26 Mart 2017 Pazar

mount eerie ve ölümlülük üzerine

şu meşhur yirmi yedi yaş krizini bir sene farkla, yirmi sekizimde mi yaşıyorum acaba diye düşünüyorum. yaşımın farkına ilk kez varıyorum. fiziksel olarak yorgun günler geçiriyorum. yememe içmeme dikkat ettiğimi düşünmeme rağmen neden böyle olduğunu bilemiyorum. b12 vitamini mi eksik, kansız mıyım, yoksa yaşım mı ilerledi? çok geç yatamıyorum. geç yatsam ertesi sabah performansım düşüyor, zihnim yavaş çalışıyor. halbuki böyle olmazdı. yakın zamanda halam ve eniştemi görmeye kaz dağlarına gittiğimde gözüme çok yaşlanmış göründüler. altı ay farkla onları iyice yaşlanmış gördüm. bebekleri de altı ay arayla gördüğünde çok büyümüş gelmezler mi? işte o hesap. ailemde herkes altmış yaşını geçmiş, yetmişlere merdiven dayamışken ben ölümü düşünmeye başladım. kendi ölümümü değil, sevdiklerimin ölümünü. ölümlülüğün farkına varıyorum ve içime bir korku çörekleniyor. hasta olsalar yetişebilecek miyim? tek çocuk olarak hepsine bakabilecek miyim? benden başka kimseleri yokken ben onlardan nasıl bu kadar da uzaktayım? bütün bunlar aklımı meşgul ediyor. bütün bunları düşünürken okuduğum, izlediğim ve dinlediğim bazı şeyler beni ölüm üzerine düşünmeye daha da çok itiyor. 

a crow looked at me-mount eerie
phil elverum'un mount eerie ismi altında yaptığı müzik tuhaf bir şekilde beni içine çekmeye devam ediyor. bu adamın yaptığı müziği seviyorum diyemem ancak her defasında kulak vermekten kendimi alamıyorum. elverum bu albümünde pankreas kanseri sebebiyle kaybettiği karısını anlatıyor. henüz bir buçuk yaşında bir kızlarının olması ve eşinin sadece otuz beş yaşında olması bu kaybı daha da travmatik yapıyor. bu adamın müziğini dinlemek bir şekilde benim için sıkıntılarımdan arınma anlamına geliyor. hani şunun gibi bir şey, seni üzen şeyi artık seni üzmeyecek raddeye gelinceye kadar kaşımak kaşımak ve sonra tüketmek gibi. çünkü daha önceki iki albümünü dinlerken böyle yapmıştım. clear moon ve sauna albümleri için yazdıklarım burada. bu iki albümünde de ben kendi dünyamda bir şeylerle uğraşıyordum. sağlıkla ilgili şeyler. şimdi bu albümünde de hastalık, ölüm ve kanser olunca artık daha fazla yapma phil elverum dedim. 

pek çok kültürde ölüm ve uğursuzluk anlamı taşıyan karga albüme ismini vermiş. ölüm karşısında yas tutan ve acısını anlatan bir adamın albümüne dair ne denilebilir ki? kişisel bir şeye ortak olduğumu düşünmekten başka söyleyecek sözüm yok. clear moon albümünü dinlerken ben de bir çeşit kanserimsi (?) şeyle uğraşmaktaydım. o nedenle bu albümün hikayesi beni geçmişe döndürdü. sadece geçmişe döndürse yine iyi, sevdiklerimin ölümlülüğünü idrak ettiğim bu döneme denk gelmesi iyi olmadı. sağlığın en kıymetli şey olduğunu düşünüp kendimi anlamsız yere üzmemem gerektiğini kendime telkin ediyorum. bu yazıyı yazarken albümü dinliyorum. ne hikmetse aklıma the hours filmi geliyor. açıp youtube'dan birkaç sahne izliyorum. the hours-virginia woolf-max richter sıralamasında zihnim bu halkayı arrival filmiyle tamamlıyor. bu albümde hiç ağlamadım ama o filmde ağladım. yine sulugözlülüğüm tuttu. öleceğimizi biliyoruz, vaktimiz oldukça kısıtlı, bir sürü boktan şey olmakta ama sevdiklerimizle geçen süre hepsini bir kenara atmıyor mu? atıyor. 
    
