24 Ocak 2018 Çarşamba

elimizdeki veda

bir önceki yazıda bahsettiğim arkadaşımı bugün uğurladık. gözlerim doldu ama kendimi tuttum. akşam eve dönerken içim çok sıkıldı, eve girmek istemedim. bize yakın bir starbucks'a girdim. ev harici bir yer olsun da neresi olursa olsun derdindeydim. hava buz gibiydi. bu hüzünlü ruh halinde soğuğu daha da soğuk olarak hissettim. pencere kenarında bir yere oturdum ve dışarıyı izlemeye koyuldum. kahveden ilk yudumu aldığımda kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. böyle kalabalık yerlerde ağlayasım gelince utanıyorum. bazen "bana ne ya, bakan utansın" diyorum ama hiç böyle bir durumda kalmasam daha iyi diye düşünüyorum. sonra annemi aradım. içimde büyük bir boşluk var dedim. bir noktadan sonra sesim çıkmadı. telefonun bir ucunda öylece bekledim. dostum giderken bana çok güzel şeyler söyledi. hayatımda bundan güzel o kadar az söz duydum ki... istanbul bana ne verdi dersen, ilk seni söylerim dedi. öylece kalakaldım. ben de seni dedim. sırf bu bile bana yeter dedim. işe burada başladım, mesleğe burada adım attım ama mesleğe dair öğrendiğim şeyden çok daha fazlasını hayata dair öğrendim ve bunlardan biri de senin gibi bir insanın şu dünyada var olduğunu bilmek dedim. onun yanında ağlamak istemedim ama eve dönüş yolunda kendimi tutamadım.

içimde büyük bir boşluk var ve nasıl dolduracağımı bilemiyorum. ölüm olmasın. evet, ölüm olmasın, onun haricinde her şeyin çözümü var. iyi ki alışmak denen şey var. şu son bir yılda çok arkadaşımı yolcu ettim. çok kişiye veda ettim. buna ölüm de dahil. çok insanı havaalanından uğurladım. mesafelerin dostlukları zayıflattığına inanmıyorum, gerçekten inanmıyorum. bilakis, farklı coğrafyaların ilişkileri zenginleştirdiğini düşünüyorum. benim üzüntüm, bağ kurabildiğim her insanın fiziken uzağına düşmem. mektup arkadaşlığı konusunda uzmanlaşmam. arta kalan çevremin arasında da azınlık hissetmem. halbuki bu tam bir ergen hissiyatıydı. hani böyle olmayacaktım. kotamı doldurmuşum gibi geliyor. bu üzüntüm sadece bugünkü vedaya değil,  şu son bir yılda olgunlukla karşıladığım tüm vedaların toplamına belki de. bununla başa çıkmayı öğrenmeliyim. giden insan yeni bir hayat koşturmacası içinde bıraktıklarını düşünmüyor - düşünmesin de zaten. ama kalanların içinde bir boşluk doğuyor. ben o boşluğu bu akşam şarapla doldurdum. en fazla bir iki gün daha üzülüp, kendi hayatıma odaklanmam gerektiğinin farkındayım. aklıma bir şarkı geliyor. damien jurado'nun rachel & cali şarkısı. bir dostluk şarkısı. o kadar güzel ki. yıllar evvel ilk dinlediğim andan beri zihnime kazınan bir parça. sözleri çok güzel ("benim gibi düşünen biri daha varmış"). duyduğum hüznü neye benzetiyorum diye düşünüyorum. sevgilisinden ayrılmış yirmi yaşında bir genç gibiyim. filmi izlerken o his geçmişte kalmış gibi düşünmüştüm ama elio'nun hissettiklerini hissediyorum (call me by your name: maalesef aklımdan çıkmıyor). öyle katıksız bir hüzün.

bugünkü veda, şapkamı önüme alıp kendi hayatımla ilgili düşünmem gerekliliğini bana hatırlattı. hatta bunu beynime sopayla vurarak yaptı. bunun için de önce şu tezi bitirmeliyim. çok yavaş ilerliyorum ve alfabenin henüz a harfindeyim.

