17 Aralık 2018 Pazartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-2: "sinema bir şenliktir"


-onat kutlar ile ilgili paylaşmak istediğim düşüncelerimi iki kısma ayırdım. bir öncekinde kendisine dair genel düşüncelerimi, edebiyat diline dair hissettiklerimi sıralarken; bu yazıda onat kutlar ve sinema ilişkisine değinmek istedim. çünkü sinema ile olan ilişkisi özel bir başlığı hak ediyor. sadece eleştirmenliği değil, teorisyenliği ile de ülkemizde sinemaya katkı sağlamış bir insan. bu konuda sinema bir şenliktir kitabında okuduğum yazıları (milliyet sanat, yeni sinema vb. dergilerde yayınlanmış) referans göstererek, kendimce bir şeyler yazmak istedim. tırnak içindeki kısımlar onat kutlar'dan bire bir alıntıdır.

-onat bey'in dünya sineması yazılarını topladığı kitabın adı sinema bir şenliktir. ne kadar güzel bir isim. bergman ve büyülü fener ikilisi kadar güzel. zihnimde coşkulu ve gürül gürül akan bir şeyler canlanıyor. en hüzünlü film bile bir şenlik. kendisinin dediği gibi, sinemada dilini bilmesen bile perdedeki insanı anlamaman için bir sebep yok. ilk olarak görüntü ve resim var. bu sebeple altyazı olmasa bile anlaşılır.

-onat kutlar'ın sinema sevgisi, bu sevgiyi başka insanlara yaymak üzerine kurulu. özellikle de sinema ile hiç buluşmayanlara ya da author sineması ile tanışıklığı olmayanlara bu sanat dalını ulaştırmak istiyor. entelektüel olarak yaşamdan aldığını başkalarına da veren, hatta aldığından fazlasını veren/vermeye çalışan bir aydın bilinci ile türkiye'de 1960'lı yılların sonundan, terör saldırısında öldürüldüğü 1994 yılına kadar sinema için uğraşmış bir kişi. kelimenin tam manasıyla aydın bir insan ve ülkesinin entelektüel gelişimi için çabalayan, bunu yaparken de karşılaştığı engellere rağmen yılmayan biri. onca yıl, onca olay ve üzücü şeylerden sonra bile bu uğurda şevkinin kırılmaması ilham verici. 

-1960'ların ve 1970'lerin türkiyesinde, darbeler sonrasında, dışa kapalı bir ülkeyken bile dünyanın uzak köşelerindeki sinemacılarla ilişki kurmaya çalışması, kopyası bulunamayan nadir filmleri toplayıp, türk sinemateki derneği arşivine katmaya çalışması müthiş bir çaba. düşünüyorum; internetin olmadığı bir çağda, bütün bunları yapmaya çalışmak, insanlara mektup yoluyla ulaşıp, aylar sonra haber almak (ya da alamamak) ne büyük bir sabır. 

-onat kutlar sinemayı niçin sevdiğini tek bir cümleyle anlatmıyor. ama edebiyatını okuyup, sinema yazılarına aşinalık kazandıkça kafamda bir şeyler şekilleniyor. anadolu'da, gaziantep'te geçen bir çocukluk. sonra büyükşehir. ardından 1960'lı yılların paris'inde geçen öğrencilik. benim yorumum: dünyanın ne kadar büyük olduğunu, senin bildiğin dünyadan ötesi olduğunu, bir yönetmenin zihinsel ve duygusal dünyasında gezinmenin verdiği hazzı anlamak için sinema. izlediğin bir film üzerine düşünmenin keyfi ama belki de en önemlisi şu hayatı güzelleştiren bir sebep edinmek için sinema. devam edebilmek için sinema.

-bu kitabın ilk baskısının üzerinden 33 sene geçmiş. çoğu yazının yazılma tarihi 70'li yıllara gidiyor. ben bugün okuduğum bu yazılara dair ufak tefek karalamalar yaparken, kitapta ismi geçen filmlerin imdb linklerini de ekliyorum. mesela ilk bahsedeceğim filmi -angyolak föjde- imdb'de sadece altı kişi oylamış. bu bile onat kutlar'ın büyük ve meraklı bir sinemasever olduğunu gösteriyor. kalabalık izleyici kitlesi bulamamış ya da günümüze kopyası kalamamış filmlerin peşine düşen bir sinefil. o günün koşullarında -ortada ne internet, ne telefon varken- kimselerin bilmediği, kimselerin duymadığı bu filmlerin peşinden koşması, bu filmleri izlemek için gösterdiği insanüstü çaba, 2000'li yılların sunduğu imkanları düşündüğümde bile ağzımı açık bırakıyor.

giriş
budapeşte, nehir kıyısında oturulan bir kafe ve macar sineması ile başlıyor kitap. 1966 yılında istanbul, balıkpazarı girişinde bir handa kurulan ülkemizin ilk sinematekinin açılış filmi bir macar filmiymiş: angyolak föjde (meleklerin toprağı). onat bey gösterime bir saat kala, sekiz kutu filmden oluşan filmin finalinin olduğu kutuyu takside unutmasın mı? filmi unuttuğu taksiyi koca semtte tabana kuvvet aramasını, hem de salon hınca hınç doluyken, misafirler arasında sabahattin eyuboğlu, azra erhat, heykeltıraş kuzgun acar, oğuz atay, prof. cavit orhan tütengil (kendisi de katledilen aydınlardan biridir) ve nice isimler varken, keyifle okudum. neymiş efendim, kimselerin bilmediği, güzel mi güzel bir macar filmi ile açılışı yapmak istiyorlarmış. efsane açılışı onat kutlar öyle güzel anlatmış ki...
***
onat kutlar'ın kalbine kazınan bir macar filmi, szindbad. o günün koşullarında izleyen öyle azmış ki yıllar sonra budapeşte'de filmin yönetmeni ile karşılaştığında, yönetmenin kendisi [zoltan huszarik] bile onat bey'in bu filmi izlemiş olduğuna inanamamış. 
"sindbad the sailor... tindbad the tailor... mindbad... nasıl oldu da bulaştım ben bu sinemaya?" 
paris
1961 yılı, paris'te ilk gün. tren garından iner inmez demir özlü'yü aramak için bir kafeye giriyor. kafede kimler var dersiniz, kadroya bakın: fikret mualla, selim turan, mübin orhon, hakkı anlı. kadro gibi kadro, masa gibi masa. masa da masaymış ha.
(benim notum: demir özlü'nün olmadığı entelektüel bir 60'lar, 60'larda bir paris günü, paris'te bir türk masası düşünülebilir mi?)

bergman
kendi ifadesiyle sinema sevgisinin başlangıcının paris'te öğrenciyken rastladığı bergman filmi yaban çilekleri sonrası olduğunu söyler. 
"o gün ursulines sokağı'ndan geçmeseydim ya da bir western izlemeye gitseydim ne olurdu bilemem. ama şurası açık ki yaban çilekleri, yaşamımı derinden etkiledi. sinemanın tıpkı büyük romanlar gibi etkileyici evrenini ve gücünü tanıttı bana. ve bir yaşamla hesaplaşmanın ne demek olduğunu." 
fransız sinemateki 
"sovyet devrimci sinemasının, italyan yenigerçekçiliğinin, alman ve iskandinav fantastiğinin, fransız öncülerinin, ingiliz özgür sinemasının, hint ve japon egzotizminin, amerikan güldürüsünün tüm başyapıtlarını peş peşe görüyordum. kimi günler üç ya da dört seans. bu satırlar, sadoul'un sözlüklerine benzemesin diye, orada izlediğim filmleri ve yönetmenleri sıralamayacağım. ama truffaut'nun dediğin gibi, fransız sinematek'i gerçek bir okuldu."
türk sinematek derneği 
1965 yılında şakir eczacıbaşı ile kurdukları dernek, 12 mayıs 1980 darbesi sonunda kapatılana kadar işler. bu dernek kapatılana kadar yaptıklarıyla türkiye'de türünün ilk örneğidir. derneğin manevi babası, dünya sinema tarihinin sayılı arşivcilerinden ve sinefillerinden, fransız sinematekinin kurucusu henri langlois'dır. 

