müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2018 Pazar

gözyaşı çetesi

bu hafta bir gruba takılıp kaldım, gözyaşı çetesi. varlığından birkaç ay öncesine kadar haberdar olmadığım bu grubun müziğini, bu hafta erişilebilir tüm mecralardan ilk kez (spotify ve youtube) dikkatle dinledim. güncel yerli müzik piyasasına hakim olmamam sebebiyle yanlış bir yorum yapmak istemem ancak duyduğum heyecanı gizleyemeyeceğim: ben bu gruba bayıldım. bir dinleyici olarak, yerli müzik camiası için en son buna benzer bir heyecanı on sene evvel duymuş olabilirim. detayına biraz sonra geleceğim. önce kısaca grubu tanıyalım. bunun için ben de ufak bir google araştırması yaptım. bilgileri paylaşmadan önce belirtmek isterim ki tanıdık isimleri görmek beni memnun etti. pınar balcı, umut arabacı, sinan tınar, anıl dağ, faruk kavi ve barış çakmakçı'dan oluşan ekip üyeleri, önceki işlerinden kulak aşinalığımızın olduğu isimler. bilmediklerimi ben de bu ufak araştırma sırasında öğrendim. geçmişte pek çok müzisyene/gruba eşlik etmişler. şimdi ise bir araya gelerek ortaya farklı tarzlardan beslenen bir müzik çıkartmışlar. müziği tanımlamak elbette doğru olmaz ama psychedelic mi desem, progressive mi desem, aynı zamanda kulağa tanıdık gelen melodiler de var desem, belki bir fikir verebilir.

liseye giderken replikas dinlediğim dönemler aklıma geldi. ya da kurban grubunun insanlar albümünün çıktığı dönem mesela. bu iki grubu dinlerken hissettiğim bir şey vardı. on beş yaş, nasıl desem, yoğun bir şekilde the smiths, pj harvey, radiohead, slowdive, blur falan dinliyorum. pink floyd'a hakim olduğumu düşünüyor ama çok sert sularda yüzemiyorum. metal müzik hiçbir zaman ilgimi çekmemişti mesela. led zeppelin dinliyor ama ötesini sert buluyordum. sonra bir yerden, birden bire insanlar albümü çıkıyor. o albüme vurulduğumu hatırlıyorum. ardından kulağıma replikas çalınıyor. geceler boyu geç saatlere kadar kulaklıkla replikas cd'lerini mavi sony discman'imde döndürdüm. bir daha da hiçbir  yerli grubu/albümü öyle sevemedim sanırım (bunların arasına bir de dünya yalan söylüyor'u koymalıyım). işte bu hafta gözyaşı çetesi'nin karar albümünü de benzer bir heyecanla ve ilgiyle dinledim. replikas'ı dinler gibi, insanlar albümünü büyük bir açlıkla sömürür gibi. barış çakmakçı'yı hem liseden hem de odtü'den bilirim. kurdukları milankundura grubunun akademik hayaller uğruna türk müzik tarihi karanlıklarına gömülmesi bence çok ama çok büyük bir kayıptır. her biri parlak müzisyen olan o çocukların artık müzik yapmıyor oluşları -yemin ederim- ara ara aklıma gelir ve hiçbiri arkadaşım olmamasına rağmen onlar adına üzülürüm (hani bir yerde herkes doktor oluyor; ama milletin yaptığı doktoranın bana ne faydası var, değil mi? oysa ki müzik... işte o başka). başta barış'ı, sonra diğer isimleri bu ekip içinde muazzam bir yaratıcılık ve deneysellik içinde görmekten ötürü bir dinleyici olarak memnuniyet duyuyorum.

bitirirken naçizane şu notu düşmek isterim: bu müzikten keyif almanın en yoğun şekli de kesinlikle bir konserde dinlemek olacaktır. albümdeki kişisel favorim olan karar parçasının performans kaydını aşağıya ekliyorum.

