27 Temmuz 2010 Salı

eduardo galeano diyor ki:

1976 yılında yazılmış sözün savunusu denemesinden:

bugünkü latin amerikan edebiyatının temel işlevlerinden birinin, sıklıkla iletişimi engellemek ya da iletişime ihanet etmek için kullanılan, istismar edilen sözü geri kazanmak olduğuna inanıyorum. "özgürlük" benim ülkemde politik mahkumların yattığı bir cezaevi, pek çok terör rejimine "demokrasi" deniyor; "aşk" sözcüğü insanla otomobili arasındaki ilişkiyi tanımlıyor ve "devrim"den yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor; "zevk" belirli bir marka yumuşak bir sabunun ürettiği bir şey ve "mutluluk" sosis yemenin verdiği bir duygu. "huzur ülkesi", latin amerika'nın pek çok yerinde "sessiz mezarlık" anlamına gelir ve "sağlıklı insan" denince bazen "aciz insan" diye okumak gerekir.
eduardo galeano, biz hayır diyoruz, metis.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

ne kadar güzel bir iktidarın var

insanın yaşı kaç olursa olsun, ne kadar büyürse büyüsün yine de en çok koyan şeylerden biri istenmemek. ya da tercih edilmemek, adına ne dersen. sen olgunlaştığını düşünürsün, artık ufak şeylere takılmadığını sanırsın ama egonu zedeleyen en ufak bir hareket, birdenbire özgüveninin yerlerde sürünmesine sebep olabilir. oysaki hani çok olgun düşünüyordun, birinin birini istememesini/tercih etmemesini/reddetmesini çok normal buluyordun. bu tarz şeylerden insan egosu zedelenmemeli derken, teoride kurduğun bütün o mantıklı cümlelerin içinin boş olduğunu anlaman birkaç dakikanı aldı sadece. her seferinde yeniden başladın. kimi zaman sıfırdan, kimi zaman sıfırın azıcık üstünden o kadar.
çoğu zaman kendinde hata aramak seni rahatlatıyor ama bazen bunu yaparken kendini gereğinden fazla hırpaladığını da görüyorsun. sen sadece vicdanen rahatlamanın peşindesin, asıl çözmen gereken mesele bu; yanlış yerlerde dolanıyorsun. kendine kötü özellikler atfettiğinde karşındakini suçlamana gerek kalmıyor ve işin bir nebze olsun kolaylaşıyor. gücünü başkasına değil, kendini yormaya harcamak işine geliyor, bunu sen de biliyorsun. biriyle uğraşmak zor, biriyle uğraşırken gururundan yediğini düşündüğün oluyor. onu orada bırakmak en temizi, sen de çoğunlukla bunu yapıyorsun. evet, en son hangi konuda kalmıştık diyerek dersini çalışmaya başlıyorsun. "oluruna bırakmak" konusunda en iyi öğrenci, "hesap sormak" konusunda beterin beteri olduğunu görüyorsun. birine hesap sormaya hakkın olmadığını düşünüyorsun. aslında bilirsin, bir defa arka arkaya küfürler sıralasan belki bir nebze olsun rahatlayacaksın.
anlatmak için bin dereden su getirmek istemiyorum. basit ve yalın olsun istiyorum. "dan!" diye söylemeliyim, insanların suratına çarpabilmeliyim. bizleri bir ömür boyu bu yükle yaşamaya mahkum eden anlayışların, onların kendi çürümüş, ikiyüzlü değerlerini örtmek için kulladıkları paravanlardan fazlası olmadığını söylemeliyim. sizi umursamıyorum derken, eş zamanlı olarak tanıdığım başkaları da umursamamalı, yoksa tek başıma fedai olmanın ne anlamı var ? annemi, yıllar önce ölen anneannemi, yanımda oturan kızı, sevdiğim diğer kızları, komşu kadınları falan düşünüyorum. böyle olmamalıydı, bugün için böyle olmamalıydı diyorum. meğersem olmak istediğim insandan ne kadar da uzakmışım. lafı evirip çevirmeden ifade etmenin gücünü keşfediyorum. hissettiklerimi ölçüp biçerken aslında kimseye karşı sorumluluk duymamam gerektiğini kavrıyorum ve bunu yavaş yavaş yapabilmenin memnuniyetini yaşıyorum. aslında olduklarımla ve olamadıklarımla bir bütün olduğumu kabullenerek devam ediyorum.
böyle şeyleri unutmak için gereken zaman zarfını bilmiyorum. sen atlattım derken, aslında unutmadığını, sadece o hisle yaşamayı öğrendiğini anlıyorsun. bir şey oluyor hatırlıyorsun; göğsünün altında bir balon patlıyor, içinden koyu bir öfke yayılıyor, hatırlıyorsun. şarkılara sığınıyorsun ki bu seni daha da güçsüz kılacak. keşke müziğin içine saklanmaktan başka bildiğin bir şey olsaydı ama elinden başka türlüsü gelmiyor. karşında çok şey bildiğini sanan insanlar oturuyor ama bazı şeylerin yaşla ilgisi olmadığını bilecek olgunluğa erişememişler. ne yapayım ben öyle bilgiyi? bunlar yaşla ilintili değil, yaşadığın şehirler ve içinde bulunduğun yılla da alakası yok. peki, yapıcı olduğu kadar yıkıcı da olan doğurganlıkla alakası var mıdır? belki vardır. bu öyle bir enerjidir ki hem sevmede hem sevmeme de, hem bağlanmada hem de bırakmada kullanılan bir şeydir.