1965 yılındaki ilk broşürde yer alan gösterim planı:
bir ulusun doğuşu (griffith) | altına hücum (chaplin) | general (keaton) | gazap üzümleri (ford) | yurttaş kane (welles) | hal ve gidiş sıfır (vigo) | potemkin zırhlısı (eisenstein) | yer sarsılıyor (visconti) | harp esirleri (renior) | ana (pudovkin) | yaban çilekleri (bergman) | salvatore giuliano (rosi) | genç kuşaklar (wajda) | yolcu (munk) | louisiana öyküsü (flaherty) | seine ırmağı paris'e rastladı (ivens) | guernica (resnais)

2018 yılında, türkiye'nin kültür ve sanat açısından en çok seçeneğini sunan şehri istanbul'da bile yukarıdaki filmleri gösterecek, böyle bir seçki sunabilecek bir sinemanın olmaması bu şehre yakışmıyor.

visconti ve eisenstein
"tarihsel gerçeklik" teması altında visconti ve eisenstein'ı değerlendiriyor.
visconti ile ilgili yazdıkları çok şiirsel. böyle şeyler yazabildiğine göre yönetmenin eserlerine oldukça kafa yormuş olmalı diye düşündüm. üstelik sadece bir sanatsever olarak değil; yaşadığı çağı sorgulayan, toplumu anlamaya çalışan bir birey olarak visconti sineması üzerine derin analizler yapıyor. zengin ve varlıklı bir aileden gelen visconti'nin marksizmi savunan ve kendini anlatan hikayeciliğinin eisenstein'dan ayrıldığını söylüyor.

eisenstein da tıpkı visconti gibi marksist teoriden beslenen bir yönetmen. visconti'nin tersine sosyalist bir ülkede doğup büyümüş. visconti aristokrasiden gelirken, eisenstein orta sınıftan gelen bir devrimci. "vertov'un sinema-göz kuramına karşı biz sinema-yumruk kuramını getiriyoruz" demiş biri. eisenstein'in geniş ilgi alanlarına değiniyor: çin-japon dilleri ve tiyatrosu, leonardo ve van gogh, marx-lenin-freud, sheakespeare ve joyce. bu engin ilgi alanları sonucu ortaya çıkan eisenstein sinemasını onat kutlar sheakespeare, tolstoy ve cervantes edebiyatı ile aynı gruba koyuyor.
***

kitapta başka konu başlıkları da var: polonya sineması, fantastik sinema, pornografik sinema ile erotik sinema karşılaştırması ve son olarak kitabın final bölümünün ayrıldığı charlie chaplin.

bu kitabın haricinde bir de onat kutlar'ın türk sinemasına dair dergilerde yazdığı yazıların derlendiği ve ilk baskısını 2016 yılında yapmış sinema... sinema kitabı bulunmaktadır. kalınlığı itibariyle şu anda piyasada bulunmayan sinema bir şenliktir'deki yazıları da içeren bir kitap mı diye merak etmekteyim. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-1


türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.

günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.

bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?

insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam. 

onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam,  1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.


not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.

3 Aralık 2018 Pazartesi

return to montauk

volker schlöndorff'ün return to montauk filmini kimseye tavsiye edemem. ben sevdim ama birine sen de izle, seversin diyecek cesareti bulamam. yetmiş altı yaşında usta bir yönetmenin bize anlatmak istediği hikayeyi çok çok merak ederim. hele de konu bir yazarın geçmiş aşkını arama hikayesiyse, başrolde de stellan skarsgard varsa izlemem mi?

bu film üzerine biriyle konuşabileceğim bir film değil. nasıl desem, çok sevdiğim filmler listesine de koyamam. daha çok, bir şekilde zihnimde yer edeceğini bildiğim filmlerden olacak. bana yeni bir şey de sunmuyor. dedim ya, yetmiş altı yaşına gelmiş bir adam, onca filmden ve edebiyattan sonra, 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde bize ne anlatmak istemiş olabilir, asıl ilgimi çeken bu. üstelik ben bu adamın bu güne kadar sadece ve sadece bir filmini izledim. başka filmini izlemedim ama bir şekilde hep önüme çıktı. çalıştığı insanlar, edebiyatçılarla yakınlıkları, sinemaya uyarlamayı seçtiği eserler... bunlar ilgimi çekti. bu filmini de max frisch'e adamış. neden acaba dedim. öğrendim ki senaryoyu onun montauk isimli kısa bir hikayesi üzerine geliştirmiş. magazin polisliğim yine iş başında: bu hikaye bay frisch'in yaşadığı bir olayın hikayesiymiş. gerçi bu hikaye sadece onun değil, herkesin ve hepimizin başına gelen sıradan bir hikaye. insanın kıramadığı bir çemberin, farklı insanlarla ısrarla aynı ilişkiyi yaşamasının hikayesi. ya da şöyle diyeyim, duygusal olarak belli bir potansiyeli olmayan erkeklerden, veremeyeceklerinden fazlasını bekleyen kadınların hikayesi de diyebilir miyiz acaba?
***
haritaya baktığımda bir kıtanın en ucu, bir şehrin denize doğru uzanan en uzak ucu, bir adanın en belirgin çıkıntısı gibi coğrafi izler gözüme takılır. belki herkesin takılır, bilemem. 

montauk: bir adanın en doğu ucu. 
montauk: aklımıza eternal sunshine of the spottles mind ile kazınan sözcük. 

montauk, yönetmen volker schlöndorff'ün dediğine göre ışığı oldukça güzel bir yer. hatta öyle güzelmiş ki ressam edward hopper'ın resim yapmaya gittiği yermiş. öyle güzelmiş ki yönetmen julian schnabel'in yaşadığı ve filmlerini çektiği yermiş (julian schanebel'in yönetmenliğinden önce ressamlığının geldiğini biliyor muydunuz?) bunların hepsini volker bey anlatıyor, ben değil. kendisinin ışık ile ilgili söyledikleri filmin güzel ve ferah görüntülerinde yer buluyor. bazen film yerine resimleri izlediğimi düşünüyorum.




karanlık raflar arasında: yaşamak için işe tutunmak


eskisi gibi film izleyemiyorum. kişisel tarihimde en az film izlediğim sene bu sene olabilir. bu sene izlediğim film sayısı bir elin parmakları kadarken, hepsine de ortak bir içgüdü ile yöneldiğimi fark ediyorum: zihnimi dinlendirmek. insan pek çok farklı sebepten bir filmin dünyasında kaybolmak isteyebilir. bense bir süredir zihnimi dinlendirmek için film izliyorum. elbette düşünüyorum; ama yorulmadan, sakin sakin. içimde yavaş yavaş demlenen filmlere yöneliyorum. nokta atışı yapamadığım da oluyor. belki onu da bu sene bitmeden bir başka yazıda paylaşırım: "hayatımda izlediğim en kötü filmlerin toplandığı yıl: 2018" gibi bir listeyle mesela. fakat şimdi güzel bir filmden bahsetmek isterim. türkçe ismiyle bir aşk filmi algısı yaratan ama filmi izledikten sonra benim buna şiddetle karşı çıktığım bir film: muhtemel aşk. orijinal ismiyle in den gangen. "raflar/koridorlar arasında" gibi bir anlamı var. 