15 Kasım 2018 Perşembe

minik karalamalar #1: cat power'dan black


ah cat power, ah sevgili chan marshall. ben seni sevdim ama hiçbir zaman sadık bir dinleyicin olmadım. tüm albümlerini dinlediğimi ve bildiğimi de söyleyemem. bilemiyorum, özel bir sebebi yoktu. belki hiçbir zaman henüz chan'a sıra gelmedi, başka kadınlarla oldukça meşguldüm. wong kar-wai sevgim ise çok büyüktü. doğrusunu söylemek gerekirse sesini ilk duyduğum zaman my blueberry nights filmine denk geliyor. the greatest şarkısının güzelliği benim için bugün bile halen etkileyiciliğini koruyor. onca yıldan ve dinlemeden sonra bile. ama çok sevdiğim bir dostum var ki -p.- seni evvelden beri çok seviyor. o birisini seviyorsa o kişiyi benim de sevme ihtimalim yüksek. on beş yaşımızdan beri önce sinema, sonra müzik bilgisiyle bana rehberlik eden p., dostluğumuz yaklaşık yedi yıl önce uzak mesafe ilişkisine evrildiğinden beri bana hep şarkılar ve film isimleri yolluyor, önce manş denizi kıyısından şimdiyse adriyatik kıyısından. dur bir dakika, sen aslında cat power'ı anlatacaktın, nereden romantize edilmiş dostluklara geldin deme, romantizmin en sevdiğim şekli dostluklarla sarılmış olanı. ah bunu yenemedim. bu romantizmin yıllara yayılmış istikrarından, dostların birbirine yazdığı uzun mektuplardan ve yolladığı yılbaşı kartlarından aldığım tatmini başka hiçbir şeyden alamadım. o yüzden sevgili chan, iznin olursa bu güzellemeye biraz daha devam edeyim. inan akabinde yazıyı şarkıya çok güzel bağlayacağım.

p. bana  dedi ki black şarkısını dinle. bu şarkı, cat power'ın yıllar sonra yayınladığı albümü wanderer'daki favori şarkısıymış. dinlemeye başladım. bir kere dinledim, sözlerine dikkat etmeden, müziğin güzelliğine ve şarkının sakinliğine kendimi kaptırarak. sonra bir de sözlerine dikkat ederek ikinci kere dinlemeye başladım. bir- zamanlar-arkadaşı-olan-şimdi-ölü-bir-adamın koşarak merdivenleri çıktığını anlatan kısma geldiğimde gözümden yaşlar boşalmaya başladı. halbuki o gün beni üzen bir olay da olmamıştı ama sanki bir duruma sebep bulmaya çalışırmışım gibi şarkıya ağladım. utanmasam daha da ağlardım. bu ne güzel bir hikaye diye düşündüm. arkadaşından bahsettiği kısım ile başlayan ikinci yarının yoğunluğu tüylerimi diken diken etti. cat power'ın sesinin güzelliği, şarkıdaki ilk "black" telaffuzuna denk gelen kırkıncı saniye, kısa bir öykü okuyormuşum hissi ama aslında sadece dört dakikalık bir şarkı dinlemem beni benden aldı. belki başka arkadaşlarım da dinlemek ister diye yazmadan geçmek istemedim. bu hikaye güzel bir hikaye.

21 Ekim 2018 Pazar

mark kozelek: muhabbetimiz çok olsun

en son üç ay önce mark kozelek'in konser haberinde kalmıştım, kaldığım yerden devam ediyorum.  dün gece şehre mark kozelek uğradı. ne yazık ki artık eskisi kadar yazma enerjisi bulamıyorum ancak böyle deneyimler bende halen yazma isteği uyandırıyor. mark kozelek'in yaptığı bir şeye kayıtsız kalmam imkansız, sevemesem bile imkansız. dün gece ilk kez kendisini canlı dinledikten sonra şunu düşündüm: 90'larda ve hatta 2000'lerde bir mark kozelek konserinde bulunmak ile bugün bulunmak oldukça farklı deneyimler olmalı. zamanın kendisinden bağımsız olarak, bir adamın müzikteki -ya da performansındaki mi demeliyim?- dönüşümüne şahit olmak insanın kendisini sorgulamasına da sebep oluyor. o değişirken ben de değiştim. başka bir insan diyemem ama tıpkı onun gibi biraz daha keskin tepkiler veren birine dönüştüm. yaş almanın bununla bir ilgisi var mı acaba? muhtemelen olmalı. 

mark bey dün gece sahneye ilk çıktığı an, bunca yıldır zihnimde oluşan algısı bire bir olarak karşımda duruyordu. anında evet dedim, bu adam o çekindiğim ve belki de karşı karşıya gelsem korkacağım adam. asabi ve aksi bir üniversite hocasından nasıl korkarsam, öyle. ya beni terslerse, ya yanlış bir şey dersem. böyle başlayan konser, hiç tahmin edemeyeceğim kadar kahkahalı geçti. siyah takım elbisesi ile sahnede dikilme ve sahneyi elindeki mikrofon ile sağdan sola adımlayarak hikayelerini anlatma yaşına gelmiş. o ağırlıkta, o cüssede ve babalıkta. bu nasıl bir babalık bilmiyorum ama daha önce kendisini ve müziğini tanımlarken bir kere bile düşünmediğim/uygun bulmadığım bu kelimeyi dün geceden sonra kurabilirim: sevgisini göstermeyen asabi bir baba gibi dinleyenleri kucakladığını düşünüyorum.