20 Ocak 2018 Cumartesi

cumartesi blues

bazen yazmazsam düşünceler zihnimden çıkmayacakmış gibi geliyor. hoş, yazınca da çıkmıyor ama yazmayınca her şey daha iyiye gitmiyor. insan her şeyden memnunken, kendiyle barışıkken çok da yazası gelmiyor. bilmiyorum, benim için hep öyle. hayatı yaşamak varken yazmayı ona yeğ tutmak, güzel bir şeyi elinin tersiyle geri çevirmekmiş gibi değil mi? benim için  bugün tam da yazmamın gerektiği günlerden. ağır bir grip sonrasında bu hafta üç gün rapor aldım ve hafta sonuyla birleşince beş gün hiç evden çıkmadan, sadece iki kere markete gidip gelerek, yattım. iş hayatına girdiğimden beri kendi kendime böyle bir zaman geçirmemiştim. gerçi bu vaktin çoğunda uyudum ama uyanık kaldığım zamanlarda da bir şeyler okumaya ve müzik dinlemeye çalıştım. en son bu derece ağır grip olduğumda liseye gidiyordum. bu da hayatımda hatırladığım ikinci ağır vakam oldu. bir yandan grip, bir yandan da tüm gün bilgisayar başında iş yapmanın getirisi olarak kazandığım boyun ağrısı gözümden yaş getirecek denli canımı yakıyor. gribi atlattım sayılır ama boyun ağrım geçecek gibi değil. boyun, omuz vs. gibi ağrıları kronik olarak hissediyorum ve bu sebepten kendimi sağlıklı bir insan olarak göremiyorum. bilgisayar başında geçen hayatımın anlamsızlığı bir yana, bir de bunun için kazandığım ağrılar beni derin düşüncelere sevk ediyor. madem bu ağrılarım olacak, bari içime sinen bir şeyler uğruna olsun demeden edemiyorum. bir solak olarak kavanozu sol elimle açacak durumda değilim. canım yanıyor. ama yine de bunu yazıyorum. 

biraz üzgün hissediyorum. aslında oldukça üzgün hissediyorum ama ifade edince çocukça gelebileceğinden çekiniyorum. hani biri çıkıp da halen alışamadın mı derse, alışamadım diyeceğim. istanbul'da iki iyi dost edindiğimi düşünmüştüm. arkadaştan da öte, gerçekten bir dost. okul hayatından sonra bunu diyebileceğim sadece iki kişi oldu. bu kişilerden biri haftaya gidiyor. onun adına mutluyum çünkü istediği bir şeydi ve çok güzel bir fırsatı değerlendirdi. üzülmemin sebebi bu hayata birlikte göğüs gerdiğim bir insanı, bu şehirde bana açılan bir ev kapısını ve büyük bir sevgiyi artık yanı başımda bulamayacak olmam. kendimi hırçın küçük bir çocuk gibi görüyorum. onunla olan ilişkimde benim kardeş, onunsa bir abla rolünde olduğunu düşünürsem; bu benzetmem çok da tuhaf kaçmayacak. insanın her ilişkide bir rolü oluyor. ya da şöyle diyeyim, zaman zaman hepimiz ilişkilerde çeşitli görevler üstleniyoruz. bu çok doğal ve insani. bense onunla olan ilişkimde daha çok kardeş gibiydim; çünkü benim istanbul'a, iş yaşamına ve yetişkinlik hayatına alışmamda hep yanımdaydı. birçok şeyi birlikte öğrendiğimiz gibi, benim ondan öğrendiklerim oldukça fazlaydı. bizi bir araya getiren sadece koşullar değildi; şu şehirde bile iki ankaralı olarak birbirimizi bulmuş ve ilk anda sempati duymuştuk. sorunların ve üzüntülerin insanları yakınlaştırdığı doğru. iş yaşamına dair benzer şeyleri dert edinmemiz, bu yaşadıklarımızın bizi getirdiği nokta benzer oldu. anlaşılmadığımı düşündüğümde beni anlayan oydu. bu şehirde kendi evimden sonra huzurlu hissettiğim ikinci ev de onun evi oldu. balkonlarında yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, sabahın köründe işe giderken bana yemem için sandviç yapması, bana mis kokulu çarşaflar sermesi ve kendimi kötü hissettiğimde o mis çarşaflarında uyuma şansım olduğunu bilmem... bu şehri çekilir kılan şeylerin başında, onun yanı başımdaki varlığı geliyordu. 

dün şöyle bir şey oldu. ben ona bakıyordum, göz göze geldik. bana bir şey mi diyeceksin diye tatlı tatlı sordu. ben de yok hayır, diye cevapladım. gözüm dalmış, öylece dalıp gitmişim. sonra ofisten çıktı ve bir yerlere gitti. ben de peşinden çıkıverdim. ilk aklıma gelen yer lavabo oldu. onu orada buldum ve boynuna sarıldım. biliyordum bana bir şey diyeceğini, dedi. ben de sana çok fazla şey diyebilirim ama aslında sen hepsini biliyorsun dedim. biliyorum dedi. kardeşim gibisin, seni çok seviyorum ve bu hayatta seni tanımış olduğum için çok mutluyum dedim. saçımı okşadı. boynuna sarılmış vaziyette ağlamaya başladım. zaten hastaydım ve iyice burnum tıkandı, nefes alamadım. bu hissettiklerimin biraz çocukça olduğunu kabul ediyorum ama birçok veda üst üste gelince artık kapasitemi doldurdum gibi geliyor. ölüm de dahil, biri gittikten sonra oluşan o derin boşluğu doldurmayı ve onunla yaşamayı öğrenmek gerekiyor. ben bu vedaları artık çok iyi öğrendiğimi düşünüyorum. ankara'da daralan çevre ile birlikte istanbul'da sevdiğim bir-iki kişi de uzağa gidiyor. yetişkinlik hayatı dedikleri buymuş galiba. bunu on sene önce tahayyül edemezdim. yani yetişkinlik hayatının bir veda, bir kopuş ve ayrılış tecrübeleri toplamı olduğunu inan ki bilemezdim. 