bir süpermarketin rafları arasında geçen bu hikayede başlıca üç ana karakter ve yakından tanık olduğumuz iki ilişki görüyoruz. iş yerine gün ağarırken girip, karanlıkta çıkan insanların hayatından günler. herkesin kendine özgü küçük ve sıradan dünyasında, kendi halinde yaşayıp giden insanların birbiriyle etkileşimleri. belki her gün işe gidebilmek için kendine bir sebep yaratma hali, belki hayata tutunabilmek için elinde olan şeyin sadece ve sadece işin kendisinin olduğu haller. sistem denilen şeyi eleştirip, kapitalizm üzerine büyük laflar ederken, insanlığın geldiği noktada birçoğumuz için hayatla kurulan en büyük bağın işin kendisi olması çok ilginç, belki de komik değil mi? düşündürücü ve gerçek bir durum. pek çok insan için birincil ve hatta tek sosyal etkileşim ağı iş ortamı. başta yalnız yaşayan insanlar olmak üzere pek çok kişi için gün içinde herhangi bir insanla sohbet ettiği, paylaşım içine girdiği tek ortam bu. filmdeki gibi insanlar dünyanın her coğrafyasında mevcut:
  • hayatına düzen getirmek için işin kendisinin bir disiplin aracı olması, 
  • insanın işe yaradığını hissetmesi için bir işle meşgul olması, 
  • insanın bu yolla kendi varlığı için bir sebep bulması, 
  • belki de bir şeylerden kaçmak için işin bir ortam/bir uğraş halini alması
işte bunlar aklıma kısaca gelenler. bunlardan en az birini düşünerek işe gidip gelen o kadar çok insan -kendimi de dahil ederek- var ki. bu film bana bunları düşündürdü.
***
kimi zaman günlük hayatta karşılaştığımız insanların hayatında olumlu bir iz bırakmak, onların bir işine yaramak son derece tatmin edici olabiliyor. şu hayatta işe yaradığımızı hissetmek için büyük fetihler yapmaya gerek yok. bruno karakterini izlerken ben bunu düşündüm. o sebeple bence film bir aşk hikayesi değil, bir bruno hikayesi olmalı. 
***
sabahın karanlığında işe giderken kendimi bir madenci gibi hissettiğim oluyor. bu hisse her zaman kapılmıyorum ama kapıldığım gün sayısı da o kadar az değil. karanlıkta evden çıkıp, karanlıkta eve geldiğim kış günlerinde güneşi göremeyen bir madencinin yerine kendimi koyuyorum. nankör olmak istemem, elbette bir madenci benden zor şartlarda çalışıyor. benim yapmaya çalıştığım, hiç gün ışığı görmeden çalışmanın insanı günden güne nasıl bir ruh haline sokabileceğini tahayyül etmek. ben de gün ışığı almayan bir ofiste, beyaz floresan lambalar altında çalışıyorum. artık yapay ışıktan o kadar hazzetmiyorum ki eve gelince sarı ışık yayan ufacık bir başucu lambasından başka bir şey yakamıyorum. sarı ışık olması önemli! beyaz floresan lambaların kendi ruh halim üzerinde yaptığı etkiyi günden güne gözlemliyorum. bir süpermarketin karanlığında çalışan bruno'yu, christian'ı en azından bu ortak nokta üzerinden anladığımı düşünüyorum. 

25 Kasım 2018 Pazar

gözyaşı çetesi

bu hafta bir gruba takılıp kaldım, gözyaşı çetesi. varlığından birkaç ay öncesine kadar haberdar olmadığım bu grubun müziğini, bu hafta erişilebilir tüm mecralardan ilk kez (spotify ve youtube) dikkatle dinledim. güncel yerli müzik piyasasına hakim olmamam sebebiyle yanlış bir yorum yapmak istemem ancak duyduğum heyecanı gizleyemeyeceğim: ben bu gruba bayıldım. bir dinleyici olarak, yerli müzik camiası için en son buna benzer bir heyecanı on sene evvel duymuş olabilirim. detayına biraz sonra geleceğim. önce kısaca grubu tanıyalım. bunun için ben de ufak bir google araştırması yaptım. bilgileri paylaşmadan önce belirtmek isterim ki tanıdık isimleri görmek beni memnun etti. pınar balcı, umut arabacı, sinan tınar, anıl dağ, faruk kavi ve barış çakmakçı'dan oluşan ekip üyeleri, önceki işlerinden kulak aşinalığımızın olduğu isimler. bilmediklerimi ben de bu ufak araştırma sırasında öğrendim. geçmişte pek çok müzisyene/gruba eşlik etmişler. şimdi ise bir araya gelerek ortaya farklı tarzlardan beslenen bir müzik çıkartmışlar. müziği tanımlamak elbette doğru olmaz ama psychedelic mi desem, progressive mi desem, aynı zamanda kulağa tanıdık gelen melodiler de var desem, belki bir fikir verebilir.

liseye giderken replikas dinlediğim dönemler aklıma geldi. ya da kurban grubunun insanlar albümünün çıktığı dönem mesela. bu iki grubu dinlerken hissettiğim bir şey vardı. on beş yaş, nasıl desem, yoğun bir şekilde the smiths, pj harvey, radiohead, slowdive, blur falan dinliyorum. pink floyd'a hakim olduğumu düşünüyor ama çok sert sularda yüzemiyorum. metal müzik hiçbir zaman ilgimi çekmemişti mesela. led zeppelin dinliyor ama ötesini sert buluyordum. sonra bir yerden, birden bire insanlar albümü çıkıyor. o albüme vurulduğumu hatırlıyorum. ardından kulağıma replikas çalınıyor. geceler boyu geç saatlere kadar kulaklıkla replikas cd'lerini mavi sony discman'imde döndürdüm. bir daha da hiçbir  yerli grubu/albümü öyle sevemedim sanırım (bunların arasına bir de dünya yalan söylüyor'u koymalıyım). işte bu hafta gözyaşı çetesi'nin karar albümünü de benzer bir heyecanla ve ilgiyle dinledim. replikas'ı dinler gibi, insanlar albümünü büyük bir açlıkla sömürür gibi. barış çakmakçı'yı hem liseden hem de odtü'den bilirim. kurdukları milankundura grubunun akademik hayaller uğruna türk müzik tarihi karanlıklarına gömülmesi bence çok ama çok büyük bir kayıptır. her biri parlak müzisyen olan o çocukların artık müzik yapmıyor oluşları -yemin ederim- ara ara aklıma gelir ve hiçbiri arkadaşım olmamasına rağmen onlar adına üzülürüm (hani bir yerde herkes doktor oluyor; ama milletin yaptığı doktoranın bana ne faydası var, değil mi? oysa ki müzik... işte o başka). başta barış'ı, sonra diğer isimleri bu ekip içinde muazzam bir yaratıcılık ve deneysellik içinde görmekten ötürü bir dinleyici olarak memnuniyet duyuyorum.

bitirirken naçizane şu notu düşmek isterim: bu müzikten keyif almanın en yoğun şekli de kesinlikle bir konserde dinlemek olacaktır. albümdeki kişisel favorim olan karar parçasının performans kaydını aşağıya ekliyorum.

15 Kasım 2018 Perşembe

minik karalamalar #1: cat power'dan black


ah cat power, ah sevgili chan marshall. ben seni sevdim ama hiçbir zaman sadık bir dinleyicin olmadım. tüm albümlerini dinlediğimi ve bildiğimi de söyleyemem. bilemiyorum, özel bir sebebi yoktu. belki hiçbir zaman henüz chan'a sıra gelmedi, başka kadınlarla oldukça meşguldüm. wong kar-wai sevgim ise çok büyüktü. doğrusunu söylemek gerekirse sesini ilk duyduğum zaman my blueberry nights filmine denk geliyor. the greatest şarkısının güzelliği benim için bugün bile halen etkileyiciliğini koruyor. onca yıldan ve dinlemeden sonra bile. ama çok sevdiğim bir dostum var ki -p.- seni evvelden beri çok seviyor. o birisini seviyorsa o kişiyi benim de sevme ihtimalim yüksek. on beş yaşımızdan beri önce sinema, sonra müzik bilgisiyle bana rehberlik eden p., dostluğumuz yaklaşık yedi yıl önce uzak mesafe ilişkisine evrildiğinden beri bana hep şarkılar ve film isimleri yolluyor, önce manş denizi kıyısından şimdiyse adriyatik kıyısından. dur bir dakika, sen aslında cat power'ı anlatacaktın, nereden romantize edilmiş dostluklara geldin deme, romantizmin en sevdiğim şekli dostluklarla sarılmış olanı. ah bunu yenemedim. bu romantizmin yıllara yayılmış istikrarından, dostların birbirine yazdığı uzun mektuplardan ve yolladığı yılbaşı kartlarından aldığım tatmini başka hiçbir şeyden alamadım. o yüzden sevgili chan, iznin olursa bu güzellemeye biraz daha devam edeyim. inan akabinde yazıyı şarkıya çok güzel bağlayacağım.

p. bana  dedi ki black şarkısını dinle. bu şarkı, cat power'ın yıllar sonra yayınladığı albümü wanderer'daki favori şarkısıymış. dinlemeye başladım. bir kere dinledim, sözlerine dikkat etmeden, müziğin güzelliğine ve şarkının sakinliğine kendimi kaptırarak. sonra bir de sözlerine dikkat ederek ikinci kere dinlemeye başladım. bir- zamanlar-arkadaşı-olan-şimdi-ölü-bir-adamın koşarak merdivenleri çıktığını anlatan kısma geldiğimde gözümden yaşlar boşalmaya başladı. halbuki o gün beni üzen bir olay da olmamıştı ama sanki bir duruma sebep bulmaya çalışırmışım gibi şarkıya ağladım. utanmasam daha da ağlardım. bu ne güzel bir hikaye diye düşündüm. arkadaşından bahsettiği kısım ile başlayan ikinci yarının yoğunluğu tüylerimi diken diken etti. cat power'ın sesinin güzelliği, şarkıdaki ilk "black" telaffuzuna denk gelen kırkıncı saniye, kısa bir öykü okuyormuşum hissi ama aslında sadece dört dakikalık bir şarkı dinlemem beni benden aldı. belki başka arkadaşlarım da dinlemek ister diye yazmadan geçmek istemedim. bu hikaye güzel bir hikaye.