mount eerie beni yaptığı müzikle hiç ağlatmadı. mesela sufjan stevens ağlattı ama o ağlatmadı. benim için mount eerie'yi dinleme daha çok yanan bir ateşin sönüşünü izlemek gibi. üstüne soğuk su içmek gibi. soğuk bir zihinle olanları anlatmak gibi. bu sefer de öyle oldu. soğukkanlılıkla dinledim. ama birkaç kere daha dinleyebileceğimi düşünmüyorum. çünkü geride kalan insandan ziyade, geride kalan ufak kızı ve o kızın büyüdüğünü hiç göremeyecek olan anneyi düşünmek kalbimi kırıyor. bana babamı hatırlatıyor. bu da büyüdüğümü gösteriyor. küçükken neye üzülürdüm, şimdi neye üzülüyorum. babamın henüz kırk yaşındayken ölmesi bence onun için daha kötü, benim için değil. bir insanın çocuğunun büyüyüşünü, okula başlayışını, mezun oluşunu görememesi çok daha üzücü değil mi? sözün özü, benim büyümem değil, ailemin yaşlanması beni korkutuyor. antrenin lambası yanarken, ben yatağa henüz girmişken, bana su getiren bir kadın gölgesi görmeyi istiyorum. sonsuza kadar.

geneviéve'nin toprağı bol olsun.

bu toprağın sesi: hayır, bir trt programı değil

geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum. 

yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.

bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.

kitaptan bir alıntı:
           "kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı 
           (yada girmedin onun düşlerine)
           bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde 
           en korkunç kitabın konusu sen olurdun
           (...) 
           dostoyevski sürülseydi sana 
           yer üstünden notları yazardı 
           ya da suç ve suç'u..."

bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç." 
 filmden bir kare

gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner 
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.

ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.

komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.

esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap esir şehrin insanları  ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.

edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular  yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.

kemal tahir ve halit refiğ

kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum. 

25 Mart 2017 Cumartesi

we have to go back kate


bu hafta radiohead'in ok computer'ının 20.yılı şerefine pitchfork'ta çok güzel bir yazı dizisi yayınlandı. ben de bu vesileyle kendimi önce ok computer'ın, sonra radiohead'in içinde tekrardan buluverdim. ok computer'ı bu yoğunlukta dinlemeyeli yıllar olmuş. çıkan her yeni albümleriyle geçmiş albümlerinin kapısını çaldım; ama en son bu derece manyakça radiohead dinlediğimde üniversite öğrencisiydim. 

ok computer'ın hayatımın bu döneminde tekrardan gündemime düşmesi depresif ruh halimi besledi. daha çok şöyle bir şey yaptı; halihazırda eskiye özlem duymaktayken, bende yarattığı nostalji hissinin altında ezildikçe ezildim. özlem beni yoran, beni dibe çeken bir his. ne zaman bir şeyleri/birilerini özler gibi oluyorum, genelde bunu bastırmaya veya bir yolla geçiştirmeye çalışıyorum. ama bu sefer yapamadım. bu sefer birkaç sene öncesine duyduğum özlem, ruh halimi etkisi altına aldı. bir süredir kendimi dış dünyaya yabancılaşmış hissediyorum. suratımı asıp bir kenarda oturmuyorum; ancak günlük konuşmaları idame ettirmek bile öyle zor geliyor ki. öğrenci olsam bugün okula gitmeyim diyerek evden dışarı çıkmayacağım ama artık büyüdüğüm için mecburen işe gitmek zorunda olduğum günler geçiriyorum. ne çabuk sabah oluyor. her gün işten eve gelmemle, ertesi sabah alarmın çalması arasındaki süre ışık hızıyla geçiyor. ilk kez kendimi yaşlı hissediyorum. bir şeyler için artık geç olduğunu düşünüyorum. fiziksel yorgunluğumu bile buna bağlıyorum.