mark kozelek yıllar içinde şarkı söylemeyi bilinçli olarak reddetti. artık söylemiyor, sadece anlatıyor.  hatta mırıldanıyor. en kısa hikayesi on dakikadan başlıyor. hiçbiri melodik değil. bunun adı nedir, ne denir; hiçbir fikrim yok. tek bildiğim, şu anda yaptığı müziğin bir benzerini daha önce dinlemediğim, dün geceki performansın bir benzerini daha önce izlemediğim. belki sonuncu en melodik albümü benji'ydi. sonrasında çıkanları takip ederken ben de yollarda kayboldum. bu sebeple eski şarkılarını çalmayacağını tahmin ediyordum ama geceden bu denli zevk alacağımı da ummuyordum. ben dün gece bir bir şeye tanık oldum. tiyatro desem değil, konser desem değil, bir seslendirme değil, ne bileyim, nakaratı bile olmayan, başı ve sonu olan tuhaf tuhaf hikayeler. yaş almış bir adamın şikayetleri, korkuları, kız arkadaşları, seyahat ettiği şehirler, sevdiği şarkıcılar (kurt vile, mark e. smith, elliott smith), izlediği filmler (midnight express), okuduğu kitaplar, yediği yemekler ve dahası. şiir değil, kesinlikle şiir estetiğine sahip olmayan ama tuhaf bir şekilde beni her defasında içine çeken bu hikayeleri dinlerken aklım hem oradaydı hem de bir çok yerde ve birçok şeyde. geçmişi düşündüm. üzülmedim, asla hüzünlenmedim. halbuki on beş sene önce mark beyler beni üzerdi. şimdi ise üzülmedim, nereden nereye geldim diye düşündüm. gerçekten de düşünce hızı ışık hızını geçiyormuş. düşüncelerinde yaptığın zaman yolculuğu yorucu olabiliyormuş. mark bey bol bol ohio dedi (carry me ohio değil elbette, artık o devir kapandı), inanmazsın, ben de ankara'yı düşündüm. özlem ile değil, hüzün ile de değil, geride kalmış bir gerçeklik olarak ve benimle birlikte o günleri yaşayan insanlar olmasa gerçekliğinden şüphe edeceğim bir uzaklık hissiyle ankara'yı andım. şehrim milyon ışık yılı uzaktaydı. içinde annem ve amcamdan başka artık kimse kalmamıştı. sevdiklerim çok çok uzaktı. mark bey sahnede ilacını alırken, yaşla birlikte gelen şeker, kolestrol, tansiyon ve daha nicesini düşündüm. o annesini anarken ben de kendi annemi andım. beni üzen, mark bey ile birlikte benim de yaş aldığım gerçeğiydi. artık ne kadar gençtim? sahneye harika bir özgüvenle çıkıp şarkıya eşlik eden onat kadar genç değildim mesela. ah böyle pırıl pırıl çocukları görünce bir şeyi tutkuyla istemenin ve bir şeye -müziğe?- tutkuyla bağlı olmanın güzelliğine hayran kalıyorum. hem de her defasında ilk kez hissediyormuşum gibi bir hayranlık. böyle tutkular hayata sıkıca sarılmak için güçlü sebepler. bir insandan öte, maddi bir nesneden öte. 

mark kozelek bana kendi tutkularımı ve diğer tüm bu şeyleri hatırlattı. hikayeleri, öfkesi, maskülenliği, nüktedanlığı, egosu ama en önemlisi şarkılı muhabbetiyle bana bir deneyim yaşattı. böyle günlerin sayılı olduğunu biliyorum ve buna tanık olduğum için mutluyum. dün gece olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu. bir tanecik fotoğraf çekme gereği bile duymadım. o an, o his o kadar doğruydu ki gönlümün  zenginleştiğini hissettim. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

konser beklemek

yeni sezon konserleri yavaş yavaş açıklanmaya başlarken ben de içimde ufaktan bir heyecan duymaya başladım. yaz bitsin ve ben tekrar konserlere gideyim, bana bekleyecek bir şey çıksın, takvimimi işaretleyim istedim. yaz mevsimi hiçbir zaman benim mevsimim olmadı. ömrüm boyunca yaz mevsimi bende hep depresif ruh halini tetikledi. o yüzden şu bunaltıcı sıcaklar geçsin, rüzgar essin ve yeni konser sezonu başlasın istiyorum.

heyecanla beklediğim iki konserden bahsetmeden önce ben hariç herkesin aradığını bulduğu nick cave konserini anmadan geçmek istemedim. on beş yaşındaki kendime ihanet olacağını bile bile, yaşadığım bu deneyimi benim için olduğundan daha fazlaymış gibi göstermek istemiyorum. bilemiyorum, ben mi hayattan zevk alamıyorum diye düşündüğüm oluyor; ama beni memnun eden şeyler olduğunu biliyorum. kalabalık ve saygısız insan toplulukları, telefonunun ekranıyla benim görüş alanımı kesen sosyal medya bağımlıları, sigarasını yüzüme üfleyen benciller ve daha fazlası sebebiyle bir konserden alabileceğim keyfi alamayacak raddeye geliyorum. o yüzden o akşamı "tıpkı bir ayin gibiydi" olarak tanımlamak yerine, büyük kalabalıklarla olmaktan hoşlanmadığımı bir kez daha yüzüme çarpan bir zaman dilimi olarak anıyorum. oysaki her şey çok çok çok güzel olabilirdi. yazık oldu güzelim konsere.