gönlüm semt semt

bahçeli'de geçen okul yılları. arşınlanan sokaklar, oturulan cafeler. bilinen güzergâhlar ve zaman zaman sıkılınan rutinler. hakim olduğumuz manzara, başında da öğretmen evi'nin tepesi. beynime kazınan o manzara. tepeden ankara'ya, bahçeli'ye bakmalar. sonra da ufka, gökyüzüne. büyümek ile gelen korku ve heyecan. şeker abi köfteleri, seyir'de yenen yemekler, liva'dan alınan poğaçalar. "beşevler metrosunda mı inelim, yoksa bahçeli metrosunda mı?" kavgaları. gençlerbirliği tesisleri, atlı spor kulübü, pes oynanan kafeler. milli kütüphane önünde buluşmalar vs dost'un önünde buluşmalar. yağmur yağıyor, trt binasının orada bekliyorum. milli kütüphane'yi geçtim, bp'nin orada bekliyorum. paramız az, simit alalım. parayı bölüşelim, genç turkcell yapalım. kar yağıyor, yollar buz, yokuştan inerken kayma. karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmayı unutma. arkadaş kolunda arşınlanan sokaklar, hepsi de aynı yere çıkan. hep de pes'e gidiyorsunuz. bugün metro'da yine zaman gazetesi dağıttılar, üstünde peynir-domates kesebiliriz. paranız var mı, hadi döner yiyelim. o ne saç sakal öyle?! git bakayım öğretmen evi'ne traşını ol gel, almam yoksa seni derse! ama hocam, ama hocam. ya biz her gün bu metroyu kullanıyoruz, ne pasosu ya?! bakın formamız bile üstümüzde. nasıl geçtiniz gişeden? arkadaş gişedeki memura çok güzel olduğunu söyledi. ben de güzel miyim? sen de güzelsin. dur bir resmini çekeyim. anaa seyir değişmiş mi, vay be ne kadar uzun zaman olmuş gelmeyeli? nerede bekliyorsun? ya milli kütüphane ya trt. bu küçük evler ne şirin. eskiden daha şirinmiş, şimdi her şey bozuldu. bura olmazsa nere olacak peki, bu şehir? bura olmasın da nere olursa olsun. hadi geç kalma dön sen yurduna. hadi seninle durağına kadar geleyim. bu saatte de dolmuşlar gelmiyor ki hiç. sen nasıl gideceksin, boşver beni. başka insanlar, yanımda başka insanlar. aynı yeşillikli yollar. kulağımda eski müzikler. gençlik. hani neydi, şimdi çalan neydi? "time is never time at all, you can never ever leave without leaving a piece of youth." daha güzelini bilmem, daha güzelini henüz dinlemedim.

