hepsi bu. getiri derken de bahsettiğim maddi getiri değil, o da var tabii ama asıl manevi getiriyi kastediyorum.

geçen hafta enerji bakanı mesaî saatleri sabah altıya çekilsin dedi. sanmıyorum ama hadi oldu diyelim, sanıyor musun ki o mesaî saati 08:00-17:00 yerine 06:00-15:00 olsun. olacağı nedir söyleyeyim, 06:00-17:00. insan emeğini sömürme üzerine kurulu bu sistem beni beğense ne olur, beğenmese ne olur demek isterdim, keşke diyebilsem ama diyemiyorum çünkü hayatımı idame ettirebilmek için para kazanmak zorundayım. ama sistem bok gibi, bunu da biliyorum. staj yaptığım fabrikadaki mesaî saatleri 07:45-17:30. özel sektör eşek gibi çalıştırıyor adamı. bir de üretimi gece de durmayan bir fabrikaysa -ki çoğunluğu öyle- belli periyotlarda gece vardiyasına kalıyorsun falan. benim gördüğüm şu, şanslı belli bir azınlık haricinde, bu ülkede para kazanmak işçiye de zor öğretmene de memura da mühendise de.

otobüsteki çocuklar bahsettiğim büyük firmaya staj için başvurmuşlar (tıpkı benim gibi), onlara da dönen olmamış. başvurular, "kontenjanlarımız dolmuştur" ibaresiyle açılıyor. kontenjanlar doluyor, çünkü her yer torpille işliyor. bir yerden sonra okul-mokul önemli değil, baba/amca/dayı torpilin olacak. zaten orada staj yapan arkadaşlarımın hepsi de tanıdık vasıtasıyla kabul edildiler. onlara da kızmıyorum ki. ülkede böyle bir düzen var. adamlar approximately 4.0 olan arkadaşımı bile kabul etmedikleri zaman yuh artık dedik, sonra da kabullendik. bunu başkasından duysam inanmam ama bizzat şahit olduğum için tuhaf geliyor. len neredeyse 4.0'lık öğrenciyi almıyorsunuz da kimi alıyorsunuz birader diyesim geliyor.

arkamdaki çocuklar konuşmaya devam ediyor. bir tanesi dağın başındaki bir fabikaya, gebze'ye her gün gidip gelmiş yaz boyunca. sabah 5.30'da kalkıyordum diyor. ben de öyle kalkıyordum. böyle hayat mı geçer diye isyan edesim geliyor ama sonra işçilerin, teknisyenlerin, ülkedeki birçok çalışanın böyle yaşadığı aklıma geliyor ve isyan edecek hakkı kendimde bulamıyorum. işin kötüsü bu işler dünyanın her yerinde böyle işliyor. avrupa'da işçilerin sosyal hakları bizden çok daha iyi olabilir ancak bu çalışma mesaisinin az olduğu anlamına gelmez. gerçi eskiden daha çokmuş, uzun mücadeleler sonucunda şimdiki haline indirmeyi başarmışlar. bu sistemin kendisiyle ilgili sanırım. "sistem" derken neyi kastettiğimi açıkçası ben de pek bilmiyorum ama insanı köle gibi çalışmaya zorlayan, bütün bir gün fiziksel olarak yıprandıktan sonra ancak iki-üç simit, bir de ayran alacak parayı kazandıran şeyden bahsediyorum. gözümle gördüm, alnının teriyle para kazanmak denilen şey mecaz değilmiş, bizzat alın terinin kendisiymiş. çalışanların boynundan şıpır şıpır sular damlarken hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüğüm aklıma geliyor. bütün arkadaşlarım aynı şeyi düşünmüş. feminist damarımı bir kenara bırakıp, bu işlerin kadınlara göre olmadığını düşündüm. sonra kendime kızdım, olur mu öyle şey dedim ama sonra tekrar bana göre değil dedim. zaten bana göre olsa kaç yazar, üretim ortamında kadın istemiyorlar ki. başımdaki mühendis bana demişti ki, ben senin yerinde olsam ya akademisyen olmaya kasarım ya da ar-ge'ye kapağı atmaya bakarım. okul başlayınca bir baktım, bütün kızlar aynı şeyin peşinde. vay anasını herkes akademisyen olacak! yahu sanayide kim çalışacak o zaman? kime sorsan üniversitede kalacak. şimdi asıl rekabet bu "piyasada" dönüyor. ben sıramı savdım, akademi ortalama istiyor, o da bende yok hacı. anca "kapak atma" olayına kaldık. bu deyimden de artık midem bulanıyor, iğreniyorum. kapak atmanın içine tüküreyim. öfkeliyim.