ders çalışmam gereken şu saatlerde oturdum bunları yazıyorum. yazmazsam önümdeki kitabın pdf sayfaları ilerlemiyor. çizmem gereken grafikler kesişmiyor, sayılar anlamlı sonuçlar vermiyor. tez ile ilgili yaptığım çalışmaların ilerlemediği her gün, beni hayatımla ilgili -kendimce bulduğum- çözümlerden uzaklaştıran artı bir gün olarak haneme yazılıyor. bu cumartesi günü yapacağım en iyi şey ders çalışmak olacak ve ben buna alternatif başka bir şey istemiyorum. neyse, bir şeyler karaladığıma göre gideyim de on yedinci ıhlamurumu demleyip, dersimin başına döneyim.

13 Ocak 2018 Cumartesi

call me by your name


call me by your name filmini kısa bir süre önce izledim. izlediğim günden bu yana da tatlı tatlı hüzünlendirerek zihnimi meşgul etmeye devam ediyor. böyle durumlarda düşüncelerimi yazıya dökünce kendimi rahatlamış hissediyorum. aksi takdirde düşüncelerin ağırlığından kurtulamıyorum. bu film hakkında bir iki arkadaşımla konuşmak/yazışmak isterdim. ancak henüz izlemedikleri için ben de kendimle konuşmaya karar verdim. ama filmi teknik açıdan ya da bir sinema filmini değerlendirir gibi değil; bana hissettirdikleri ve düşündürdükleri, hatta kendi geçmişimde beni götürdüğü yerler üzerinden incelemek istiyorum. düzenli de yazamadım, bütünlük içinde de olmadı. parça parça, bölük pörçük, sahne sahne. o sebeple izlemeyen arkadaşlarımı önceden uyarıyorum, bu yazıyı okumayın.

- call me by your name, gençliğe ve ilk aşkın dönüştürücü gücüne bir övgü. insan, yaşı ilerledikçe gençlik dönemine dair hislerini unutuyor. daha doğrusu şöyle diyeyim, güçlü bir şeyler hissettiğini hatırlıyor; ama o hislerin yoğunluğunu ve çarpıcılığını bir daha deneyimleyemiyor. şansı varsa belki birkaç kez daha yaşıyor fakat artık savunma mekanizmasını oluşturduğundan, dönüştürücülük ve yıkıcılık anlamında o ilk zamanlarda çarpıldığı gibi çarpılmıyor. bu noktaya yazının sonunda bir kere daha geleceğim. elbette bu, yetişkinlik hayatında hissedilenleri ve yaşanılan ilişkileri daha az değerli kılmıyor. yetişkinlikte kurulan ilişkiler, kişiliğin oluşma evresindeki ilişkiler kadar radikal dönüştürücü etkiler taşımıyor -çoğunlukla diyeyim. belli bir yaştan sonra kurulan her ilişki -arkadaşlık da dahil- var olan bir yapının üzerine inşa ediliyor.

- insan hayatında on yedi yaşında geçirilen bir yaz tatili, otuz yaşında geçirilen bir yaz tatilinden daha etkileyici olabiliyor. kalben on yedi yaşımdaki halime yakın olduğumu düşünsem de, o döneme dair unuttuğum çok şey olduğunu bu filmi izlerken fark ettim. birçoğu hüzünlü şeylere aitti. hüzünlü ama bir o kadar da güzel olduğunu ancak bu yaşımda takdir edebiliyorum. bu film bana o dönemin hüzünlerini şefkatle anma imkanı yarattı. ergenlik, insan hayatının en aciz dönemlerinden biri. hiçbir zaman bir ergene kızamadım. çünkü inanılmaz kafa karışıklığı yaşanılan -en azından benim için öyleydi- ve ailenin sevgisi olmazsa kaybolunacak bir dönem. ben elio karakterindeki yaşam enerjisi ve akabinde gelen melankolide ergenliğin kırılganlığını düşündüm. ne kadar kırılgan bir dönem... kendini yerdiğin, beğenmediğin; aşık olduğun insanı kahramanlaştırırken, kendini yetersiz hissettiğin. elio'nun oliver'ı kendinden üstün görmesi benim bildiğim bir haldi.

- üstüne düşündükçe filmle ilgili beni şaşırtan nokta şu oldu: kendi geçmişime giderken, kişilerden bağımsız olarak bir ruh halini, bir dönemi anımsadım. düşünüyorum, artık ne eskisi kadar film izleyebiliyor ne de kitap okuyabiliyorum. bu da zihinsel anlamda eskisi kadar beslenemediğim gerçeğini yüzüme vuruyor. o sebeple böyle filmlerle karşılaşınca kolay kolay aklımdan çıkaramıyorum. zihnimde döndükçe dönüyor. ama bana geçmişimdeki kişileri değil, hissettiklerimi hatırlatıyor. hatta yaşım ilerledikçe şunu düşünüyorum; böyle şeyler ne kadar iki taraflı bir iletişim sonucu doğsa da, büyük bir kısmı kişinin içindeki sevgiyi/potansiyeli/güzellikleri bir kişiye yönlendirmesinden ibaret. hele de on yedi yaşındayken.