25 Temmuz 2010 Pazar

tayyip resmî televizyonu iftiharla sunar

trt'nin büründüğü yeni çehre şu sıralarda gözüme acayip derecede batıyor. her seferinde yuh artık bu kadar da olmaz diyorum fakat bir sonraki seferde beni daha da çok şaşırtmayı başarıyorlar. trt'nin akp şakşakçılığını bu kadar aleni, bu kadar kör gözüm parmağına hesabı yapmasını aklım almıyor. resmen peki efendimisssss, çok büyüksünüz efendimissss habercilik anlayışındalar. bazı kanalların belli kesimlerin kanalı olduğunu biliyoruz, peki ya trt? trt dedemizin kanalı değil miydi? hani maaile salonda toplanmışken "ver bakayım kumandayı da şu birinci kanalı izleyelim" denmez miydi? hepsini bırak, bugün trt'nin geldiği noktada nasıl bazı kanalların haberlerini izlemeyi tercih etmiyor, bazı gazetelerin birilerinin ayağının altını öptüğünü biliyorsam, aynı şekilde trt'nin de tayyip resmî televizyonu olduğunu biliyorum. bir yaptın, iki yaptın tamam ama bakıyorum bunu hep yapıyorsun birinci kanal? hatta ikinci kanal, hatta trt türk. haberciliğin tarafsızlık ilkesini ihlal eden yayıncılık anlayışında bana göre trt ilk üç sırada yer almakta. bu yeni bir şey değil ama son bir-iki senede işin boyutunu abarttıklarını düşünüyorum. ben bilmiyordum, trt'nin midemi bulandıran haber bültenleri ve tartışma programlarını izledikten sonra merak ettim, araştırdım; meğersem bilmem ne haber kordinatörü kanal 7'den transfermiş, bilmem ne haber müdürü samanyolu televizyonundan, bilmem kim fethullah hoca efendinin dergisinin yayın müdürüymüş falan filan. adamları toplarsın da bu kadarı fazla değil mi diye sormak isterim. ama hiç şaşırmıyorum. tek şaşırdığım trt'nin hükümet şakşakçılığını hiç utanmadan, göğsünü gere gere yapması. şu son bir aydır bakıyorum, bir tane -evet tek bir tane- referanduma hayır diyen adam çıkarmadılar ekrana. tek bir tane yahu? sanırsın bütün türkiye evet diyecek, sanırsın ülkede farklı düşünen tek bir allahın kulu yok.

televizyon kanallarının tarafsız ve objektif olmasını beklemeyecek kadar gerçekçiyim. ancak bunların tek vazifesinin artık yalnızca bu amaca hizmet etmek olmasını henüz sindirebilmiş değilim. ama bekliyorum, çok kısa bir gelecekte bunu da hazmetmiş olacağım.


trt'nin kandil konseptini görmüş müydün?