2 Ekim 2011 Pazar

bir şeyi bekleme hali

bir şeyi heyecanla ve merakla bekleme hissini seviyorum. bu hal, insanı yaşama bağlayan şeylerden biri. kötü geçen bir sınavın sonucunu beklemek değil ama umutlu olduğun bir başvurunun sonucunu beklemek, bir arkadaşından mail beklemek, bir kargoyu beklemek, bir filmin vizyona girişini beklemek, bir konseri beklemek ya da önemli olan bir tarihi beklemek vs. beni memnun ediyor. elbette ki mühim olan netice, ancak o sürecin bana verdiği ilerleme gücünü önemsiyorum. devam etmek için bir sebep daha oluyor. bu da az bir şey mi diye soruyorum kendime, asla az değil. her daim beklediğim bir şeyler olsa ne güzel olurdu. beklediğim bir telefon var ve aşağı yukarı kaçta çalacağını biliyorum. vakit yaklaştıkça heyecanlanıyorum, kalbim çarpmaya başlıyor, sonra ben bunun ne güzel bir şey olduğunu düşünüyorum.
***
bu aralar beklediğim bir film var, another earth. tesadüfen rastgeldim ve haftada bir açıp trailer'ını izliyorum. iyi mi kötü mi bilmiyorum, belki de izleyince beğenmeyeceğim. bu olasılık gayet mümkün. ama yine de konusunu okuyunca, görüntüleri izleyince heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. başka bir dünyanın daha olduğunu keşfeden insanları anlatan apokaliptik bir film deniyor. fragmanın sonunda bir sahne var, filmin kahramanı yaşadığımız dünyadan diğer dünyaya bakıyor. diğer dünya ay gibi yuvarlak, beyaz bulutumsu, parlıyor. bu sahneyi sadece trailer'da görmek bile beni etkiledi. içimde bir his, bu filmin üzerimde children of men gibi bir etki bırakacağını söylüyor. bilemiyorum, ben gördüğüm kadarından o karamsar ama aynı zamanda da umut vaad eden havayı aldım. trailer'da da the cinematic orchestra'dan to built a home'u kullanmışlar. sanırım bu filmi seveceğim.

etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz

yılın her günü ve her haftası belirli günler ve haftalardan bir seçme. mesela şimdi yeni bir belirli gün ve hafta seçmeye kalksalar, bu iş nasıl olacak ki? her gün dolu arkadaşım, hepsi kapılmış. bu kadar çok belirli gün ve hafta mı olur? bizim zamanımızda yerli malı haftası, öğretmenler günü, tiyatrolar günü, diğer resmi bayramlar, efendime söyleyim atatürk'ün ankara'ya gelişi (ankaralı olunca bu çok önemli oluyor ilkokulda), sonracığıma kızılay haftası, yeşilay haftası falan vardı. hepi topu bu kadar. öğretmenimiz "şu günü anlatan yazı hazırlayın, şiir getirin" derdi, getirirdik. tiyatrolar gününde bizi ücretsiz olarak tiyatroya götürürlerdi, yerli malı haftası herkesin malumu, bir şeyler yerdik falan. dün belediye otobüsünün camında gördüğüm üzere, 1-7 ekim tarihleri arası da camiler haftasıymış.


hiç fotoğraf çeken bir insan değilimdir ama bu sefer dayanamadım, çektim. yaşasın camiye gidiyorum. sonunda da ünlem var, doğrusu şu: yaşasın camiye gidiyorum! devamında da şöyle diyor: "camiyi seviyorum. gün boyu sürecek etkinliklerimize tüm çocuklarımızı bekliyoruz." bir de internet adresi yazılı afişte, camiyiseviyorum.com. girince sizi dini bir müzik karşılıyor: "müslümanın kıblesi / kabe'nin bir şubesi/ huzur sevgi köşesi / camiye gidiyorum"
***
bazen düşünürdüm, anneannem iyi ki yaşamıyor diye; kadın şimdiki halimi görüp kahrolurdu. fakat dünden sonra başka bir şey daha düşünmeye başladım, bizim zamanımızda da camiler haftası olsaydı böyle mi olurduk?

neyse, bu vesileyle herkesin camiler haftasını kutluyorum.