gelelim önümüzdeki etkinliklere. şimdiye kadar açıklanan isimlerden iki tanesinin gönlümde derin bir yeri var. ilki damien jurado, 11 eylül 2018, zorlu. son iki yıldır oldukça yoğun bir şekilde jurado'yu dinliyorum. bu süreçte oturduğum semtin sokaklarını, boylu boyunca uzanan deniz kenarını, hafta sonu sabahlarının erken saatlerindeki yürüyüşlerimi damien jurado'nun müziği süsledi. kısa sürede külliyatına hakim oldum. birçok amerikan şehrinin ismini öğrendim. müziği beni hep sakinleştirdi ve rahatlattı. oradan oraya seyahat eden ve hayatı yolda geçen bir adamın anlattığı hikayeleri dinledim. müziğin yanı sıra gönlünde aslen resim yatan ve resim yapan bu adamla resim sevgisinde de buluştuğum için memnun oldum. kısa süre önce uzun yıllar boyunca birlikte müzik yaptığı ve müziği bıraktığı sırada kendisini tekrar hayata döndüren adam olarak tanımladığı müzisyen richard swift'i kaybetti. en sevdiğim albümünde richard swift'in imzasının olması benim de içimi buruyor. toprağı bol olsun.

ikinci konser haberi ise mark kozelek'ten geldi. 20 ekim 2018, zorlu. mark kozelek ile kurduğum müzikal bağ çok daha eskilere dayanıyor, on altı-on yedi yaşlarıma. red house painters ile başlayan ve bugünlere uzanan müzik kariyerinde birçok albüm çıkardı, farklı insanlarla ortak çalışmalar yaptı ama bir şekilde hep belli bir tarzı devam ettirdi. mark kozelek her albümünde yeni bir şeyler deneyen ve farklı müzikal alanlara yönelen bir insan olmadı. hatta kısa aralıklarla albüm çıkarması eleştirildi. öyle ki bir dönem sadık bir dinleyicisi olarak ben de kendisini takip edemedim. ama yıllar boyunca bir şekilde beni hep müziğiyle yakaladı. müzisyenden ziyade bir hikaye anlatıcısı olarak gördüm kendisini. son yıllardaki piyasa dostu olmayan on dakikalık parçaları ve kelimeleri arka arkaya sıralayarak, şarkı söylemekten ziyade konuşan vokal tarzı eleştirildi. eleştirilen sadece müziği değil, asabiliği ve fevri çıkışları da oldu. kimi zaman white male privilege ile suçlandı, kimi zaman küfrü bastı, kadın gazetecilere oldukça mizonijstik söylemlerde bulundu. yaptıklarını hep haklı buldu, hiç özür dilemedi ve umursamamaya devam etti. bense sanat ile sanatçı arasında bir ayrım olmalı mı, sanatçının karakteri yapılan sanatı bağlar mı gibi sorularla baş başa kaldım. tüm bunları bilmeme rağmen, mark kozelek'i dinlemeye devam ettim. yaptığı müzik de beni yakalamaya devam etti. 

bir konserden aldığım keyfi, konsere gelen izleyici kitlesi katlederken, artık konser pratiklerimin de değiştiğini fark ediyorum. büyük ve görkemli etkinliklerdense, ufak ve mütevazı sahneler benim için daha unutulmaz oluyor. bu şekilde düşününce önümdeki bu iki konser için umutlu bir bekleyiş içine girmekten kendimi alamıyorum. her ikisi de türkiye'de ilk kez (sanırım?) konser verecek. bakalım nasıl olacak?

5 Nisan 2018 Perşembe

murakami ve ozawa'nın müzik üzerine sohbetleri


haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.

kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor. 

kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor.  başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.

kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.

kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

3 Mart 2018 Cumartesi

bir ihtimal damien

duygusal açıdan inişli çıkışlı bir haftanın ardından yine cumartesi günü geldi. en sevdiğim gün. varoluşsal sorgulamalar, iyi gitmeyen tez çalışmaları, arkadaşlarımla konuşmalarımızın dönüp dolaşıp geldiği ortak varoluşsal dertler, hayatın güzel olduğunu düşünmeme rağmen bu sistemde yaşamanın verdiği sonsuz anlamsızlık hissi derken yine bir hafta sonunu ettik. önümde bir şişe şarapla bilgisayar başındayım. bir yandan bilgisayarda çözümü devam eden tez çalışmalarına göz atıyor, bir yandan kendime spotify'dan şarkı üstüne şarkı, albüm üstüne albüm beğeniyorum. bu şarabı içersem depresif hissedeceğimi biliyorum ama içmeye devam ediyorum. bu aralar ev arkadaşım eve az uğruyor ve onun varlığını özlüyorum. görücü usulü başlayan arkadaşlığımızın derin bir dostluğa dönüşeceğini bizi tanıştıran ortak arkadaşım tahmin bile edemezdi. ben de edemezdim. hayat ne garip, sürprizlerle dolu. beni buralarda dağılmadan tutan kişinin çoğu zaman o olduğunu düşünüyorum.  