- film, insan hayatındaki belli bir dönemin ruh halini -hele de artık geride kalmışsa- yakalayabilmesi açısından çok başarılı. ben de üniversite dönemine kadar geçirdiğim, hiç bitmeyecekmiş gibi süren o uzun yaz tatillerini anımsadım. hatta kendimi o tatil atmosferinin, o dönemin ruh halinin ortasında düşledim: büyük bir sevgiyle ve özlemle andığım akçay, kaz dağları ve zeytinlikler, deniz önümde uzanırken sallanan salıncakta yattığım öğle uykuları, yalın ayak bastığım toprak. üç ay önce kaybettiğim enişteciğimin ekip biçtiği bahçe, sabah kahvaltılarında topladığımız domatesler ve üzerine dökülen komşu köyün zeytinyağı. denizden geldikten sonra banyoya girene kadar ıslak mayoyla okuduğum kitaplar.

- "bir şey oldu ve sen beni anlarsın dedim" diyerek bir iki arkadaşıma bir şeyler yazmak istedim. bu film bana bunu yaptı: "bir şey oldu."

- film çok estetik. hakim renklerin yumuşaklığı ve tonu bende hayranlık uyandırdı. bir tabloya bakar gibi baktım ekrana. filmin geçtiği kuzey italya'da bir kasaba olan cremano, aynı zamanda yönetmen luca guadagnino'nun da çocukluğunun geçtiği kasabaymış. yönetmen, zaten güzel olan bir coğrafyayı, olanca pastoralliğiyle ve göz alıcılığıyla filme aktarmış. bu açıdan bakınca filme aşık olmamak elde değil (hayranlığımı bu eylemle ifade edebilirim).

- elio'yu canlandıran timothée chamalet ve oliver'ı canlandıran armie hammer'ın oyunculukları, aralarındaki etkileşim nadir bulunan türden. her ikisinin de yunan heykelini andıran imajları,  benim nazarımda karakterlerin birbirlerine duydukları arzuyu artıcı bir unsur oluyor.

- şeftali sahnesi, kişisel sinema tarihimde en beğendiğim ve incelikle işlendiğini düşündüğüm sahnelerden biri olacak. insan tabiatının keşfe en açık alanlarından birinde, kendi cinselliğini keşfeden bir gencin arzuları üzerine bir güzelleme. bunu bu kadar estetik ve duygu yüklü çekmeyi nasıl başarmışlar?

- elio'nun başlarda oliver'a göre daha istekli, aç ve meraklı olması büyük ve güzel bir enerji. hayatı sonuna kadar deneyimlemek, her şeyi istemek bir nevi meydan okuma. duygusal deneyimlerin yıkıcı gücünü henüz bilmezken sahip olduğun saf ve naif hal. film boyunca elio'nın cüretkârlığı benim hoşuma gitti.

- kasabadaki savaş anıtı sahnesi. 
filmin hayran kaldığım sahnelerinden biriydi. bir anıtın çevresinde bir tarafta elio, diğer tarafta oliver hareket ederken elio'nun aklından geçenleri söyleyivermesi. bir şövalye hikayesinden alınan cesaretle bunu hem açık hem de kapalı bir biçimde söylemesi. üstü kapalı mı söyledi, yoksa açık açık itiraf mı etti? bilemiyorum, sanırım ikisi de. sanki on sekizinci yüz yılda, kırlarda dolaşırken iki sevgilinin kibar ve ihtiyatlı sohbetlerinden bir parçaydı. işte bu sahne çok james ivory.

- taş havuzda geçen bir sahne. 
oliver havuzun kenarına yatmış, yazdığı tezden kendisine saçma gelen bir paragraf okuyor. elio şezlonga uzanmış, elinde bir kitap. o sırada oliver, elio'yu yanına çağırıyor ve yazdığı paragrafla ilgili elio'nun fikrini soruyor. ne kadar saçma yazmışım diyor. elio ekliyor: "öyle deme, demek ki yazarken anlamlı bulmuştun." oliver bunu kind olarak niteliyor.  
ah aşkın her şeyin iyi yanını buldurma huyu.



- beraber gittikleri hafta sonu tatili. 
elio'nun anne ve babasının, elio'ya ömürlük hediyesi olan bir tatil. burada oliver ve elio'nun birlikte dağa çıktıkları bir sahne var. çağıldayarak akan bir şelale var. bu sahne bana jane campion'ın bright star filmini anımsattı. o filmde, aşkın bir sinema ekranında en güzel tariflerinden biri olduğunu düşündüğüm bir sahne vardı. kadın karakterin odasının camlarını açtığı, içeriye kelebeklerin doluştuğu ve tül perdelerin havalandığı bir sahne. bu sahnenin çoşkunluğuna şimdi call me by your name'deki bu gürül gürül akan şelale sahnesini de ekliyorum. elio önden dağın tepesine doğru uçarcasına koşuyor, ne büyük enerji, aşkın enerjisi.

