26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

25 Eylül 2016 Pazar

sheffield

size sheffield'dan bahsetmek isterim. ingiltere'nin güney yorkshire bölgesinde bir endüstri şehri olan sheffield'dan. şu hayat ne garip. adını ilk kez yıllar önce bir hocamdan duyduğum bu şehre bir gün yolumun düşeceğini hiç tahmin etmezdim. hocamdan, şehrin üniversitesi university of sheffield vesilesiyle haberdar olmuştum ve ziyaretim de tam olarak bu üniversiteye gerçekleşti. üniversite yıllarımda çeşitli sebeplerle çok parlak bir öğrenci olamadım, bölüm derslerimde hep ortalama bir yol izledim. dolayısıyla hocalarımdan akademik referanslar alabilecek seviyede bir öğrenci değildim. hocam bu üniversitedendi ve bana asla referans vermedi. yıllar sonra bir konferans vesilesiyle bu üniversiteye adım attığımda aklıma gelen şey, keşke daha başarılı bir öğrenci olabilseydim oldu. o zaman buraya gelebilirdim belki dedim kendi kendime.

sheffield geçmişte başta pulp olmak üzere richard hawley ve arctic monkeys ile birlikte daha görmeden bende sempati oluşturmuştu bile. öncelikli olarak demir-çelik endüstrisinin gelişmiş olduğu şehirde, ekonomi; metalurji, madencilik ve öğrenci nüfusuna dayanıyor. şehrin iki tane üniversitesi var ve okul binaları bütün şehre yayılmış durumda. ben hep kampüs üniversitesinin en güzel alternatif olduğunu düşünürdüm. sanırım bu ülkemiz için böyle. ancak avrupa şehirlerinde dağınık binaları gördükçe fikrim değişmeye başladı. herhangi bir köşebaşını döndüğünüzde gördüğünüz eğitim binaları şehre canlılık ve gençlik enerjisi katıyor. sheffield da böyle bir şehir; enerjisini öğrencilerden alan, gecenin bir yarısına kadar tek açık kalan mekanın publar olduğu, geç saatlere kadar toplu taşımanın bulunduğu bir şehir. saat akşam üzeri beş oldu mu dükkanların kapandığı ve insanların okul/iş çıkışı parklarda, publarda bira içmek üzere toplandığı şirin bir yer. turistik olduğunu söyleyemeyeceğim, zaten kimse de bunu iddia etmiyor. ancak ben müzik üzerinden sempati duyduğum için oldukça sevdim. sadece dört gün geçirdim ancak müzik marketleri, pubların camlarına yapıştırılmış konser ilanları, amatör grupların duyuruları vesilesiyle  şehrin müzik ile kurduğu bağı fark ettim. keşke daha çok vaktim olsaydı, müziğin peşinde bu küçük şehri defalarca arşınlasaydım dedim. bir ara sokakta yürürken bir çiçekçi dükkanının önünden geçtim ve "jarvis cocker sustained broken leg due to the clambering out of a window this site (1985)" yazan bir yapıştırma gördüm. yazıya yaklaştığımda altta bir web sitesi adresi duruyordu. projenin ismi de uncommon people-the dna of sheffield music map'ti (pulp'ın güzeller güzeli şarkısı common people'a referans) üniversitenin yıllar süren bir çalışmayla gerçekleştirdiği bu proje son derece akademik ve kapsamlıydı. sheffieldlı ünlü grupların kişisel tarihlerinde yer etmiş binaları, mekanları haritada işaretleyerek size alternatif bir gezi yaptırıyordu. böylesi bir şeye tesadüfen rastlamış olmak bile başlı başına bu şehirde geçirdiğim zamanı benim için anlamlı kıldı. 

geçen sene ifistanbul kapsamında pulp: a film about life, death and supermarkets belgeselini izlemiştim. o zaman aklımda sheffield'i anlatan bir genç yer etmişti. "burada kimse paramı çalamaz. çünkü çalarsa gider ertesi gün ondan geri alırım" diyordu. bu yorum beni gülümsetmişti. böyle bir şehir kötü olamazdı. gece geç saatte sokaklarında sarhoşlar vardı ama kimseye zararları yoktu. gece saat on ikiden sonra şehrin merkezinden kaldığım yere yürüyerek, bilmediğim sokaklardan, birkaç sarhoşun yanından geçerek geldim. üzerimde türkiye'de o saatte sokakta rahat hissetmeyeceğim bir kıyafetle hissettiğim güveni, hiç bilmediğim bu şehirde hissettim. burası londra ya da istanbul gibi metropol bir şehir değil, ancak benim aradığım da artık büyük şehirler değil. müziğin olduğu, konserlerin yapıldığı, müzisyenlerin uğradığı bir şehir olması benim için yeterli. sevgili sheffield, seni de müzisyenlerin kadar çok sevdim. 

angel olsen'den yeni albüm: my woman


angel olsen'ın bu ay içerisinde çıkan üçüncü albümü my woman, şimdiden bu yılın en sevdiğim albümleri arasına girdi bile. bu benim için oldukça şaşırtıcı oldu; çünkü daha önceden angel olsen'a karşı en ufak bir ilgim yoktu. ilk iki albümünü dinlemiştim ancak müziğine karşı bir ilgim gelişmemişti. iyi ya da kötü bir şeyler hissetmemiştim ve albümleri sadece birkaç kez dinleyip rafa kaldırmıştım. dolayısıyla bu ay my woman internet mecralarında göründükçe bende özel bir merak uyanmadı. iyi yorumlar yapıldığını görünce bir kere dinleyeyim madem dedim. sanırım hiçbir beklentim olmadığından ötürü albüm beni daha ilk şarkıdan içine çekti. my woman enerjisi yüksek ve eski zamanların nostaljisine göz kırpan bir albüm. synthesizer ile bezeli intern şarkısını daha ilk saniyelerinden sevdim ve albüme kulak kabarttım. sonrasında gelen şarkılar ve özellikle shut up kiss me gibi akılda kalıcı bir şarkıdan sonra ise daha tamamını dinlemeden albüme ısınmıştım.

angel olsen, bu albümde deneysel çalışmış. hep mi böyleydi, bilmiyorum. daha önceki albümleriyle karşılaştıracak düzeyde bilgim yok ancak kendi röportajlarında söylediği üzere bu albümde farklı türler denediğini söylüyor. şarkıların her birinin turne sırasında, farklı şehirlerde yazıldığından bahsediyor. grup arkadaşlarıyla aile gibi olduklarını, konser için gittikleri bazı şehirlerde fazladan birkaç gün geçirdiklerini ve bu sürenin onları daha da yakınlaştırdığını anlatıyor. ilişkilerine iyi geldiğini düşündüğü şehirlerin ismini sayarken istanbul'u da bunların arasına dahil ediyor. son derece rahat bir ruh halinde geçirdiği bir dönem sonunda elinde biriken şarkıları görünce bunlardan bir albüm yapabileceğini görmüş. şarkılarındaki kadının bizzat kendisi olmadığını, sahne için yarattığı bir karakter olduğunu söylüyor. benim bu albümü bu denli sevmemin nedeni de işte o karakter. aşık, aşık olduğunu göğsünü gere gere haykıran, kendinden emin ve cüretkâr bu kadına bayıldım. şarkılardaki kadın son derece tutkulu ve ben uzun süredir böyle tutkuyla aşık kadın şarkıları dinlememiştim. sevdiğim kadınlardan (kate bush, pj harvey, björk) böyle albümler dinlemişliğim var ama hepsi şimdi kendilerinden öyle albümler beklemeyeceğimiz şekilde artık bu konuların dışındalar. aşık kadın personası yaratıp, duygularını cesurca ifade eden ve bunu yapması üzerinde sakil durmayan kadınları seviyorum. hayatta tutunabilecek pek az şey var ve birine duyulan güçlü hisler de bunun başında geliyor. angel olsen my woman albümünde aşkını oldukça çıplak ve net bir şekilde bağırıyor. kelimenin tam anlamıyla bağırıyor. aşık olmak istiyorum diyor. sus ve beni öp diyor. bir kadın ne isterse o da onu istiyor. 