hayatımda ilk kez ölümlülüğümün yüzüme çarpıldığını fark ediyorum. bütün bu çırpınmalar, didinmeler ne için diye düşünüyorum. insanların hiç ölmeyecekmiş gibi birbirleriyle yarışmaları, iş hayatında gözlerini bürüyen hırstan kötü kalpli mahluklara dönüşmeleri, hep daha fazlasını istemeleri... kendime yakıştıramadığım bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. hiçbir zaman ilgimi çekmeyen bir dünya düzeninde modası geçmiş işçi partili dede gibi hissettiğim çok oluyor. bütünleştirici bir üslupla, bir şeyi birlikte yapınca en iyi işin ortaya çıkacağına olan inancım gerçek hayatta işlemiyor. okul arkadaşlarımı çok arıyorum. içimdeki iyiyi çıkarmamı sağlayan dostlarımı özlüyorum. sokaktaki hayat beni katılaştırıyor. insanlara içten içe kızıyorum ve onlardan soğuyorum. sonra düşünüyorum ki potansiyelleri o kadar. kimseden olamayacağı bir şeyi bekleyemem. böyle düşününce onlara acıyorum. kendi kendime sevgisiz yetişmiş, bu yaşa gelmiş ne kadar çok insan var diyorum. insanlar ne kadar da eksik. sevgiden nasıl da bihaberler. kendilerinden ne kadar çabuk sıkılıyorlar. 

beyaz yakalı kurumsal hayatım ok computer'ın çerçevesine cuk oturuyor. bu albümü ilk kez dinlediğim zamanlar lisenin hemen başıydı. o zamanlar da bu albümden kendimce bir şeyler anlamaya çalışmış, ingilizce sözlüklerden bilmediğim kelimelerin anlamlarını karıştırmış, albüm üzerine çıkan yazıları okumuş, videoların ne anlama gelebileceğine dair yapılan yorumları dikkatlice incelemiştim. ama samimiyetle söyleyeyim, bir gün o hayatın içinde olacağımı düşünmemiştim. daha doğrusu şöyle diyeyim, insan on beş yaşındayken otuzlarında nasıl hissedeceğini kestiremiyormuş. o zaman girdiğim depresif dönemlerde, ileride de aynı şeyleri hissetme ihtimalimden hep  korkmuştum. bu varoluşsal buhranların yaşım ilerledikçe geçeceğini düşünmüştüm. öyle olmadığını yıllar içinde gördüm. hatta kimi zaman yaşla birlikte artan sorumluluklar neticesinde, bu buhranlar günlük hayatta kaçılması daha da zor olan şeyler halini aldı. kuyu gibi, kafes gibi, ne bileyim, boğazımı tıkayan bir lokma gibi oldu. korktuğum şey başıma geliyormuş gibi hissediyorum. etrafta sağlıklı ruh halinde olmayan bir sürü insan varken kara koyun ben oluyorum. karamsar değilim, sadece bir anlamsızlık halinin içindeyim. her zaman gülecek bir şey buluyorum ama aynı zamanda ağlıyorum da. gözlerim çabuk doluyor ve diplomatik olamıyorum. bu benim mücadelem değil, bu benim yarışım değil.

lost'taki jake gibi hissediyorum. ok computer'ı dinlerken geçmişe dönme isteğim dayanılmaz boyuta ulaştı. şimdi herkes bir yerlere dağılmışken, birlikte büyüdüğüm insanlarla aynı kıtada bile değilken hepsini tek tek arayıp ada'ya geri dönmeliyiz diye haykırmak istiyorum. dün p.'ye telefonda bunu dedim. ankara'ya dönmek istiyorum, tekrar sizlerle olduğum zamana gitmek istiyorum dedim. sanki o insanlar da aynı şeyleri söylese, o günlerin güzelliğinden bahsetse yaşananların gerçek olduğundan emin olacakmışım gibi. tekrar annemin bitanesi olduğum günlere dönmek istiyorum. saçımı şefkatle okşayan annem hiç yaşlanmasın. yetmiş yaşını geçen eniştemle acaba daha kaç bayramımız kaldı diye düşünüp hüzünlenmeyeyim. herkesi yerli yerinde, olduğu gibi bulacağımı bilsem... 

ben ada'ya dönmek istiyorum.