- babanın filmin sonunda elio ile konuştuğu sahne.
otuz yaşına gelince yorgun hissetmekten bahsediyor. yaş aldıkça yeni tanıştığın birine kendinden daha az şey sunduğunu söylüyor. bunu da bankrupt fiilini kullanarak ifade ediyor. otuz yaşıma bir kala bunu düşünüyorum. insanlar belli bir yaştan sonra razı oluyorlar. vermeye ya da almaya hazır olduğu bir dönemde, karşıdaki kişi o kalıba uygun bir özne görevi görüyor. baba üzücü derecede haklı.

- elio'nın tren garında ağladığı sahne. 
o uzun yolu bir başına almanın ağırlığı, kendi kendinle kalma mecburiyetinin dayanılmazlığı. insanın kalbinin yırtılır gibi olduğu ve bununla başa çıkamadığı anlar var. dizlerinin bağının çözüldüğü anlar. yaş ilerledikçe bunlarla başa çıkmayı öğreniyorsun. daha doğrusu başa çıkmak diyebilir miyim bilmiyorum; ama idare etmek diyeyim. elio'nun yaşlarında, hatta biraz daha büyükken ağladığım, ağlamaktan ayakta duramayıp yere çöktüğüm, başımı taşıyamadığım dönemler olmuştu. şimdi o durumlara düşmemeye çalışıyorum. uzun bir yolu acı içinde bir başına gitmenin sıkıntısını düşününce bile içim daralıyor. o anlarda güvendiğin birinin olması kadar şanslı bir durum yok. elio ailesi açısından çok şanslı bir çocuk. 

- sufjan stevens'ın mystery of love şarkısını, filmden daha önce tanıdım. defalarca çevirdim. şarkıyı dinlerken nasıl bir filmle karşılaşacağımı sanki anlamıştım. tahmin ettiğim gibi de oldu. bu şarkı carrie&lowell albümünden bir parça gibi. sufjan'ın yeğeninden bahsettiği dizeyi yakaladım. bir röportajında yeni doğmuş yeğenine olan sevgisinden ve bu hissin muazzamlığından bahsediyordu.

- filmin bitiş sahnesi. 
elio ağlarken, düşünürken ben de düşündüm. birçok şey ışık hızıyla aklımdan geldi geçti. elio'nun o sahnede hissettiği duygusal ağırlığı deneyimlemeyen yoktur herhalde. o hisleri hatırlayınca kalbim sıkıştı. o yaşlarda yaşanmış bir kayıp, ölüme eş değer bir boşluk yaratıyor. bunu öyle iyi hatırladım ki adeta bir yapbozun parçaları yerine oturdu. kierkeegard'ı pek okumadım ama bir sözünü duydum: "yaşam ancak geriye dönük anlaşılır; ama ileriye dönük yaşanmalıdır." bu sahne aklıma bu lafı getirdi. elio ince ince gözyaşı dökerken ben de döktüğüm gözyaşlarını, sancılı büyüme deneyimini, her ilişkinin değil ama bazılarının uzay-zaman boşluğunda büyük tesadüf olduğunu düşündüm. tüm bunların insanı dönüştürücü güzelliğini yeni yeni anlıyorum. 

11 Ocak 2018 Perşembe

cactus tree

joni mitchell'ın bir şarkısından bahsetmek istedim. müzik kariyerinin ilk albümünden, 1968 yılına ait bir şarkı, cactus tree. joni bu albümü çıkardığında henüz yirmi beş yaşında. hayallerini gerçekleştirmeyi, özgür olmayı ve uzaklara gitmeyi anlatırken, bu uğurda bazı sevgileri de feda etmekten bahsediyor. gençlik heyecanları, özlemler, yolun başındayken yaşanan sevgiler ama tümünün kendi hayallerine sadık kalma yolunda heba edilmesi. bunu bu şekilde yorumlamak doğru olur mu, bilmiyorum ama bir şekilde insanın kendi hayalleri uğruna bir şeylerden feragat ettiği doğru. insan ne zaman özgür olur, onu da bilmiyorum. gidebildiği kadar uzak bir yere gidince mi, istediği zaman aklına eseni yapacak tek başınalıktayken mi, kendisinden başkasının sorumluluğunu taşımadığında mı? endişelerden arınmadıktan sonra uzaklara gitmek de işe yaramıyor. insan kendisiyle barışamadıktan sonra kimsenin sevgisi iyileştirici olmuyor. belki annenin, belki ailenin sevgisi. sevgi dolu bir ailenin sarıp sarmalayıcı ama aynı zamanda sana kendin olma imkanı tanıyan sevgisinden başka aklıma dostluklar geliyor, o kadar. onun haricindeki her ilişki tabiatı gereği bencil oluyor. bu bencillikle başa çıkma yöntemi olarak seyahat eden ve özgür olmakla meşgul olan joni'ye kulak veriyorum. şarkıda geçen, "kalbinin kaktüs ağacı gibi dolu ve boş olması" ne güzel bir dize diye düşünüyorum. çok küçük yaştan itibaren kadınlığıyla barışık olarak yaşayabilmiş kadınlar bunu nasıl yapıyorlar; yaşım ilerledikçe onlara özeniyorum. ben iç huzurumu bulmaya çalışırken, bunun dengesini kurmayı öğrenirken, içinde bulundukları duygu halini ve içine sığabildikleri bedeni büyük bir gururla taşıyan insanlardan biri olmadığımı görüyorum. yıllar geçtikçe her şeyin daha huzurlu bir hal alacağını bilmek ve bundan emin olmak isterdim.