ama ya evlenip giderse diye düşünmeden edemiyorum ve bencil bir şekilde en azından ben tezimi bitiren dek yanımda kalmasını istiyorum. bunu dile getiremiyorum, getiremem de, utanırım, haddime değil. ama bu şehirden h.'nin gitmesinin ardından bir ayrılığı daha kaldıramam gibi geliyor. en azından şimdi değil. frances ha filmi gözümün önüne geliyor. hani orada arkadaşının evden ayrılıp, erkek arkadaşıyla bir eve çıkmasına bozulan, hatta sanki sevgilisine darılır gibi darılan frances'i hatırladın mı? işte onun gibi içerleme potansiyelimin olduğunu görüp, kendimden utanıyorum.  bunları düşündüğüm bu hafta, bir ayrılık haberi daha öğreniyorum. kardeşim gibi olan i.'nin avrupa'da e. şehrine gideceğini öğreniyorum. bu e. şehri de öyle bir yer ki ben hariç tüm yakın çevremin, tüm o doktoralı parlak mühendislerin akın ettiği şehir. oraya gitsem, istanbul'dan çok daha sosyal bir hayatım olabilir. istanbul'da konserlerin ve şehir dışından gelen insanların beni ziyareti arasına sıkıştırdığım sosyal hayatım, bir ankara ya da potansiyel bir yurt dışı hayatı değil. ankara ve odtü sıkça aklıma geliyor. 

dün işyerinde p.'nin sesli mesajını aldım. kulaklığımı taktım ve dinledim. gözlerim doldu. iyi gitmeyen deneylerinden, yıldığı çalışmalarından bahsediyordu. hadi şimdi size "dersi ekip, kızılay'a gidelim!" demeyi çok isterdim diyordu. hayat ne garip. ben de onun olduğu şehirde, olduğu ülkede bulunmayı çok isterdim mesela. öyle ki bir baktım, beş gün sonra orada damien jurado konseri varmış. hem de ona bir-iki saatlik mesafede. "gel gidelim!" demeyi çok isterdim. tıpkı slowdive konserine birlikte gittiğimiz gibi, damien jurado'ya da birlikte gidelim dedim. ama gidemem. aylardır damien jurado dinliyorum ve dinledikçe kendimle orta nokta bulmaya çalışıyorum. orta noktaya yaklaşıyorum gibi geliyor. kavga etmeden, kendimi yıpratmadan biraz nötrleniyorum. hiç bu kadar yoğun bir şekilde damien jurado dinlememiştim. röportajlarını okudum, youtube'da röportaj videolarını izledim. böyle şeyler yapmayı seviyorum. kimisi ses olsun diye televizyon açar, ben de yemek yerken ses olsun diye youtube videoları açıyorum. açık yüreklilikle depresyonundan bahsettiği on dakikalık bir videosuna denk geldim. anlatırken gözleri doluyor ve neredeyse ağlayacak gibi oluyor. benim de gözlerim doluyor. bunun üzerine konuşması hatta intihar denemesini anlatması beni çok etkiliyor. resim yapmayı müzik yapmaya tercih ettiğini ama resmin para getirmediğini söylediği yerde, resim sevgisinde buluştuğumuz için seviniyorum. bu müzikler hayatımı çekilir kılıyor. aynı dönemde yaşadığım ve müzikleriyle bağ kurabildiğim insanlar olması beni memnun ediyor. yaşasınlar ve ben onların yarattığı şeyleri gelecekte de dinlemeye devam edeyim istiyorum.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.