4 Kasım 2018 Pazar

post-empresyonizm sergisi

istanbul'da şu anda benim için en ilgi çekici yer, tophane-i amire'de sergilenen ve arkas holding koleksiyonuna ait eserleri içeren post-empresyonizm sergisi. bir cumartesi sabahı erkenden kalktım. temiz ve berrak bir zihin ile vapura binip, karaköy'e geçtim. bir ilişkideki tarafların birbirine uzun zamandır özel zaman yaratamaması gibi, ben de kendime uzun zamandır özel bir zaman yaratamıyordum. bir nevi kendimle randevu olarak niteleyebileceğim bu etkinlik, gün içerisinde kendiliğinden turistik bir geziye dönüşüverdi. 
***
her bir izleyiciye değişik anlamlar bahşedecek şekilde bakan, birbirinden hülyalı ve melankolik kadınlara, yüzündeki kırışıklıkları belli olan ihtiyarlara, bir zaman para kazanmak amacıyla yapılmış ama iki yüz sene sonra başyapıt olarak nitelendirilen hatırı sayılır insan tablolarına hayranlığım daimi. tabloların hikayelerine, karakterler arası dedikodulara, ressam ve ilhamı arasındaki magazinel ilişki ağına olan ilgim, pembe dizi izleyicilerine taş çıkartacak boyutta. nerede gereksiz bir dedikodu var, okumaya bayılırım. empresyonizm bu dedikodulara en çok mahal veren akımlardan olsa gerek (biri beni düzeltene kadar bu cümle burada dursun. kanıtlanmış bilgi değildir). ne diyordum; evet, empresyonizm dedikoduları. şehrimizde şu anda sergilenen ise post empresyonizm olanı. parası için bir başkasına kaçanlar, para uğruna zoraki yapılan tablolar, gizli aşklar, çoklu aşklar, ebedi dostluklar ve dahası. şu anda hepsi 6 kasım 2018 tarihine kadar tophane-i amire'de sergilenmekte. d'orsay'da yer alan bir oda olmaya yakışabilecek bu sergide fransız ressamların yanı sıra, o dönem yolu paris'ten geçmiş birçok ressam yer alıyor: renoir, henri martin, louis anquetin, maxime maufra, theo van rysselberghe, suzanne valadon, edouard vuillard, leo putz, louis valtat, maurice de vlaminck, andré derain ve ismini yazamadığım başka isimler. istanbul'da dünya gözüyle bir renoir görmek istemez misiniz efendim? ya da mesela andre gidé'in yaş yirmi birden yetmiş bire tüm portrelerinde ve fotoğraflarında eli şakağında pozunun istikrarını görmek?

farklı yaşlarda andre gidéler. ama hepsi düşünceli
***
tablolardaki güzel çiçeklerin rengini takdir edebiliyorum. resmedilmiş bir kadının ve adamın güzelliğini de. zihnim günlük haberlerle, psikolojik olarak beni bu zamanların karanlık atmosferine hapseden güncel olaylarla öyle dolu ki bazen basit bir çiçeğin içinde kaybolmak istiyorum. bir hayvan olmak, bir ağaç olmak nasıl bir şey acaba diye soruyorum. onca derdin tasanın ve belki de zihinsel rahatsızlığın arasında para kazanmak için şu hayattaki güzelliği çizmek? bir bahçe kenarındaki minicik bir çiçek yaprağı için nokta nokta uğraşmak? [noktacılık-pointillism] tam bir sabır işi! çoktandır işin sanat kısmındansa zanaat kısmına dikkat kesiliyorum; çünkü kendim için bir sebep arıyorum. bana olumlu örnek teşkil edecek işlere zaman zaman (son zamanlarda oldukça) ihtiyaç duyduğumu saklayamayacağım. bazı şeyler bitmeyecek, geçmeyecek gibi geldiğinde devam edebilmek için böyle örneklerle kendimi heveslendirmeye çalışıyorum. deli işine ihtiyaç duyuyorum. 
***
kendimle olan randevum, hayalimdeki romantizme uygun olacak şekilde, bir müzede noktalandı. aya sofya ve arkeoloji müzesine çeşitli vesilelerle birkaç kere gitmeme rağmen yine aynı civardaki türk ve islam eserleri müzesine hiç yolum düşmemişti. merak bile etmemiştim (topkapı sarayını merak etmediğim gibi). ancak o gün yapacak daha iyi bir işim yoktu ve serginin devamında oraya gittim. yakın siyasal geçmiş ve ön yargılarımdan arınıp gezmeye çalıştığım müzede kendi adıma ilginç sonuçlara vardım. kutsal kitap olarak nitelenen eserleri anlamından bağımsız düşündüğümde, karşımda gerçekten de sayfaları zanaat dolu, minik minik işlenen onlarca sanat eseri duruyordu. ama ben bir sanat eserini, sahibinden bağımsız düşünme olgunluğuna henüz erişememiş bir gözlemci olarak karşımdaki kitaplara bakakaldım. uzun uzun. halbuki bu porselen kapkacaklar, bu hitit güneşli halılar, bu kiremit rengi boyalar, yaldızlı defter süsleri, bu deli işi tahta oymalar... hepsi ne kadar ne kadar güzeldi. henri martin, renoir bir yanda; kutsal kitaplar başka bir yanda. kendi adıma sanatı siyasetten ayırmam mümkün değildi, bunu bir kere daha anladım. siyaset hayatımızın o denli içine işlemiş ki zihnimi uzaklaştırmaya çalıştıkça ters istikamete doğru hareket ettim. yıllar boyunca içimde kuvvetlenerek büyüyen tepki sebebiyle, şu baktığım eserlerin 2018 türkiye'sinde ilişkilendirildiği kültür (islamcılık?) midemi bulandırıyor.  
*** 
bu arada yazıyı bir yere bağlayamadım. neyse ki dönem ödevim değil. hoca sözlüme beş verirse bence bu iş olur. madem o kadar resim dedik, parisli ressam dedik, bu konuda yaklaşık on sene önce soner yalçın'ın yazdığı oldukça ilgi çekici bir yazıyı (magazinel şok: özellikle courbet tablosu!) ben henüz okudum ve buraya eklemeden geçmek istemedim. 

21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

ahlat ağacı-2

nuri bilge ceylan'ın ahlat ağacı filmini ankara'da, ikinci kere amcamla birlikte izledim. filmi ilk izleyişimin ardından uzun uzun bir dostumla konuşmak istemiştim. bu film üzerine, bu filmin bana düşündürdükleri üzerine, aşağı yukarı altı aydır ülke üzerine kafa yormayı bırakmam üzerine. tuhaf bir kayıtsızlığa kapılma haliyle ilgili beni anlayacak biriyle konuşmak istedim. 

bir nbc filmi üzerine uzun uzadıya hoşbeş edebileceğim arkadaşlarım aklıma geliyor ama artık başka ülkelerdeler. elbette henüz bu filmi izlemediler ve merak ettiklerini bana bildirdiler. ben de spoiler vermeden film üzerine düşüncelerimi onlarla paylaştım. tabii ki bu tek taraflı bir paylaşımdan öteye gidemedi. halbuki ben isterdim ki onlar da izleyebilmiş olsun ve karşılıklı konuşmalarımız adeta bir masa tenisi topu gibi hızlıca bir o tarafa bir bu tarafa gitsin. filmden çıkıp, değişik konulara ama illa ki ülkeyi kurtarmaya uzanalım. neden olur neden olmaz, neler olur neler olmaz, tek tek sıralayalım. kafamı yoran tüm bu konular, bu filmde bir araya geliyor. tıpkı ışığın bir prizmada toplanıp, sonra renklere ayrılması gibi ahlat ağacı'nda da, 2018 yılında, bu topraklarda yaşayan yeni mezun bir gencin yaşamı bir sürü alt başlığa ayrılıyor: aile, gelecek kaygısı, toplumla kurulan (kurulamayan) ilişki, din, aşk, hevesler vs. bütün bunların arka fonunda ülkenin o günkü durumu ve siyasi koşulların ne denli belirleyici olduğu görülüyor. ben bu filmde genç bir insanın babası ile olan ilişkisinden ya da hayata atılma sancısından ziyade, türkiye'de yaşayan bir gencin hayata atılma sancısına ve heveslerini gelecek kaygısına kurban etmesine takılıyorum. bu ülkenin üzerimize çöken karanlığına, karamsarlığına, bize dayattığı çaresizliğe değinen bu filmi, izlediğimden beri bir türlü kafamdan atamıyorum. ikinci izleyişimde de sanki ilk kez izliyormuşçasına aynı tadı aldım. bu sefer diyalogları daha dikkatle takip etmeye çalıştım. zihnim yoruldu. 