bu şarkı bana kadın olmakla ilgili şeyleri düşündürüyor. bir yandan içimde kendim olmak adına dinmeyen bir mücadele var: hiçbir şeyden taviz vermeyerek kendim olmak. bir yanda yorgunluk var, bir yanda yorulmadığım zamanlarda gördüğüm güzel şeyler. bu şarkının verdiği sakinlik beni dinlendiriyor. o sırada uzaklara özlemim artıyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

çünkü mısır mısırdır

bazen bugünde yaşarken, aslında bugünün içinde yaşamıyormuşum gibi geliyor. bugündeyim ama içinde bulunduğum zamandan uzağım. gerisinde ya da ilerisinde gibi değil, daha çok dışında gibi. okuduğum haberler beni bugüne sabitlerken, ben onlardan kaçarak başka bir zamana gitme isteği duyuyorum. van gogh'un mektuplarını bitirdim ve boşlukta hissediyorum. müthiş yaratıcı bir hayatın izini sürdükten sonra, kendi vasatlığımızda boğulduğumuz dünyaya geri dönmüşüm gibi geliyor. loving vincent filmini sinemada ikinci kez izledim. eğer bana iyi geleceğini düşünsem, üçüncü kere de izlerdim. bir filme karşı böyle hisler beslemem olağan değil. hele kısa aralıklarla üst üste izlediğim film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. ama loving vincent beni duygusal anlamda alt üst edecek denli etkiledi. başka insanların van gogh'a duyduğu büyük sevgi sonucu ortaya çıkan film, benim içimden taşan sevgiyi yönlendirebileceğim bir mecra oluverdi. insanlarla böyle noktalarda buluştuğumda memnun oluyorum. hem de hiç tanımadığım ve tanımayacağım insanlarla. tanık olduğum kötülüklerde, beni üzen haber metinlerinde ve zalimliklerin ülkesinde; böyle filmler, böyle iyi niyetler, güzel düşünceler pırıl pırıl parlıyor. vincent'ın altın kalbini hissediyorum. bir sanatçının yalnızlığında yaşamın özünü buluyorum. yalnızlığında ama dostlukla zenginleşen, yolun kenarında açan bir çiçekle güzelleşen, mavi bir gökyüzü ya da hardal sarısı bir ayçiçeği ile renklenen yalnız bir dünyada, içinde yaşadığım günden daha fazla anlam buluyorum. 
"sanat ne büyük zenginliklerle dolu; insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz."
1878 tarihli bir mektubunda böyle demiş. ben mektuplarının ardından, van gogh'u unutmayacağımı biliyorum. hayatın dikenlerini çıkardığı, bir kirpi gibi el acıttığı zamanlar oldukça fazla. tüm bunların arasında gördüğüm, görmeye çabaladığım güzelliklerde van gogh'un iyi niyetinden izler var. loving vincent filmini yapanlarla ortak bir sevgide buluştuğumun farkındayım. bu filmin müziklerini yapan clint mansell'in albümünü çevirip duruyorum. ilk parça, the night café, o kadar güzel ki hüzünlenerek dinlemekten kendimi alamıyorum.
"ileride daha iyi işler çıkarırsam, şimdi çalıştığımdan daha değişik çalışacak değilim kesinlikle. yani, elma aynı elma olacak, ama daha olgun... ta başından beri sürdürdüğüm görüşlerden vazgeçmeyeceğim. işte bu yüzden, kendi payıma diyorum ki: eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da."

