bir önceki yazıda bahsettiğim arkadaşımı bugün uğurladık. gözlerim doldu ama kendimi tuttum. akşam eve dönerken içim çok sıkıldı, eve girmek istemedim. bize yakın bir starbucks'a girdim. ev harici bir yer olsun da neresi olursa olsun derdindeydim. hava buz gibiydi. bu hüzünlü ruh halinde soğuğu daha da soğuk olarak hissettim. pencere kenarında bir yere oturdum ve dışarıyı izlemeye koyuldum. kahveden ilk yudumu aldığımda kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım. böyle kalabalık yerlerde ağlayasım gelince utanıyorum. bazen "bana ne ya, bakan utansın" diyorum ama hiç böyle bir durumda kalmasam daha iyi diye düşünüyorum. sonra annemi aradım. içimde büyük bir boşluk var dedim. bir noktadan sonra sesim çıkmadı. telefonun bir ucunda öylece bekledim. dostum giderken bana çok güzel şeyler söyledi. hayatımda bundan güzel o kadar az söz duydum ki... istanbul bana ne verdi dersen, ilk seni söylerim dedi. öylece kalakaldım. ben de seni dedim. sırf bu bile bana yeter dedim. işe burada başladım, mesleğe burada adım attım ama mesleğe dair öğrendiğim şeyden çok daha fazlasını hayata dair öğrendim ve bunlardan biri de senin gibi bir insanın şu dünyada var olduğunu bilmek dedim. onun yanında ağlamak istemedim ama eve dönüş yolunda kendimi tutamadım.
içimde büyük bir boşluk var ve nasıl dolduracağımı bilemiyorum. ölüm olmasın. evet, ölüm olmasın, onun haricinde her şeyin çözümü var. iyi ki alışmak denen şey var. şu son bir yılda çok arkadaşımı yolcu ettim. çok kişiye veda ettim. buna ölüm de dahil. çok insanı havaalanından uğurladım. mesafelerin dostlukları zayıflattığına inanmıyorum, gerçekten inanmıyorum. bilakis, farklı coğrafyaların ilişkileri zenginleştirdiğini düşünüyorum. benim üzüntüm, bağ kurabildiğim her insanın fiziken uzağına düşmem. mektup arkadaşlığı konusunda uzmanlaşmam. arta kalan çevremin arasında da azınlık hissetmem. halbuki bu tam bir ergen hissiyatıydı. hani böyle olmayacaktım. kotamı doldurmuşum gibi geliyor. bu üzüntüm sadece bugünkü vedaya değil, şu son bir yılda olgunlukla karşıladığım tüm vedaların toplamına belki de. bununla başa çıkmayı öğrenmeliyim. giden insan yeni bir hayat koşturmacası içinde bıraktıklarını düşünmüyor - düşünmesin de zaten. ama kalanların içinde bir boşluk doğuyor. ben o boşluğu bu akşam şarapla doldurdum. en fazla bir iki gün daha üzülüp, kendi hayatıma odaklanmam gerektiğinin farkındayım. aklıma bir şarkı geliyor. damien jurado'nun rachel & cali şarkısı. bir dostluk şarkısı. o kadar güzel ki. yıllar evvel ilk dinlediğim andan beri zihnime kazınan bir parça. sözleri çok güzel ("benim gibi düşünen biri daha varmış"). duyduğum hüznü neye benzetiyorum diye düşünüyorum. sevgilisinden ayrılmış yirmi yaşında bir genç gibiyim. filmi izlerken o his geçmişte kalmış gibi düşünmüştüm ama elio'nun hissettiklerini hissediyorum (call me by your name: maalesef aklımdan çıkmıyor). öyle katıksız bir hüzün.
bugünkü veda, şapkamı önüme alıp kendi hayatımla ilgili düşünmem gerekliliğini bana hatırlattı. hatta bunu beynime sopayla vurarak yaptı. bunun için de önce şu tezi bitirmeliyim. çok yavaş ilerliyorum ve alfabenin henüz a harfindeyim.
içimde büyük bir boşluk var ve nasıl dolduracağımı bilemiyorum. ölüm olmasın. evet, ölüm olmasın, onun haricinde her şeyin çözümü var. iyi ki alışmak denen şey var. şu son bir yılda çok arkadaşımı yolcu ettim. çok kişiye veda ettim. buna ölüm de dahil. çok insanı havaalanından uğurladım. mesafelerin dostlukları zayıflattığına inanmıyorum, gerçekten inanmıyorum. bilakis, farklı coğrafyaların ilişkileri zenginleştirdiğini düşünüyorum. benim üzüntüm, bağ kurabildiğim her insanın fiziken uzağına düşmem. mektup arkadaşlığı konusunda uzmanlaşmam. arta kalan çevremin arasında da azınlık hissetmem. halbuki bu tam bir ergen hissiyatıydı. hani böyle olmayacaktım. kotamı doldurmuşum gibi geliyor. bu üzüntüm sadece bugünkü vedaya değil, şu son bir yılda olgunlukla karşıladığım tüm vedaların toplamına belki de. bununla başa çıkmayı öğrenmeliyim. giden insan yeni bir hayat koşturmacası içinde bıraktıklarını düşünmüyor - düşünmesin de zaten. ama kalanların içinde bir boşluk doğuyor. ben o boşluğu bu akşam şarapla doldurdum. en fazla bir iki gün daha üzülüp, kendi hayatıma odaklanmam gerektiğinin farkındayım. aklıma bir şarkı geliyor. damien jurado'nun rachel & cali şarkısı. bir dostluk şarkısı. o kadar güzel ki. yıllar evvel ilk dinlediğim andan beri zihnime kazınan bir parça. sözleri çok güzel ("benim gibi düşünen biri daha varmış"). duyduğum hüznü neye benzetiyorum diye düşünüyorum. sevgilisinden ayrılmış yirmi yaşında bir genç gibiyim. filmi izlerken o his geçmişte kalmış gibi düşünmüştüm ama elio'nun hissettiklerini hissediyorum (call me by your name: maalesef aklımdan çıkmıyor). öyle katıksız bir hüzün.
bugünkü veda, şapkamı önüme alıp kendi hayatımla ilgili düşünmem gerekliliğini bana hatırlattı. hatta bunu beynime sopayla vurarak yaptı. bunun için de önce şu tezi bitirmeliyim. çok yavaş ilerliyorum ve alfabenin henüz a harfindeyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder