25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.