8 Ocak 2018 Pazartesi

sevgiler, vincent


2017 yılında çokça okuduğum bir yazar vardı, ferit edgü. arka arkaya birçok kitabını okudum ve bu kitaplarının büyük bir kısmı da resim sanatıyla ilgili olan kitaplardı. kendisi de gençliğinde paris'te resim okuyan ama sonra edebiyata yönelen edgü, bu kitaplarında sevdiği ve kalbinde özel bir yer tutan ressamlara yer vermişti. bunların başında da van gogh geliyordu. bu sebeple ben yıl boyunca van gogh'u hep hayatımda hissettim. bunun birinci sebebi ferit edgü kitaplarıydı ama karşıma çıkan resimleri üzerine de düşündüm. bizzat gördüklerim oldu, özellikle van gogh göreyim demedim ama onca resim içerisinden ben onunkileri seçtim. yılın sonuna doğru, çok özel bir teknikle, yağlıboya tablolardan oluşan bir animasyon ile hayata geçirilen loving vincent filminin vizyona gireceğini öğrendiğimde, bu sefer kardeşi theo'ya yazdığı mektupları okumaya başladım. bir nevi kendimi filme hazırladım. yılın bu zamanına kadar başkalarının gözünden okuduğum van gogh'u, bu sefer kendi ağzından tanımak istedim. bunun oldukça duygusal bir deneyim olacağını hissediyordum ancak etkisinin üzerimde bu kadar uzun süre -üstelik de düşündükçe yoğunluğu artarak- süreceğini tahmin etmiyordum. bu sebeple van gogh hakkında bir şeyler demeden, onun bana düşündürdüklerini başta kendimi iyileştirmek amacıyla kayda geçirmeden bu konuyu kapatmak istemedim.

van gogh'u düşündüğümde gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. onu alıp içime yerleştirmek isteyecek kadar büyük bir sevgiyle seviyorum. van gogh'tan önce de benim aklımda bir hollanda vardı; gördüğüm, bildiğim. düzlük toprağı, uçsuz bucaksız tarlaları, inekleri, bozkır renkleri ve ton ton yeşilleri. sonra bir de van gogh'u yetiştiren bir hollanda belirdi. eski ustalar'a mektuplarında gönül koyan, kendi tarzını oluşturdukça onların toplumu tanımadığına kanaat getiren vincent ile eski ustalar'a bakışım değişti. rembrandt, vermeer eleştirilebilir miydi? vincent bunu van gogh olarak değil, tek bir resmi bile satılmayan ve köylüleri merak edip, onları çizen biri olarak yazıyordu. hem de öyle kibar, öyle nazik ve sanatına duyduğu inançla. 

ferit edgü'nün metinlerinde van gogh ve sanatçının mental durumuna dair düşünceler ve sosyolojik tespitler bulunuyor. biçimler, renkler, sözcükler kitabının bir açılış metni var; "van gogh gerçeği" isminde. bu metinde, fransız oyun yazarı ve şair antonin artaud'un 1947 yılında van gogh'u anlattığı "van gogh: toplumun intihar ettirdiği" isimli kitabının kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. ömrünün büyük bir kısmını hastanelerin psikiyatri servislerinde geçiren artaud, van gogh ile kurduğu ortak duygu halini tanımlamış. kitabı yazdıktan bir yıl sonra, intihar olup olmadığı şüpheli olan bir şekilde ölüyor. ferit edgü ise bu şair ve ressamın, aynı yazgıyı paylaşmalarından yola çıkarak, aslında kimsenin intihar etmediğini, bu sanat insanlarının toplum tarafından intihar ettirildiğini öne sürüyor. antonin artoud tepkili bir biçimde, "hayır, van gogh deli değildi!" diyor. ferit edgü ekliyor, "bu demek oluyor ki aslında artaud kendisi için de ben deli değilim diyor."  artaud, van gogh'un resimlerini şu şekilde tanımlıyor: "van gogh'un resmi, bir ahlak/töre konformizmine değil, kurumların konformizmine karşı çıkıyordu. ve doğa, doğanın dış görünüşleri, iklimleri, gelgitleri, tan fırtınaları, bu dünyadan van gogh geçtikten sonra artık aynı yer çekimine sahip değildir." ben bu sözlerin ne anlama gelebileceğini ancak van gogh'un theo'ya yazdığı mektupları (theo'ya mektuplar-vincent van gogh, yky) okuyunca anlayabildim. acaba bir gün, bir resmimin satıldığını görebilecek miyim, diye başladığı mektuplarında, gerçek hayatın  buğday tarlalarında olduğunu yazıyordu. gerçek hayatı anlatmayan resimlerin sadece tuval doldurmaktan öteye gitmediğini söyleyecek kadar öfkelendiği dönemler vardı.  

van gogh'un mektuplarında defalarca dile getirdiği anlaşılamama halini ferit edgü ressamın resimleri üzerinden giderek şu şekilde ifade ediyor: "eğer van gogh bıkmadan, usanmadan, bir çift eski postalın, bir hasır sandalyenin, yoksul bir yatak odasının, patates toplayan, patates yiyen yoksul köylülerin resimlerini yaptıysa ve bu resimler acındırıcı, duygulandırıcı resimler değil de, renkleriyle, istifleriyle, biçimleriyle bu çaresizliği, yoksulluğu, yalnızlığı ve atılmışlığı, öykülemeden, yepyeni bir resim diliyle gerçekleştirdiyse, konformist ahlak ve sanat beğenisi onu dışlayacaktır. [...] gözü yaşlı çocukların, yoksul insanların bir arada oldukları ve yedikleri suya patates için tanrı'ya şükrettikleri ev, hatta izbe içleri, konformist burjuvanın duvarlarını süsleyen resimlerin konusu bile olabilir." mesela şu örneği veriyor edgü; cézanne, van gogh'un paris'te resimlerini ilk ve son kez gördüğünde "bayım, bunlar deli resimleri" demiş. ama bu resimlerdeki dramı da, yeniliği de görmemişti.