günü kurtarmaya odaklandığım bir ülkede beni mutlu eden şeyler sınırlı. aslında sınırlı demeyeyim, en ufak şeyden mutluluk çıkarmaya meyilli bir mizacım var ancak bunu yapamayacak noktaya geldim gibi hissediyorum. müziğe eskisinden daha da çok bel bağladım. on sene önceki benden daha çok mesela. müzik olmasa, kitaplar ve filmler olmasa nasıl yaşarım bilmiyorum. böyle bir dönemde duyduğum her güzel sesin, beni mutlu eden her albümün başımın üstünde yeri var. böyle güzellemeler yaparken abartıyor muyum acaba dediğim oluyor ancak hepsi hissettiğim şeyler. müzik dinlerken hissettiğim güçlü hisler bazen içimde patlayacak gibi oluyor. angel olsen'ın bu albümü bana pj harvey'in bring you my love albümünü hatırlattı. müzikal benzerliğinden ötürü değil, çizdiği kadın personası olarak. nasıl gördüğüm her gri şehri ankara'ya benzetiyorsam, gördüğüm her aşkını bağıran tek tabanca kadını da pj harvey'e benzetiyorum. ah şu benzetmeler üstüne kurulu zihnimiz sağolsun, bize bu oyunları oynuyor. lafı çok dolandırdım ama diyeceğim şu ki sevgisinin yoğunluğunda boğulan ve çıldıran her kadın bize tanıdıktır. sana selamlar olsun angel olsen.

albümde şimdilik en sevdiğim şarkı olan shut up kiss me'nin canlı performans videosunu aşağıda paylaşıyorum.

1 Eylül 2016 Perşembe

resim defterimde hiç insan yok

bundan iki ay önce bir cumartesi günü içim içime sığmaz bir şekilde kendimi sokağa attığımda ayaklarım beni resim malzemeleri satan bir dükkana götürdü. kendime boyalar aldım. içeride belki bir saat geçirdim. o çeşitten bu çeşide boyalar, kalemler, fırçalar arasında dolandım. dolandıkça resimle olan ilişkimi hatırladım. insan aradan yıllar geçmiş olsa bile tekrardan bisiklete binmeyi nasıl hatırlarsa ben de karalamayı öyle hatırladım. kendim için, hiçbir iddiam olmadan yaptığım karalamalarda ne kadar mutlu olduğum aklıma geldi. özlediğim o tatmin hissiydi. bir şeyi yapıp bitirdikten sonra gelen ferahlama hissini duymak istiyordum ve bunu konuşarak yapmamın imkanı yoktu. ne zaman bir şeyler yazsam lafı hiç kısa kesemiyordum. bir şeyi iki cümleyle anlatmayı hiçbir zaman bilemedim. konuşurken de böyleydi. heyecanla ve şevkle bir şeyleri anlatırken hiç kısa kesmesini beceremedim. ama son zamanlarda kelimeler haricinde bir dil kullanma, bunun mahremiyetinde kendimi saklama arzusu içimde büyüdükçe büyüyor. ben de boyalara sarılıyorum. çocukluk arkadaşımla yeniden aynı şehre taşınmışız da arada kaybettiğimiz o zamanı telafi etmeye çalışıyormuşuz gibi resme doğru koşuyorum. güzel çizgi nasıl çizilir, buna uğraşıyorum. bir yuvarlağın etrafına yapraklar çiziyorum. değişik boyaların peşine düşüyorum. kendimi internetten uzaklaştırıyorum. kimsenin dediğiyle ilgilenmiyorum, facebook gibi insanların ne yaptığını/ne dediğini görebileceğim yerlerden kendimi itina ile uzak tutuyorum. bütün bunlar sebebiyle zihnim kirleniyormuş gibi geliyor.

bazı sabahlar zihnim yorgun bir şekilde uyanıyorum. o zaman günlük hayatta insanlarla muhatap olmak çok zor geliyor. öyle günlerde onları dinlermiş gibi görünüp dinlemiyorum. fiziken buradayım ama aklım başka alemde. dedikleri bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyor. son haftalarda sokaktaki insanı merak etmez oldum. görmemek için bakmıyorum. öğrenmemek için okumuyorum. bu ne zamana kadar böyle sürecek bilmiyorum ama güncel olan her şeyden uzak durmak istiyorum. günlük hayatımı devam ettirecek gücü bulabilmem için enerjimi dağıtmamam gerek. bunun için bir süre içinde yaşadığımız kaotik ülkeye bulaşmamak amacındayım. iç dünyamda minimum enerji, maksimum düzensizlikte seyredip termodinamiğin ikinci kuralını hayatıma uygulama eğilimindeyim.