25 Şubat 2018 Pazar

martin ile zamanı yakalamak

yazmaya çalıştığım tezi bazen bırakasım geliyor. çalışmalarda çıkmaza girdiğim ve kendimi yalnız hissettiğim çok oluyor. danışman hocamın çok hakim olduğu bir alan olmaması, beni yönlendirebilecek iki kişinin buradan gitmesi ve internet üzerinden yaptığımız mailleşmelerin, konuşmaların benim açımdan yetersiz kalması beni biraz karamsarlığa sürüklüyor. şimdiye kadar bir şeyler yapmaya çalışan kendime, geçen seneki ya da bir önceki seneki çalışmaları azimle sürdüren kendime ayıp olmasın, o zamanki bana haksızlık etmiş olmayım diye bugün bırakmıyorum. ama öyle pamuk ipliğine bağlı bir motivasyonum var ki ileride seçebileceğim bir vazgeçişten korkuyorum. bundan sekiz ay önce gelen bir yurtdışı teklifini bu tez yüzünden geri çevirmiş olduğum için oldukça pişmanım. bu pişmanlığı bu hafta öyle derin ve öyle güçlü duydum ki eve geldiğim bir akşam umutsuz hissettim ve ağladım. o zaman bu kararı vermemin sebebi gerçekten tez miydi yoksa ailevi hastalıklar mıydı diye düşündüm. halen de cevabı bilemiyorum. gerçi bu saatten sonra bir önemi de yok. o zaman kalmayı seçtiğim için, şimdi bu tezi bitirmem gerektiğini düşünüyorum. bari bir işe yarasın diye. o zaman belki içim rahatlar diye. tüm bunların ağırlığını hissettiğim bir akşam, hemen müziğe sarıldım. gün içinde en mutlu hissettiğim zaman dilimleri kulaklığı kulağıma taktığım anlar oluyor. o akşam müzik açık uyudum. bir ilaçmışçasına müzikten medet umdum. akabinde 21 şubat'ta salon iksv sahnesinde yer alan martin kohlstedt'i dinlemeye gittim. sanki bir doktora gider gibi gittim o konsere. o umutlarla, iyi olmak ve iyi hissetmek umuduyla. o akşam tecrübe ettiğim konser, son zamanlarda kendimi en huzurlu hissettiğim zaman dilimiydi. alnımı demirlere yasladım ve sonsuz bir sakinlik içinde piyanoyu dinledim. bu minimalist alman tarzını devasa ve kütle gibi yapıların içinde dinlediğimi hayal ettim. hani mesela dedim, şöyle bir binada dinliyor olsam nasıl olurdu. sonra hemen olduğum yeri düşündüm. salon iksv de benim şu şehirde kendimi en rahat hissettiğim mekanlardan biriydi. bu benim için oldukça kıymetli bir şeydi. oraya giderken yaptığım kısa vapur yolculuğunun bile pek çok yolculukla karşılaştırdığımda bu şehirde yaşamaya dair bir güzelliği vardı. başka noktalarda bulamadığım, çok da aramadığım, zaten gönlümün de olmadığı yerlere/mekanlara/semtlere dair potansiyel güzellikler.

nils frahm'ın bir youtube videosu altına yazılan bir yorumu unutmuyorum, sadece iki kelime: berlin bleakness [berlin boşluğu/soğuğu]. 2000'li yılların modern minimalist piyano bestelerine, yapılan bu tanımlama öyle güzel yakışıyor ki. o büyük, brütal binalar gözümün önüne geliyor. benzerlerinin anadolu yakasında "kentsel dönüşüm" adı altında yükseldiğini görüyorum. her yer öylesine beton ve göz alabildiğine gri. ben bu griliği ankara'da bile görmedim. ama istanbul, ama kadıköy, anadolu yakası... koca, gri betonlarla çevrili hayatımda bu müzikler bana çıkış noktası oluyor. martin kohlstedt'i dinlerken ilgimi sadece o ana ve müzisyenin kendisine odaklayabiliyorum. zihnim başka yere gitmiyor, dikkatim bölünmüyor. tüm gece sürse tüm gece dinlerim. iki gece olsa iki gece üst üste giderim. bir doktordan medet umar gibi giderim hem de. beni iyi et ne olur derim.

aşağıda exa isimli parçasının bir performans videosu var. böyle şeyleri dinlerken zamanı yakalayabiliyormuşum gibi geliyor. bu aralar içimden dinlediğim müzikleri anlatmak geliyor. bunları yazabilecek vaktim olsa ve anlatsam ne iyi olurum.

2 Şubat 2018 Cuma

nils frahm'ın müziğini elbette ki kırılan cam sesine tercih ederim

bu hafta benim için oldukça tuhaf bir haftaydı. aksilikler üst üste geldi ve günler bitmek bilmedi. cuma akşamına sağ salim ulaştığım için mutluyum. ulaşamaya da bilirdim. haftanın başlangıcında bir kaza atlattım. evdeki mutfak dolapları üzerime düştü. nasıl kurtuldum, hiçbir fikrim yok. bana bir şey olmadı ama ya olsaydı diye düşününce kötü hissediyorum. üzerime çay ve yulaf paketleri düştü ama hemen yanıma mutfak dolabının içindeki tüm tabak çanak büyük bir gürültüyle devriliverdi. evde şu anda iki üç tabaktan ve iki üç bardaktan başka hiçbir şey kalmadı. her şey kırıldı. muhtemelen bu hafta sonu bir şeyler alacağız. ama bir yandan da ev arkadaşımla birbirimize sesli olarak dile getirmediğimiz bir düşüncemiz var. sanırım bir konuda hemfikiriz. evdeki her şeyin kendi kendini imha etmesi bize bir işaret mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. böyle batıl inançlarım yok ama ikimizin de ayrı ayrı acaba bu evde ve bu şehirde devam etmememiz mi gerek diye düşündüğümüz bir dönemde evin bize sürekli sorun çıkarması manidar. evet, zamanlaması oldukça manidar. artık bir şey almaya niyetlenirken almasak mı, bakalım bu sene sonunda burada mı olacağız, diyorduk. tam da bu dönem mutfak eşyalarımız sıfırlandı. 