ferit edgü'nün van gogh çözümlemeleri, theo'ya mektuplar'ı okuyunca zihnimde yerli yerine oturuyor. mektuplarda beni en çok şaşırtan şey, yaşama bağlı bir adam görmek oluyor. bu noktada loving vincent filminin anlattığı şaibeli ölüm hikayesine tutunmadan edemiyorum. toplumun deli dediği bu adam, toplumun ona yakıştırdığı en deli halinde bile bir şeyler üretme enerjisiyle dolup taşıyor.  asla elini eteğini boyadan çekmiyor, bir köşeye geçip, küsmüyor. yirmili yaşlarının başında yazmaya başladığı mektupları, öldüğü zamana kadar, otuz yedi yaş, sürüyor. kimse ona inanmasa bile theo'nun ona ve sanatına inanmasını istiyor. mektupları okurken beni etkileyen birkaç nokta var. birincisi, kardeşi theo ile kurduğu ilişkinin derinliği. pek çok insan ömrü boyunca tek bir insanla dahi bu yoğunlukta bir ilişki kuramıyor, bundan öylesine eminim ki. çoğu zaman bu derinlik, ikili ilişkilerin duygusal gelgitlerinde aranıyor ve insanın yaşı ilerledikçe bu bağlar kurulması daha zor bir hal alıyor. o sebeple çocukluktan/gençlikten gelen bir bağın derinliğini düşünüyorum. kardeşlik, dostluk, eğer şanslıysanız aileden bir fert. vincent ile theo arasında da bunu görüyorum. ikincisi, insanın hayallerinin peşinden gitmesinin, bir şeyi tutku ile yapmasının güzel olabileceği kadar onun sonunu da hazırlayabileceğini fark ediyorum. birçok kişinin -kendim de dahil- hayatı gerçekten deneyimleyecek cesarete sahip olmadığına, bu yaşam potansiyelini harcadığına daha çok inanıyorum. ama vincent bu cesareti gösteren pek az kişiden biri olmuş, bundan da bir kere bile şüphe duymamış. onun bu inancına hayranlık duyuyorum. üçüncü olarak da, anlaşılamadığını ifade ettiği zamanlarda bile insanları hep sevmiş. bir hayat kadınını sevdi diye herkes ona sırt çevirirken o sevmeye devam etmiş. yıldızlı gökyüzünü sevmiş, renklere bayılmış. 

bir okuyucu olarak, bu kitapta yazar van gogh ile tanışıyorum. mektuplarını kronolojik olarak okurken, ilk depresif ve karamsar mektubunu yirmi yedi yaşında yazdığını görüyorum. o mektubunda bile sevdiği yazarlardan, örnek aldığı ressamlardan bahsediyor. biraz parası olsaydı, gün yüzü görseydi, her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. içim acıyor. cebindeki son parayı bir posta puluna yatıran adamın sonunu getiren bu yaşamsal kaygılar mıydı? elbet bunlardı. oradan kendi hayatlarımıza uzanıyorum. içimi tarifi imkansız hüzünlü hisler kaplıyor. bugünümüz anlamsız, bugünün insanının tüketim ile kurduğu ilişki öyle ucuz geliyor ki. saçımı taramak, küpe takmak, ikinci bir tişört almak, dudağımı boyamak, her şey ve hepsi gereksiz geliyor. içimde şöyle bir istek beliriyor; keşke bunların birini -yalnızca birini- yapmak için bir istek duysaydım, keşke... diyorum. vincent'ı pek çok noktada anlıyorum.

bu mektubun iki sene sonrasina denk gelen yılda, vincent theo'ya şöyle yazıyor: "benim iyiliğimi isteyen kişiler, davranışlarımın temelinde derin duyguların, sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum. makinanın işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık, gurur, kayıtsızlık gibi şeyler yok; bu attığım adım ise, yaşam yolunda, alçak bir düzeyde kök saldığımın bir kanıtı. daha yüksek bir yer amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem, pek çok şey öğrenmem gerekiyor; bu da bir zaman ve inat sorunu."

şimdi van gogh'un tablolarına bakınca tabiatın güzelliğini, verimli toprakları ve yaşamın özünü görüyorum. ama bunun ötesinde, starry starry night'ı yapan coşkulu ve şevk dolu, üretme enerjisi kalbinden taşan bir adamın varlığını hissediyorum. yüz otuz sene önceye sevgiler yolluyorum. 

benden de sana sevgiler vincent. ellerini sıkıyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

aklıma bir soru takılıyor. acaba seni pek çok seven ferit edgü, bugün artık seksen iki yaşındayken, loving vincent filmini izlemiş midir? o da benim gibi ağlamış mıdır?