eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum.
farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor.
koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.