üç hafta önce, tam da kandilin olduğu gece trt2'de nuriye akman'ın programına yavuz turgul konuktu. yavuz turgul'a televizyonda ilk kez rastlayınca merak ettim ve izlemeye koyuldum. programı, nuriye akman'ın dersine çalışmadan gelmiş ilkokul öğrencisi acemiliğiyle sorduğu saçma sorularına sinir olarak izledim. yine de programın son yirmi dakikalık bölümünün televizyon başında en sinir olduğum anlar listeme ilk sıralardan giriş yapacağını tahmin edemezdim. yavuz turgul'a önce "sizce de yaşamlarımız da tıpkı bir sinema filmi gibi çok mükemmel şekilde yazılmış ve kurgulanmamış mı?" diye sordu. yavuz turgul da "benim hayatın yazılması ve kurgulanması konusundaki düşüncelerim pek kuvvetli değil" dedi ve olabilecek en zarif şekilde bu soruyu geçiştirdi. bunun üstüne nuriye akman, "aaa nasıl yani? kadere inanmıyor musunuz?" diye sordu. yavuz turgul kısaca evet dedi ve konuyu fazla uzatmak istemediğini belli etti. sonra reklama girdiler. reklamdan dönüldüğünde nuriye akman programı "evet sayın izleyicilerimiz, bu akşam yavuz turgul'la konuşuyoruz ve en son kendisi inançlarının pek kuvvetli olmadığından bahsediyordu" diye açtı. (inançlarının pek kuvvetli olmadığından mı?! işte provakatif gazeticilik böyle yapılır ve konuştuğun insanın söylediklerini işte böyle manipüle ederek aktarırsın.) sonra hanımefendi "evet, konuşmamıza devam ediyorduk. en son inançlarınız üzerine konuşuyorduk. allah'a inanmıyor musunuz?" diye sordu. dınınınnnn!!! (bir televizyon kanalındayız ve yetmiş milyonun hepsinin o an nuriye hanımı izlediğini belirtme ihtiyacı duymuyorum.) yavuz turgul da soğukkanlılığını koruyarak, sabit bir ses tonuyla ve kimlerle-uğraşıyorum-yarebbim mealindeki gülümsemesiyle "evet, inanmıyorum" dedi. nuriye hanım bir şaşırdı bir şaşırdı ki anlatamam. daha önce böyle bir şeyi hiç duymamış zaar.
sonra konu başka şeylere, filmlere, şuna buna kaydı. derken hoşgörü üzerine konuşmaya başladılar. (daha doğrusu nuriye akman, ıssız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey? kıvamındaki sorularıyla hem konuğunu hem de beni gerdi. ama programda gittikçe yükselen bir gerilim vardı ve bunun nerede patlayacağını merak ediyordum.) hoşgörü deyince yavuz turgul şöyle bir şey dedi: "ben hep orta yolu bulmaya çalışırım. uçlarda olmak istemem. buda'nın da şöyle bir sözü vardır …." diye lafı bağlayarak buda'nın hoşgörü üzerine bir sözünü paylaştı. bunun ardından nuriye akman dedi ki, "burada dikkatimi bir şey çekti. niçin hoşgörü deyince aklınıza buda geldi? hz.muhammed de hoşgörüyü savunur, onun da bir çok sözü vardır". (dınınınnn! bu iki şey arasında kurduğu bağı ve geldiği noktayı şaşırarak izledim, analoji diye işte ben buna derim.) yavuz turgul'un yüzündeki "nerden de düştüm buraya yaeee?!" ifadesini anlamak için alim olmaya gerek yoktu. dedi ki, "buda, hz.muhammed gibi bir dini empoze etmeye çalışmadığından onu tercih etmiş olmalıyım." nuriye hanım bu cevaba bozuldu bittabii, ne de olsa böyle bir insan türüyle ilk defa karşılaşıyordu. o sanıyordu ki herkesin fabrika ayarları doğuştan "mümin mode on". eğer nuriye hanım anlayabilseydi, yavuz bey'in arada sarf ettiği cümlelerle ona inceden inceye ayar verdiğini görürdü ama maalesef göremedi. sonra ortam gerilince "eveeeet, neyse hadi artık başka bir konuya geçelim" dedi ve birden dan diye "peki yavuz turgul aşık olduğunda nasıl bir adam olur?" diye sordu. yavuz turgul önce bir beş-on saniye sustu ve sinirli sinirli tebessüm etti. (o sırada reytingler hızla yükseliyordu. bakalım big bang ne zaman gerçekleşecekti?) sonra dedi ki, "bırakın da o da bana kalsın". hanımefendi yine bozuldu ve "eğer nuriye akman'ın karşısına geliyorsanız her soruya hazırlıklı olmalısınız" dedi. (aman yarebbim! sanırsın gazetecilikte en yüksek seviye kendisiyle ölçülüyor.) buna cevaben yavuz turgul da: "ben de nuriye akman'ın bana böyle bir soru soramayacağını zekasıyla tahmin etmesini beklerdim" dedi. nuriye hanımcığım "aaa aşk olsun ama!"sını ahaha kıvamında bir kahkahayla süsledi ve ardından programını bitirdi.

hanımefendinin, trt'nin kandil gecesi konseptine uygun bir konuk çağırmadığını program sırasında fark etmiş olması elbette üzücü. ama daha da üzücü olanı, kendi zekasıyla inceden alay edildiğini anlama becerisinden yoksun olması.

neyse, bir söz de yavuz turgul nezdinde entellektüel ya da ne bileyim, aydın olarak geçinen camiaya söylemek isterim. çoğu zaman neye alet edildiklerini bilmeden işlere kalkışıyorlar. işte en kötüsü de ne yaptığını bilmeden yapmak. ondan sonra da gittikleri programda/verdikleri röportajda tahammül edemedikleri bir muameleye maruz kalıyorlar. kendilerine one minute demek isterim; yahu kardeşim, geldiğimiz şu noktada, 2010 yılında, trt'nin çağırdığı programa gidilir mi? bence daha da gidilmez.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

