2 Temmuz 2017 Pazar

festival günlüğü

on dört günlük aradan sonra tekrar istanbul’dayım. öncesinde iki aya yayılan bir süreçte ankara’da geçen günler, hastane koşuşturmacaları, manevi olarak yıpratıcı bir süreç derken kendimi oldukça yorgun, hayattan bezmiş hissediyordum. neredeyse sekiz-dokuz ay öncesinden alınan bir festival bileti benim kurtarıcım oldu. araba için benzin neyse müzik de benim için aynı görevi görüyor. devam etmem için yakıt yerine geçiyor. bir de bu vesileyle eski dostumla görüşmek var tabii. artık hollanda’da yaşayan p. ile mezuniyetten beri üst üste birkaç gün geçirme fırsatımız olmamıştı. birlikte bir müzik festivaline gitmek, orada çadırda kalmak derken birbirimizin hayatını yakalama fırsatımız olacaktı.

hollanda’nın tilburg şehrine, best kept secret müzik festivaline gitmek üzere yola çıktım. bu festivale daha önce de gitmiştim ve memnun kalmıştım. öncesindeki iki günü den haag şehrini gezmeye ayırdık. dostumla orada buluştuğumda, bu şehir zaten benim için dünya üzerindeki en güzel şehirdi. öncesindeki aylarda hiç üzülmemiş gibi, hayatımın en güzel zaman dilimi o birkaç günmüş gibi özenle ve mutlulukla geçen günler bana tekrardan yaşama sevinci verdi. den haag, bizim lahey olarak bildiğimiz, deniz kenarına kurulu, yabancı nüfusu oldukça yüksek ve derli toplu küçük bir şehir. her yer ressam mondrian'ın izlerini taşıyor. 

çadır ortamı
festival müzik açlığımı giderdi. hayatımda ilk kez arcade fire’ı canlı izledim. gruba olan sevgim katlanarak arttı. birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların müzik çevresinde toplanmasının dini ritüelleri andıran bir yanı var. herhangi bir topluluğa ait olmaya en çok yaklaştığım an da bu anlar oluyor. arcade fire’ın yeni çıkacak albümlerinden yayınlanan ilk iki parça beni inanılmaz heyecanlandırdı. bowievari bir edayla, belli bir tema etrafında şekillenen kostümler, klipler beklentimi arttırdı. arcade fire beni hiç yanıltmadı, her çıkan albümle heyecanlandırmaya ve içine çekmeye devam etti. bu sefer de öyle olacağına inanıyorum. sonra ikinci defa radiohead’i canlı izledim. artık emin oldum ki benim için radiohead bir festival grubu değil. muhtemelen görece daha az kalabalık bir ortamda dinlemek ve izlemek daha keyiflidir. bunun bir sebebi de prensip olarak konserlerinde sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını istemeyen grup üyeleri. hal böyle olunca takip etmek oldukça zor oluyor. fakat en az radiohead gibi bir grubu canlı dinlemek kadar heyecan verici başka bir şey daha var: daha önce hiç bilmediğim, adını bile duymadığım gruplarla ilk kez sahnede karşılaşmak. hele bir de seversem, hayranlıkla ve ilgiyle onları orada kırk dakika-bir saat dinlemek. benim için bu senenin keşifleri kikagaku moyo ve circa waves'di. biri japon psychedelic müziği, diğeri ise arctic monkeys'in ilk zamanlarını andıran liverpoollu bir grup. 

kikagaku moyo
ismini hep duyduğum ama ilk kez dinleyebildiğim chris cohen’i de defterime not ettim. deerhoof’tan bilinen ancak şimdi solo olarak kariyerine devam eden chris cohen’in tanıdık bir havası var. çok amerikan ve oldukça güzel. bir lise sevdası olarak arab strap’i de dinleme fırsatım oldu. aidan moffat halen cool ve karizmatik. tok sesiyle koca sahneyi dolduracak kapasitede. bir de şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli metronomy var. hafif bir 80’ler esintisi ve kaliteli pop ile kalabalıkları coşturma becerisi olan metronomy, canlı performanslarını imkan oldukça izlemek isteyeceğim bir grup. bunun haricinde agnes obel ve üç kadından oluşan ekibine rast geldim. agnes obel’in son albümü oldukça güzel, müzikal açıdan deneysel ve cam teması üzerine kuruluydu. sanırım festival atmosferinden olsa gerek, bu tarz müziği böyle bir ortamda dinlemektense salon iksv gibi bir ortamı yeğlerim. 

chris cohen
kafamda belli bir amerikan müziği var ve real estate bunu çok güzel temsil ediyor. biraz aklı havada ama derslerine de çalışmayı ihmal etmeyen öğrenci müziği gibi olan bu havayı seviyorum ve real estate de bana beklediğimi verdi. esas adam martin courtney daha önceden ducktails ile birlikteydi. şimdi böyle de gayet güzel devam ediyormuş, görmüş olduk. hayalkırıklığına uğradığım floating points, evde dinlerken son derece caz tınılarına sahipken, sahnedeki solo performansı benim için bir dans müziğinden ibaretti. sonuç olarak güzel bir festival deneyimi geçirmiş olmaktan memnunum. benim için en öne çıkan deneyim arcade fire olmakla birlikte; festival ruhunun verdiği gençliği, müziğin verdiği fiziksel yorgunluğu her şeye yeğlerim. daha büyük festivallerdense bu tarz ufak olanları tercih etmeye devam edeceğim. şimdi önümüzdeki sonbahar için bir slowdive konseri biletine sahibim ve bu demek oluyor ki ölmemek için en azından bir sebebim var.