etrafı temizlemek öyle uzun sürdü ki anlatamam. biz temizlediğimizi sandık ama sürekli bir yerlerden cam parçaları çıkıyor. umarım tamamen temizlemeyi başarmışızdır. bu temizliği yaparken boynumun ağrısı devam etmekteydi. halbuki doktor beni ciddi şekilde uyardı, bir sürü ilaç ve jel verdi. ben de bu halde kalktım, yere dağılan cam parçalarını temizledim. her akşam dinleneceğim diye geldim, bir türlü olmadı. tıpkı her akşam ders çalışacağım diye eve gelerek, çalışamamam gibi. bir akşam ustalar, iki akşam temizlik, bir akşam fizik tedavi doktoru randevusu derken cuma akşamını ettim bile. neyse, hafta sonu çalışmayı planlıyorum. umarım bir aksilik çıkmaz.

bütün bu fiziksel yorgunluğun ve iç sıkılmasının arasında bu hafta çok güzel bir albüm dinledim. nils frahm'ın ocak ayında çıkan all melody albümü. oldukça elektronik, deneysel ve melankolik. bu tarz müziği tanımlamak için birçok sıfat kullanılıyor. çoğu da mimariden çıkma kavramlar. bu şekilde düşününce nils frahm'ın yaptığı müzik benim için daha da anlam kazanıyor. röportajlarında ve albümle ilgili bilgilerde albümü kaydettiği mekanın (funkhaus-berlin) bu müziği şekillendiren birincil unsur olduğunu söylüyor. 1950'lerden kalma mekanda kendine bir stüdyo kurmuş ve neredeyse orada yatıp kalkmış. mekanın akustiğinden ve kayıt için elverişli bir ortam olmasından bahsederken, benim de aklıma kendi kişisel tarihimde kurduğum müzik ve mekan ilişkisi geliyor. teknik bir kulağım olmamasına rağmen bazı mekanlardaki ses farklılığını anlayabiliyorum. eskiden dikkat etmezdim ama şimdi müziğin dinleyiciye ulaşırken kat ettiği teknik yolculuğu da merak ediyorum. sanırım müziğin sanatsal kısmına aklım ermediği için, ben yine mühendisliğe en yakın bunu buldum. müzik, tüm sanat dallarından farklı bir soyutlukta. resim gibi ya da heykel gibi değil. kuş sesine erişmeye çalışmak demeyeyim fakat doğada seslerin bütününe ulaşmak mümkün değil gibi. doğru mu düşünüyorum, emin değilim. bana öyle geliyor. yani bir sesler bütününün doğada taklidi yok. matematiğin bile var ama bir müzik eserinin baştan sona yok. bilemiyorum, tam anlatamadım. nils frahm'ın bu albümü bana böyle kavramları düşündürdü. bohem sanat ortamlarının kalbi berlin'de olsaydım belki daha başka şeyler de düşünebilirdim. 

crack magazine albümle ilgili on iki dakikalık bir video çekmiş. nils frahm ile tam da albümün kaydedildiği mekanda bir röportaj yapmışlar. arada şehirden görüntüler. albümün en sevdiğim parçası olan sunson'a da video içerisinde yer vermişler. benim için şimdilik bir numara sunson, iki numara a place, üç numara harm hymn.
***
bu sabah kalktığımda bir-iki saniye için cumartesi sabahına uyandığımı düşündüm. sonra cuma olduğunu fark ettim ve büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. ardından bütün haftamın benzer bir kalp kırıklığı içinde geçtiğini hatırladım. yani tam olarak neden böyle hissediyorum, bilmiyorum. daha iyi hissetmek için çabalamalıyım. giden arkadaşımın, giderken bana hediye ettiği gömleğe gözüm ilişti. tez jürisinde giyersin diye aldım demişti. yani bazen kendim için değil ama bana inanan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyorum gibi geliyor. gömlek beni bekliyor. ben de çalıştığım saatlerde nils frahm'ın all melody albümündeki gibi müzikler dinliyorum. bence odaklanmaya  inanılmaz derecede yardımcı oluyor. akademideki arkadaşlarıma selam olsun.