bir kaçış hikayesi- bölüm 1: fast car

fast car

on üç-on dört yaşlarındayken amcam bana tracy chapman'ın kasetini vermişti. seksenlerin sonlarından kalma bir kaset, kahverengi kapaklı. baştan sona bir kere ya dinledim ya dinlemedim, tam hatırlayamıyorum. sonra çıkarıverdim walkman'den. yaşıma göre bayık mı gelmişti, yoksa ağır mı kaçmıştı bilemiyorum. zaten sözlerini de anlamıyordum ya, neyse. tracy chapman'ın varlığından haberdar oldum böylece, hayatımda değişen bir şey olmadı. ilerleyen yıllarda trt2'de pop saati'nde "eskiler" konsepti adı altında yayınlanan tracy chapman videolarına denk geldiğim vakit ben bu kadını biliyorum dedim kendi kendime. hep de aynı videoya denk gelirdim zaten: baby can i hold you. gölgeli, karanlık bir video. isim hafızama bir kayıt daha işte.

birkaç ay öncesine kadar bundan daha fazla bir samimiyetim olmadı tracy chapman'la. sonra ne olduğunu bilmiyorum, tuhaf bir şekilde aklıma düştü bu kadın. öylesine, birdenbire. tek bir somut neden gösteremem, şundan dolayı çağrışım yaptı diyemem. öylesine düşüverdi işte aklıma. o albümü indirdim ve dinledim. fast car'dan ötesine geçemedim, halen de pek geçmiş sayılmam (oh my god! you're so lame!) fast car bir süre boyunca bende, zaman zaman bazı kadınların gün içinde beynimde çalmaya başlayan şarkıları gibi çalmaya başladı. mükemmel bir kaçış fikrine sahipti, gerçek olmayacağı besbelli olan bir kaçış fikri. düşünmesi güzel, kurması umut verici, gerçekleşmesi için gerekli olan tek şey ise cesaret. olmayan cesaret. emekli olunca taşınılacak sahil kasabası gibisinden bir fikir işte. her daim yedekte duracak olan b planı. olmayınca da sevdiğin adamı suçlayacaksın. gerçi haksız da sayılmazsın, birçok hikayede korkak olan erkekler. kim mi genelledi; filmler, romanlar, şarkılar.

kaç tane adam tanıyorsun gönlü geniş? ben pek fazla bilmiyorum. bildiklerimin de kıymetini bilmeye özen gösteriyorum. bu şarkıda gönlü geniş olan kadın, bütün planları yapan kadın, korkusuzca arabaya atlayıp gidelim hadi diyen kadın. gidelim bence de. adam ne yapıyor korkmaktan başka, de bir hele. kadın öyle bir kadın ki tek başına evini geçindiriyor. böyle kadın çok var. babasını çekip çeviren kadın çok. yaşı küçükken yükü büyük olanları ise saymakla bitiremeyiz. amerika'nın zenci mahallesi olabilir orası ama buraya ne kadar yakın olduğunu görmek için alim olmaya gerek yok. buradaki küçük kadınlar geliyor aklıma. sırtında o kadar çok yük var ki nasıl duruyor ayakta? hayalini kurduğu tek şey kaçabilmek. sevdiği adamla gitseler ya bir yere, her şeye sıfırdan başlasalar. kız çalışır, kısa sürede zam bile alır. kendi çatılarının altında yaşar giderler işte. ne diyor, içimde öyle bir his var ki "biri" olabilirim diyor. senin araban öyle hızlı gider ki adeta uçacak gibi olur; yeter ki bura olmasın der. kadının elleri kırışmış, yaşı genç ama yüzündeki çizgiler derin. ilerde çocukları olursa kendi annesinin yaptığı gibi bırakıp gitmez onları. kocasına da bakar, çocuklarına da. bir yandan çalışır. her şeyi yapar o kadın, öyle güçlüdür. bunların hepsi adamın arabasındayken geçer aklından. kanıtlayacak bir şeyi yoktur, adam tamam derse gideceklerdir başka bir yere. hepimiz biliriz ki adam korkup kaçar, gidemezler uzağa. kadın yine alkolik babasına bakmaya devam eder.

dostoyevski'nin beklenen kitabı

yalanın ne olduğuna dair sorular soruyorum kendime. yani, elbette ki yalan yalandır ama insanın kendini suçlu hissedip-hissetmeme eşiği, ya da birini affedip-affetmeme eşiği nedir acaba, bilemiyorum. yalan her zaman affedilmez bir erdemsizlik midir, yoksa bazı durumlarda onu mazur gösterecek unsurlar var mıdır? bu tarz sorular dönüp duruyor beynimde. aklıma gelen şöyle bir şey var:
dostoyevski "suç ve ceza"da bize "suç" ve "ceza" kavramlarını sorgulattı. suçların en büyüğü, öldürmek üzerine var olan peşin hükümlerimizi yeniden gözden geçirmemize sebep oldu. bir suçu haklı kılan nedenler ve koşullar var mıdır, bunları gösterdi. sonuçta ben hukukçu değilim, bu işin ilmine dair fikrim yok. analitik düşünmeye çalışsam da "suç" ve "ceza" kavramına içindeki sese göre yaklaşmaktan fazlasını pek yapamıyorum. bu da son derece normal bence, son derece insanî. bize öğretilenlerle, vicdanla, toplumsal normlarla yaklaşmaktan fazlasını yapabilen varsa ne güzel, darısı başımıza.
işte dostoyevski tam bu noktada önümüze bir kapı açıyor. bildiğimiz doğruları yıkıyor ve insanı kendiyle yapacağı bir tartışmanın içine atıyor. bir suçun her zaman arka planı olduğunu gösteriyor. şimdi merak ediyorum; suça dair bu anlattıklarım, dostoyevski'nin bize sunduğu bakış açısı, bunların hepsi "yalan" kavramı için de kullanılabilir mi acaba? bir dostoyevski daha var mıdır bize yalan'ı anlatacak?

kötülük çiçekleri

beni kötülüklerden ne koruyabilir, kim koruyabilir ki? dış etkenlerin verdiği zarardan önce, benim kendime verdiğim zararı hangi güç önleyebilir? beni yaşama bağlayan kablolar yandığı vakit tamir eden yine ben değil miyim? sonunda yorganı kafama çekeceğimi tahmin ede ede sırf merakıma yenilip olmadık şeylerin peşine düşen de yine kendimim. o yüzden suçlayamıyorum ya kimseyi. suçlamam gerektiğinde bile itinayla kaçınıyorum bundan. içimdeki adalet terazisinde havada kalan ben oluyorum. hafif çekmesem şaşardım zaten.

başka bir yol hep vardı. eğer şimdi içim sıkışıyorsa ben yanlış olandan gitmişim demektir.
şimdi otur dersini çalış! bundan ne çıkardın görelim bakalım.
...

halbuki belimize kuşak takanlar onlardı. kem gözlerden, art niyetlerden, kötülüklerden sakınmamızı tembihleyen bizzat kendileriydi. şimdi yüzlerine yanlış olduklarını vursana. "yok yapamam, onlarla mı uğraşacağım, bana ne" der geçerim. benim daha mühim işlerim var. misal:
oturduğu yerden bizi eleştirenlerin, hem de bunu "modernlik" kisvesi altında kadınların yanında yalancıktan yer alarak yapanların anatomik çıkıntılarını kesmeye gideceğim.

yutamadığım lokma için beni suçlayan, bana toplumbilim dersi verenlerin harddisc'lerini yakacağım. araya "vuu-ne-çok-şey-biliyorum-öyle" terimlerinin sıkıştığı uzun cümleleri bağlaçlarla bağlayarak olmaz bu işler diyeceğim. becerebildiklerimin çevreye, beceremediklerimin bana mal edilmesiyle üstümde yaratılan suçluluk hissinin birazcığını bile anlayamaz onlar. "oo-bebek-ben-bunları-çok-iyi-anlıyorum" minvalindeki laflarında sadece sözde "eşitlik" yatar. "aman tanrım, aşmış bitirmiş!" diyerek onun bu topluma fazla geldiğinin vurgulanmasını arzu eder. ne de olsa o elimizi kolumu bağlamaz ya, bizi kafese kapatmaz ya. kafamızı kovaya sokmaz, gücümüzü sınırlamaz, özgürlüğümüzü baltalamaz ya. kaba heriflerin yaptığı şekilde değil de tersten damgalar. bunu yaparken araya sıkıştıracak felsefik/sosyolojik/siyasal kavramları vardır. değersizleştirme politikasıyla demediğini bırakmaz. olmadıkların için aşağılarken, oldukların için dalga geçmeyi ihmal etmez.

rasyonaliteyi yüceltirsin değil mi? rasyonalitene kafam girsin.