ahlat ağacı'nda ülkenin göremediğim bir geleceğinin fragmanını gördüm. bu açıdan nbc çok büyük bir iş yapmış. filmi, içinde bulunduğumuz siyasi ortama değinmeden değerlendirmek mümkün değil. katiyen değil.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ahlat ağacı


spoiler yoktur.
*
kurşun kalemimi elime aldım ve yazmaya başladım. bu filmin aklıma getirdiği kader/kadercilik kavramları üzerine düşündüm. insanın kendinden önceki kuşakları aşmak istemesi, doğup büyüdüğü yerden kaçmak istemesi, annesine/babasına benzemek istememesi evrensel kavramlar. burada anne/baba derken kastettiğim ailenin ötesinde, belki "devlet babanın" ta kendisi, içinden geldiğin toplum ve yetiştiğin kültür gibi çok daha büyük kavramlar aslında. bir yanda kaçıp gitme isteği var, tutkularının peşinde koşma (filmdeki karakter özelinde - yazar olma), bir yanda toplumun dayattıkları ve istesen de silemediğin şeyler var. işte tam bu noktada betona çakılmış gibi hissediyorum. genç bir insan olarak, gerçekten de silemeyeceğimiz, kaçamayacağımız yükümlülükler var mı? yoksa bunlar suçluluk duygusu içindeyken sorgulamadığımız tercihler, bir nevi kendimizden vazgeçişler mi? bu, insanın hayata dair bir tutkusundan vazgeçmesi de olabilir, istemediği bir işte çalışmayı sürdürmesi de, yaşadığı şehirden/ülkeden gitmesi yerine kalması da olabilir. artık kim kendine hangi payeyi biçerse. işte bu vazgeçişler aslında bir tercihtir ve hem bireysel gelişmenin hem de toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. buna kadercilik diyebiliriz ve kadercilik bizim gibi toplumların boynundaki değirmen taşıdır. 

bir oğulun suçluluk duyması için babasının onu sevmesi, sadece ama sadece sevmesi yetebilir. hatta bahsi geçen belki "iyi" diyebileceğimiz bir baba figürü de olabilir. bu oğula bir birey, bu babaya devletin ta kendisi de diyebiliriz. sorun, bizim gibi kültürlerde nesilden nesile aktarılan suçluluk duygusu, kendini gerçekleştirmenin radikalleştirilmesi ve hem çekirdek aileden hem de büyük aileden (toplum?) bir çeşit "vazgeçiş" olarak algılanması. tüm bunlar ve daha fazlasının gelip dayandığı nokta: kadercilik. bırakıp gitmenin yaratabileceği suçluluk duygusuyla yaşayacak iradeyi ve cesareti gösterememek, geleneği sürdürmenin risk barındırmaması ve güvenilirliği, insanı "kendi olmaktan" alıkoyar. kendini sevgi uğruna zamanla kuyuda buluverirsin. babanın sevgisi uğruna, bildiğin yollarda yürümek uğruna yeni yolları, yeni sevgileri ve olasılıkları, en önemlisi kendi isteklerini hiçe sayarsın. neden? çünkü gelenek sana bunu söyler. neden? çünkü kadercilik böyle bir şeydir. bu pratik; kötü bir gen gibi, dna'nın bir parçası gibi kuşaktan kuşağa aktarılır da ondan. oysaki ideal bir ebeveynin, ideal bir toplumun/devletin, gençlerine kendileri olabilmesi için yer açması ve imkan yaratması gerekir. birbirinin aynı umutsuzlukları ve yaşanmamışlıkları, hatta hayal kırıklıklarını ısrarla nesilden nesile aktarmak yerine, bu hayal kırıklıklarının bile kişiye özgü, yegâne olması için ortam yaratılmalıdır. 

ülkenin özellikle son yirmi yılını, içinden geçtiğimiz siyasi ve toplumsal dönüşümü göz önünde bulundurduğumuzda, bir kuşak için kaybolmuş, boğulmuş ve karamsarlığa itilmiş demek pek de yanlış olmaz. filmin ana karakteri de bu kuşaktan. sevimli bir mizacı yok. iğneleyici, ukala, keskin yargıları var ve bu yargıların esneme payı yok. tüm bunlar gençlikten mi, emin değilim. ancak öyle olmasını umabilirim. hatta yazar olmayı gerçekten isteyip istemediğinden bile şüpheliyim. köylü kızı hatice'nin zengin bir kuyumcu ile evlenmeye ettiği hevesin bir başka tezahürü gibi geliyor bana sinan'ın yazarlık hevesi. kayıp bir kuşağın amaçsızlık içinde debelenişi. 

net yargıları olan din muhafızları arasında yaşamayı bu toplum sayesinde öğrendik. filmde imamların ağaçtan elma aşırırken yaptıkları ahlak ve vicdan üzerine uzun diyalogları yozlaşmış bir topluma işaret ediyor. utanma duygusu kalmamış insanların arasında, açıktan açığa ayıplanacak bir tek baba mıydı?

neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmek, sorgulamak ve olguları bilimsel bir düzlemde açıklamak/tartışmak buraların işi hiç olmadı. bizim başımıza gelen nedir? akla ve mantığa sığmayan bir sistem içerisinde, mantıksız insanların koyduğu -ya da hiçe saydığı mı demeliyim?- kurallara tabi olmak. sonra bunun adına da kader demek. kaderciliğe boyun eğmeyi en güvenli varoluş biçimi görmek. buna itirazım var; çünkü "tek bir gerçek yoktur." bir roman ağırlığında olan nuri bilge ceylan filmi bana bunları ve fazlasını düşündürdü. kafam oldukça karışık. üzerinde düşündükçe çeşitli okumalara açılan bu film, beni bir şeylerle yüzleşmeye itti.

nbc 2000'li yılların türkiye'sinin romanını yazmış. 

6 Mayıs 2018 Pazar

call me by your name-2


-call me by your name'in kitabını okuyup bitirdikten sonra bu konuya dair tekrar bir şeyler demek istedim. yazarak bitmedi, aklıma geldikçe düşünerek tüketemedim, bir döngünün içine girdiğimi fark ettim ve bunu inkar edecek değilim. bu halin biraz da hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim. bir müzik grubunun hayranı olup da posterini odasının duvarına asan bir ergenin hissiyatına sahibim. böyle bir hayranlık seviyesine en son ne için ya da kim için geldim hiç hatırlamıyorum. fakat şimdi buradayım.

-bence call me by your name'i üç farklı şekilde değerlendiren bir master tezi yazılabilir. eminim birilerinin aklına gelmiştir. romanın yazarı andré aciman, romanı senaryoya dönüştüren james ivory ve filmin yönetmeni luca guadagnino'nun bakış açılarını karşılaştıran bir tezi ben büyük bir zevkle okurdum. zaten malzeme alabildiğine geniş. belki de bu yüzden bir tez olmaz, bilemiyorum. yani zaten her şey tarafların ağzından bizzat dillendirilmiş. 
(hayatımın bu aşamasında her şeyi bir tez olarak görüyorum. vizyonum daraldı.)

-film hiç çekilmemiş olsaydı romanı yine böyle beğenir miydim, emin değilim. yani romandan ve andré aciman'dan film vesilesiyle haberdar olmuş biri olarak, esere sempatiyle yaklaştığımı itiraf ediyorum. roman oldukça iyi kurgulanmış ve son derece akıcı. bana estetik hisler verdiği kadar zanaate dair şeyler de düşündürdü. bu konuda daha yetkin ve bilgili okurlar benim yapacağımdan daha iyi benzetmeler yapabilir ancak ben de aklıma geleni eklemek istiyorum. andré aciman'in bana verdiği işçilik hissini orhan pamuk'un işçiliğine benzettim. buna ek olarak, kendisini araştırdığımda karşıma çıkan figür; edebiyata akademik yaklaşan, üniversitede hoca, üç-dört anadilli (tıpkı filmdeki aile gibi) bir figürdü ve kendisini elitist olarak tanımlıyordu. hatta ben kendisinin röportajlarını okuduktan sonra aciman'ın elio karakteri'nin babası olan profesöre ne kadar benzediğini düşündüm. meğersem gençliğindeki ilgi alanlarını, edebiyata düşkünlüğünü ve bir başına sanat kitapları okuyarak geçirdiği çağlarını elio ile özdeşleştirdiğini kendisi söylemiş. hatta bu noktada oldukça net bir şekilde elio ile oliver, başka bir sosyokültürel sınıftan gelseydi bu hikaye ile hiç ilgilenmeyeceğini belirtiyor. aristokrasi, burjuvazi, yüksek zümre, artık ne derseniz, aciman'ın ilgisini çeken bunlar. bir proust uzmanından başka türlüsünü beklemek şaşırtıcı olurdu sanırım. benim bununla bir sorunum yok [tam karşısında emile zola, orhan kemal (aklıma ilk gelenler) gibi yazarlar duruyor olsa gerek]. açıkçası ben de andre beyle birlikte aristokrasinin içine girmekten çok memnun kaldım. bunun dışında andré aciman'ın röportajlarını okuduğumda gördüğüm ilgi alanları (mesela çok dillilik), metinlerindeki temalar, sanattan-müzikten beslenen edebiyatı benim ilgimi çekti. her yazar bu hissi vermiyor fakat bence çok matematiksel bir tarzı var. en azından cmbyn'de edindiğim izlenim bu. yazmak için acı çeken bir tarz değil de; olaya son derece pragmatik yaklaşıp, bundan nasıl bir metin çıkar der gibi. diğer kitaplarını da okumak istiyorum ama orjinal dilde kitap almamız haziran itibariyle pahalanmış, bu da günün haberi olsun. artık ziyaretlerde bavulu kitapla dolduracağım ya da gelen dostlardan rica edeceğim. 

-james ivory'nin romanı senaryolaştırma fikri, süreci ve yaşadıkları da ayrı bir hikaye. başta ilgimi çeken buydu ancak kendisinin hayat boyu hem partneri hem de işortağı olan ismail merchant ile ilişkisine dair yaptığı yorumlar, bu ilişkiye dair anlattıkları en az filmdeki elio-oliver ilişkisi kadar ilgi çekici ve ilham verici. 

-james ivory'nin romanı senaryoya uyarlarken yaptığı sadeleştirme, bazı yerleri hiç katmaması, özellikle filmi kestiği nokta gibi detaylar bence filmin daha çok sevilmesine sebep olan dokunuşlar.  örneğin, hep beraber gittikleri deniz kazısı ve gölden çıkan heykel sahnesi james ivory'nin eklediği noktalar. romanda böyle bir olay olmuyor. bir de james ivory ve andré aciman'ın birbirini daha çok tuttuğunu düşünüyorum. ikisinin de bazı noktalarda luca guadagnino'ya ufak tefek eleştirileri var. aslında andré aciman açıkça bir şey demiyor ama james ivory diyorsa doğrudur, diye ekliyor. söz konusu mesele de filmdeki cinselliğin yeterince açık bir şekilde gösterilmemesi. bense guadagnino'nun bu işi çok estetik ve ince bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. yine de işin dedikodu kısmının zevkli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

-andre aciman, romanda yazarken en zorlandığı bölümün, elio ve oliver'ın kasabada, savaş anıtı çevresinde dolanırken aralarında geçen "to speak or to die" konseptli sohbetin olduğunu söylüyor. elio aslında hiçbir şey demezken her şeyi söylüyor, bunu yazmak benim için çok zordu ve çok uğraştım diyor. ayrıca bu sahnenin romanda da bir anıt içerdiğini görünce çok şaşırdım. yani tamamen farklı bir kasabadalar ama yine bir anıt var. gerçi italya'da her kasabada bir anıt varmış, yazar öyle diyor. 

-filmin sonuna doğru babası ile elio arasında geçen diyaloğun bire bir kitaptan alıntılandığını görünce, romanın ne kadar güzel yazılmış bölümler barındırdığını düşündüm. yani tüm kitap aynı şekilde değil ancak birkaç bölüm var ki işçilik anlamında inanılmaz güzel. babanın monoloğu da bunlardan biri.

-tam bir fangirl olarak filmle ve romanla ilgili nette birçok yorum ve inceleme okudum. pek çok kişi, elio ile oliver'ın ilk kez birlikte olmalarından sonraki gün elio'nun oliver'a karşı neden garip davrandığına anlam veremiyor. ben bu "anlam verememe" haline şaşırıyorum. andré aciman bu ruh halini inanılmaz yakalamış. hem de belli bir yaşı geçtikten sonra geriye dönüp de bunu anımsaması ve yazabilmesi müthiş. yani insanlar neyini anlamıyor diye kızmak istiyorum. bu ruh halinin romanda daha detaylı işlendiğini kabul ediyorum ama filmdeki de oldukça tasvir edici bence. bazı şeyleri açıkça ifade etmek gerekmiyor ve insanın ruh halindeki tuhaf kara delikleri görmek beni hem onlardan uzaklaştırıyor hem de ortak bir nokta yakaladığım için kendimden daha az soğumama vesile oluyor. çeşitli sebeplerden kendimi sevemediğim oluyor, kendimden sıkılıyorum, hoşlanmıyorum ama tüm insanlar böyle diyorum. hepimiz böyleyiz. 

-romanda en güzel kısımlardan biri olarak nitelendirdiğim yerlerden biri de elio ile oliver'ın üç günlük seyahatlerinin anlatıldığı kısım. romanda roma'da geçiyor. ama bu kısmı okuyunca luca guadagnino'yu andım ve kendisine şu yüzden hayran kaldım: o seyahatte rüya ile gerçek arasında geçen kısmı filmde kırmızı bir negatif görüntü ile yansıtmıştı. bence yazılı metindeki olayı bu şekilde ifade etmesi bir yönetmenin görsel dehasını anlatan bir nokta. 

-aslında diyeceğim çok şey olabilir. yani şunları yazmadan önceki saatler böyle şevkli ve heyecanlı değildim. sonra ev arkadaşıma bitirdiğim romanı anlatmaya koyuldum, spoiler vererek detaylara girdim. sonra gözümden kalpler çıkmış olabilir, kendimi durdurabilmek için bunları yazmak istedim. aslında daha pek çok şey yazabilirim ama bu kadarı yeterli.  

5 Nisan 2018 Perşembe

murakami ve ozawa'nın müzik üzerine sohbetleri


haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.

kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor. 

kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor.  başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.

kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.

kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

bir ihtimal damien

duygusal açıdan inişli çıkışlı bir haftanın ardından yine cumartesi günü geldi. en sevdiğim gün. varoluşsal sorgulamalar, iyi gitmeyen tez çalışmaları, arkadaşlarımla konuşmalarımızın dönüp dolaşıp geldiği ortak varoluşsal dertler, hayatın güzel olduğunu düşünmeme rağmen bu sistemde yaşamanın verdiği sonsuz anlamsızlık hissi derken yine bir hafta sonunu ettik. önümde bir şişe şarapla bilgisayar başındayım. bir yandan bilgisayarda çözümü devam eden tez çalışmalarına göz atıyor, bir yandan kendime spotify'dan şarkı üstüne şarkı, albüm üstüne albüm beğeniyorum. bu şarabı içersem depresif hissedeceğimi biliyorum ama içmeye devam ediyorum. bu aralar ev arkadaşım eve az uğruyor ve onun varlığını özlüyorum. görücü usulü başlayan arkadaşlığımızın derin bir dostluğa dönüşeceğini bizi tanıştıran ortak arkadaşım tahmin bile edemezdi. ben de edemezdim. hayat ne garip, sürprizlerle dolu. beni buralarda dağılmadan tutan kişinin çoğu zaman o olduğunu düşünüyorum.  

ama ya evlenip giderse diye düşünmeden edemiyorum ve bencil bir şekilde en azından ben tezimi bitiren dek yanımda kalmasını istiyorum. bunu dile getiremiyorum, getiremem de, utanırım, haddime değil. ama bu şehirden h.'nin gitmesinin ardından bir ayrılığı daha kaldıramam gibi geliyor. en azından şimdi değil. frances ha filmi gözümün önüne geliyor. hani orada arkadaşının evden ayrılıp, erkek arkadaşıyla bir eve çıkmasına bozulan, hatta sanki sevgilisine darılır gibi darılan frances'i hatırladın mı? işte onun gibi içerleme potansiyelimin olduğunu görüp, kendimden utanıyorum.  bunları düşündüğüm bu hafta, bir ayrılık haberi daha öğreniyorum. kardeşim gibi olan i.'nin avrupa'da e. şehrine gideceğini öğreniyorum. bu e. şehri de öyle bir yer ki ben hariç tüm yakın çevremin, tüm o doktoralı parlak mühendislerin akın ettiği şehir. oraya gitsem, istanbul'dan çok daha sosyal bir hayatım olabilir. istanbul'da konserlerin ve şehir dışından gelen insanların beni ziyareti arasına sıkıştırdığım sosyal hayatım, bir ankara ya da potansiyel bir yurt dışı hayatı değil. ankara ve odtü sıkça aklıma geliyor. 

dün işyerinde p.'nin sesli mesajını aldım. kulaklığımı taktım ve dinledim. gözlerim doldu. iyi gitmeyen deneylerinden, yıldığı çalışmalarından bahsediyordu. hadi şimdi size "dersi ekip, kızılay'a gidelim!" demeyi çok isterdim diyordu. hayat ne garip. ben de onun olduğu şehirde, olduğu ülkede bulunmayı çok isterdim mesela. öyle ki bir baktım, beş gün sonra orada damien jurado konseri varmış. hem de ona bir-iki saatlik mesafede. "gel gidelim!" demeyi çok isterdim. tıpkı slowdive konserine birlikte gittiğimiz gibi, damien jurado'ya da birlikte gidelim dedim. ama gidemem. aylardır damien jurado dinliyorum ve dinledikçe kendimle orta nokta bulmaya çalışıyorum. orta noktaya yaklaşıyorum gibi geliyor. kavga etmeden, kendimi yıpratmadan biraz nötrleniyorum. hiç bu kadar yoğun bir şekilde damien jurado dinlememiştim. röportajlarını okudum, youtube'da röportaj videolarını izledim. böyle şeyler yapmayı seviyorum. kimisi ses olsun diye televizyon açar, ben de yemek yerken ses olsun diye youtube videoları açıyorum. açık yüreklilikle depresyonundan bahsettiği on dakikalık bir videosuna denk geldim. anlatırken gözleri doluyor ve neredeyse ağlayacak gibi oluyor. benim de gözlerim doluyor. bunun üzerine konuşması hatta intihar denemesini anlatması beni çok etkiliyor. resim yapmayı müzik yapmaya tercih ettiğini ama resmin para getirmediğini söylediği yerde, resim sevgisinde buluştuğumuz için seviniyorum. bu müzikler hayatımı çekilir kılıyor. aynı dönemde yaşadığım ve müzikleriyle bağ kurabildiğim insanlar olması beni memnun ediyor. yaşasınlar ve ben onların yarattığı şeyleri gelecekte de dinlemeye devam edeyim istiyorum.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.

25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

11 Şubat 2018 Pazar

columbus

hayatımı nereye koyacağımı bilmediğim anlar oluyor. bu kafa karışıklığım yıllar ilerledikçe başka bir boyutta sürüyor. gündelik olaylar, insan ilişkilerindeki ufak tefek anlaşmazlıklar ve hatta ülkenin kendisine yabancılaşmak bile daha bugüne ait, daha geçiştirilebilir gibi geliyor. yaşamı anlamlı kılabilmeyi düşünüyorum, yaşlanmayı düşünüyorum, sevdiklerimin yaşlanmasını, kırışan ellerini, beliren kahverengi benleri, kaçamadığımız ölümleri düşünüyorum. hemen ardından evrendeki küçük yerimi düşünüp rahatlıyorum. bazen bu küçüklüğün beni kaybolmuş hissettirdiği de oluyor ama genelde her şeyin, tüm huzursuz hislerin ve hatta tüm hislerin geçici olduğunu düşünüp rahatlıyorum. bazı sabahlar hayat gözüme zor görünüyor. sonra sevdiklerim aklıma geliyor. kaç günümüz var, kaç günümüz kaldı ki gibi şeyleri düşünüyorum. güzel bir ana tanık olmak için katedeceğim kilometreler hiç yorucu gelmiyor. şuradan kadıköy'e gitmek dünyanın en büyük çilesi geliyor ama kilometreler aşıp sevdiklerimin yanına gitmek, sanki bir üniversite öğrencisiymişiz de, yılda bir-iki kere tatillerde buluşuyormuşuz gibi arkadaşlarla farklı coğrafyalarda buluşmak zor gelmiyor. böyle anlar da olmasa bana gerekli bir sebep bulamayacağım. dün gittiğim bir cenaze bana bunları düşündürttü. oldukça soğuk bir havada, rüzgar sağdan ve soldan eserken ben düşündüm. koca binaların arasında derin bir boşluk hissi duydum.  şu zihnin ve bedenin korkutucu yanı üzerime bir ağırlık gibi çöktü. 
***

ölüme ve yaşama dair beni aşan bu hislerden sonra bir film izlemek istedim. bir süredir kogonada'nın ilk uzun metraj filmi columbus'u izleyecek uygun bir zaman arıyordum. filmin aradığım sakinliğe sahip olduğunu daha izlemeden biliyordum. kogonada, sinema üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen. çeşitli yönetmenler, sinemada estetik kavramlar üzerine şiir tadında video analizleri var.  benim kendisini tanımam, geçen sene, richard linklater ve zaman üzerine olan yorumunu izleyerek olmuştu. bunun ardından kendisini takip etmeye başladım. 2017 yılı içerisinde ilk uzun metraj filmi columbus yayınlandı. film, ismini aldığı columbus, indiana'da birkaç günlük bir zaman diliminde geçmekte. merkezinde mimari ve iki karakter var. yirmili yaşlarının başında mimariye hayran bir kız ve hastaneye kaldırılan babasını ziyaret etmek amacıyla şehre gelen bir adam. koganada bu filmde kimisi heybetli kimisi zarif; ama hepsi modern ve güzel mimari binaların arasında hissedilen boşluk ve yalnızlığı anlatmış. estetik ve birbirinden güzel sahneler bende rahatlık ve ferahlık hisleri uyandırdı. oyuncular john cho ve haley lu richardson filmin tonuna hakim zariflikte çok güzel oyunculuklar sergiliyor. filmin sinematografik açıdan bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. öyle ki kare kare çalışılabilecek bir eser (umarım abartmadım). herkese hitap eden bir film olduğunu düşünmemekle birlikte, bu küçük ve kendi halinde filmin benim nazarımda unutulmayacağını eklemek istedim. filmin soundtrack'i ise nashvilleli post-rock, ambient grubu hammock'a ait. her şey mükemmel bir uyum içinde.

hoşgeldin kogonada.

4 Şubat 2018 Pazar

29

yarın doğum günüm. otuz yaşıma bir kala, kendimi şu hayatta bir yere konduramıyorum. bu yaşta bir insandan beklenilen netlikte değilim. kendimle ilgili, önümde uzanan şu hayatla ilgili her şeyi belirsiz görüyorum. bu hisleri ilk yaşayan ben değilim, son da olmayacağım; işte tek emin olduğum şey bu. artık zamanın doğrusal olmadığını düşünmeye başladım. ama yine de ileri akan sayılar var, bunu inkâr edecek değilim. eskiden şimdi bulunduğum yaş gözüme çok büyük görünürdü. halbuki ben kendimi neredeyse otuz olmuş biri gibi hissedemiyorum; ne o kadar büyüğüm ne de gençliği geride bıraktım (sahi gençlik giden bir şey mi?). önümde uzanan sonsuz alternatifleri, her şeyi yeni baştan kuracak zamana sahip olmayı, karşıma çıkan olasılıklar arasından seçim yapma şansını elimde bulundurma halini geride bırakmaya hazır değilim. halen bir yerlere başvurabilir, bir yerlere gidebilir, sıfırdan düzen kurabilir olma haline sahip olmak istiyorum. lisede ve üniversitede sonunu göremediğim bir yolun önümde uzandığını düşünürdüm. her yeni başlangıç önümde sonsuz sayıda kapı açıyor gibi gelirdi. mesela üniversiteye başlarkenki heyecan ya da üniversite bittiğinde hangi yoldan ilerlesem kararsızlığı... yani o kadar çok yol vardı ki sorun hangisini seçeceğimi bilememekti. şimdi ise yolların azaldığını kabul etmek zor geliyor. bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi kabullenmem gerekiyor. kendimi tanıyorum ve tanıdıkça bazı durumlara uygun olmadığımı görüyorum. halbuki bazı şeyleri yapmak benim için daha kolay olsun isterdim. bazı hallere uyum sağlamak, bazı yerlerde bulunmak, bazı duygu durumlarıyla kolayca başa çıkabilmeyi öyle kalpten isterdim ki. elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeyi, sırt çantasını bırakıp ofis hayatına uyum sağlamayı, yetişkinlik hayatına dair bazı şeyleri kabullenebilmeyi isterdim. halbuki halen on beş yaşında kurduğum hayallerimi bırakmış değilim. yapmak istediklerime dair, görmek istediklerime dair hayaller. kendimi ne zaman sıkışmış hissetsem eskiden beni ne mutlu ederdi diye düşünüp, sığındığım şeyler var. üstelik bazı şeylere hiçbir zaman cevap bulamayacağımı kabullendim. ben de böyleyim, ne yapayım diyebiliyorum ama olduğum halin hayatımı kolaylaştırdığını söyleyemiyorum. 
***
van gogh'un mektuplarında rastladım, 1883 yılında otuz yaşında olmak ile ilgili etkileyici bir tespitte bulunmuş. 
"çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder. ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada."

3 Şubat 2018 Cumartesi

ıslak mendil

eniştemi kaybedeli üç ay oldu. bu süreçte aklıma gelmediği tek bir gün bile olmadı. uzun uzun düşünmedim, anlık olarak bir şeyler bana hep onu hatırlattı. yaşadığım bir olayı onunla paylaşsam ne derdi diye tahayyül etmeye çalıştım. düşüncelerimi telefonda uzun uzun ona anlatsam, nasıl tepki verirdi diye zihnimde canlandırdım. sonra hep tebessüm ettim. içim sevgiyle doldu. bir insanı pek çok farklı durumda vereceği tepkiyi tahmin edecek kadar yakından tanımanın ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. duyduğum eksikliği gidermeye çalışmadım. geçmeyeceğini biliyorum. bunu hayatın bir gerçekliği olarak görüp, yola devam etmeye çalışıyorum. aksi takdirde psikolojik genetik mirasımın altında ezilmekten korkuyorum. 

bu sabah geçen seneden beri giymediğim bir hırkamı giyeyim dedim. elimi cebime attığımda bir ıslak mendil paketi çıkıverdi. geçen kış halam ve eniştem ile gittiğimiz kaplıca tesislerine ait bir ıslak mendildi. olduğum yerde öylece kalakaldım. üzerinde gömeç yazıyor. gözümün önüne geliverdi gömeç. orada denizin dibinde yaptığımız sabah kahvaltısını hatırladım. o kahvaltıyı çok ama çok iyi hatırladım. her şeyi ve tüm güvenli hisleri milyon ışık yılı uzakta hissettim. elimdeki ıslak mendile bakarak öylece koltuğa oturdum. nesnelere anlam yüklemeyi tercih etmiyorum. yani bunun bana iyi geldiğini düşünmüyorum. ama bu ıslak mendille ne yapacağımı bilemedim. hırkamın cebine geri koydum. telefonumda bir de ses kaydı vardı eniştemin. onu da silemedim, öylece duruyor. çok kısa, otuz saniyelik bir şey. arada dinliyorum. sonra gülümsüyorum. hayatın zor olduğunu düşündüğüm anlar oluyor, aklıma onun sen yaparsın diye sırtımı sıvazlaması geliyor. ben kendime o kadar inanmadım ama o hep bana inandı. hep yaparsın dedi. her sınav çıkışında nasıl geçti diye telefon etti. iyi bir not aldığımı öğrendiğimde ilk söylediğim iki kişiden biri oldu. iki üç sene önce akçay'a, yazlıklarına gittiğimde kütüphanede jules verne'in ay'a yolculuk kitabını gördüm. çocuk kitapları serisinden, incecik. bir günde okuyup bitirdiğimi görünce bana on serilik çocuk kitabı alıp gelmiş. içinde jules verne, küçük kadınlar, oliver twist ve niceleri. tıpkı bir meyveyi çok sevdiğimi söyleyince abartıp kilolarca alması gibi. hepsini nasıl yiyeceğim enişteciğim lafımın üzerine, yersin yersin, gençsin demesi gibi. 

canım sıkılınca caddebostan'da yürüyorum. yürüdükçe de kendimi iyi hissediyorum. kafamdan güzel düşünceler geçmeye başladığında, yaratıcı hisler ortaya çıkınca iyi olduğumu anlıyorum. işte o yolun fenerbahçe'ye uzanan son bir kısmı var. fenerbahçe orduevi manzaralı. oraya gelince artık içimi bir hüzün kaplıyor. geçen sene nisan ayında doktor kontrolleri için istanbul'a geldiklerinde orada kalmışlardı. ben de her gün onları fenerbahçe'de ziyaret etmiştim. şimdi karşıya bakıp ona selam gönderiyorum. o ziyaretlerden birinde çektiğimiz selfie'ye bakıp tebessüm ediyorum. sonra yılmamam, yorulmamam gerektiğini hatırlıyorum. enişteme desem çalışmak lazım derdi. ona sormuşum, anlatmışım gibi kendime soruyorum. sonra ondan cevap almışım gibi vereceğini düşündüğüm cevabı veriyorum. haydi diyorum, devam etmek lazım.

akademik insan naifliği

arkadaş çevremin en parlak çocuğu değilim. hoş, artık çocuk bile değilim ama bu başka bir konu. bu açıdan arkadaşlarımın çoğu akademiye yönelirken benim iş hayatına girmem çevremdeki hayat dinamiklerinde farklı bir tercihti. yani iş hayatına girmek ne kadar farklı bir durum olabilir diyebilirsiniz, ben de diyorum ama bu sonucu değiştirmiyor. benim haricimde iş hayatına girenler de savunma sanayine bir süre hizmet edip, sonra ya avrupa'ya kaçan ya da tekrar akademiye yönelen insanlardı. dolayısıyla iş/okul hayatına dair kendi tecrübelerimin haricinde yakinen bildiğim, dinlediğim yaşantılar genelde hep doktora maceraları oldu. hepsinde de gözlemlediğim şuydu: hep akademi içinde kalan insanlarda bir naiflik oluyor. hatta bu naifliğin sevimli olduğunu bile söyleyebilirim. imkanı olan, o şevki ve azmi kendinde bulan insanlar akademi dışına çıkmasın zaten. notlarım elverseydi ben de hep okul içinde kalmak isterdim. iş hayatında, işin kendisi dışındaki konularda kazanılan her tecrübe yıpratıcı ve hayal kırıklığı yüklü oluyor. bunu yaşamaya gerek var mı diye soruyorum; bence yok. akademinin de kendine göre sorunları var, diye konuya başlayan her arkadaşımda gördüğüm, benim iş hayatında pek çok şeye yeğleyeceğim bilgiye dayalı rekabet, çok çalışan çinliler, çalışmayan deneyler, belirsiz geleceğin yarattığı stres. hepsine dediğim; beni geliştiren, potansiyelimin sınırlarını zorlayan ve delicesine rekabet eden akademik insanları, türkiye'de gördüğüm çalışma ortamlarına yeğleyeceğim oldu. sonra düşündüm, bana kaybettiren bir şey varsa o da bir türlü rekabet etmeyi başaramamam, daha doğrusu hiç o kafada biri olamamamdı. okul hayatımı bile bilginin paylaşıldığını, hatta bunun sevgi dolu bir ortamda yapıldığını görerek geçirdim. belki benim de içine girdiğim bu hayatta bocalamamın sebebi buydu. ben bu hayatı yavaş yavaş öğreniyorum. sanırım akademiyi içinde olmadığımdan daha olumlu görüyorum. zorluklarını kabul ediyorum. yine de ne zaman doktorasını yapan, okulda kalan, araştırma gruplarında çalışan bir arkadaşımla konuşsam, okul hayatına dair sevdiğim o naifliği, o bazı şeyleri hiç görmemiş/bilmemiş olma halini ne çok sevdiğimi düşünüyorum. ah o hal ne güzel. öyle ki saçlarını okşayasım, üzülme ne olur diyesim geliyor.