11 Ocak 2018 Perşembe

cactus tree

joni mitchell'ın bir şarkısından bahsetmek istedim. müzik kariyerinin ilk albümünden, 1968 yılına ait bir şarkı, cactus tree. joni bu albümü çıkardığında henüz yirmi beş yaşında. hayallerini gerçekleştirmeyi, özgür olmayı ve uzaklara gitmeyi anlatırken, bu uğurda bazı sevgileri de feda etmekten bahsediyor. gençlik heyecanları, özlemler, yolun başındayken yaşanan sevgiler ama tümünün kendi hayallerine sadık kalma yolunda heba edilmesi. bunu bu şekilde yorumlamak doğru olur mu, bilmiyorum ama bir şekilde insanın kendi hayalleri uğruna bir şeylerden feragat ettiği doğru. insan ne zaman özgür olur, onu da bilmiyorum. gidebildiği kadar uzak bir yere gidince mi, istediği zaman aklına eseni yapacak tek başınalıktayken mi, kendisinden başkasının sorumluluğunu taşımadığında mı? endişelerden arınmadıktan sonra uzaklara gitmek de işe yaramıyor. insan kendisiyle barışamadıktan sonra kimsenin sevgisi iyileştirici olmuyor. belki annenin, belki ailenin sevgisi. sevgi dolu bir ailenin sarıp sarmalayıcı ama aynı zamanda sana kendin olma imkanı tanıyan sevgisinden başka aklıma dostluklar geliyor, o kadar. onun haricindeki her ilişki tabiatı gereği bencil oluyor. bu bencillikle başa çıkma yöntemi olarak seyahat eden ve özgür olmakla meşgul olan joni'ye kulak veriyorum. şarkıda geçen, "kalbinin kaktüs ağacı gibi dolu ve boş olması" ne güzel bir dize diye düşünüyorum. çok küçük yaştan itibaren kadınlığıyla barışık olarak yaşayabilmiş kadınlar bunu nasıl yapıyorlar; yaşım ilerledikçe onlara özeniyorum. ben iç huzurumu bulmaya çalışırken, bunun dengesini kurmayı öğrenirken, içinde bulundukları duygu halini ve içine sığabildikleri bedeni büyük bir gururla taşıyan insanlardan biri olmadığımı görüyorum. yıllar geçtikçe her şeyin daha huzurlu bir hal alacağını bilmek ve bundan emin olmak isterdim.

bu şarkı bana kadın olmakla ilgili şeyleri düşündürüyor. bir yandan içimde kendim olmak adına dinmeyen bir mücadele var: hiçbir şeyden taviz vermeyerek kendim olmak. bir yanda yorgunluk var, bir yanda yorulmadığım zamanlarda gördüğüm güzel şeyler. bu şarkının verdiği sakinlik beni dinlendiriyor. o sırada uzaklara özlemim artıyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

çünkü mısır mısırdır

bazen bugünde yaşarken, aslında bugünün içinde yaşamıyormuşum gibi geliyor. bugündeyim ama içinde bulunduğum zamandan uzağım. gerisinde ya da ilerisinde gibi değil, daha çok dışında gibi. okuduğum haberler beni bugüne sabitlerken, ben onlardan kaçarak başka bir zamana gitme isteği duyuyorum. van gogh'un mektuplarını bitirdim ve boşlukta hissediyorum. müthiş yaratıcı bir hayatın izini sürdükten sonra, kendi vasatlığımızda boğulduğumuz dünyaya geri dönmüşüm gibi geliyor. loving vincent filmini sinemada ikinci kez izledim. eğer bana iyi geleceğini düşünsem, üçüncü kere de izlerdim. bir filme karşı böyle hisler beslemem olağan değil. hele kısa aralıklarla üst üste izlediğim film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. ama loving vincent beni duygusal anlamda alt üst edecek denli etkiledi. başka insanların van gogh'a duyduğu büyük sevgi sonucu ortaya çıkan film, benim içimden taşan sevgiyi yönlendirebileceğim bir mecra oluverdi. insanlarla böyle noktalarda buluştuğumda memnun oluyorum. hem de hiç tanımadığım ve tanımayacağım insanlarla. tanık olduğum kötülüklerde, beni üzen haber metinlerinde ve zalimliklerin ülkesinde; böyle filmler, böyle iyi niyetler, güzel düşünceler pırıl pırıl parlıyor. vincent'ın altın kalbini hissediyorum. bir sanatçının yalnızlığında yaşamın özünü buluyorum. yalnızlığında ama dostlukla zenginleşen, yolun kenarında açan bir çiçekle güzelleşen, mavi bir gökyüzü ya da hardal sarısı bir ayçiçeği ile renklenen yalnız bir dünyada, içinde yaşadığım günden daha fazla anlam buluyorum. 
"sanat ne büyük zenginliklerle dolu; insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz."
1878 tarihli bir mektubunda böyle demiş. ben mektuplarının ardından, van gogh'u unutmayacağımı biliyorum. hayatın dikenlerini çıkardığı, bir kirpi gibi el acıttığı zamanlar oldukça fazla. tüm bunların arasında gördüğüm, görmeye çabaladığım güzelliklerde van gogh'un iyi niyetinden izler var. loving vincent filmini yapanlarla ortak bir sevgide buluştuğumun farkındayım. bu filmin müziklerini yapan clint mansell'in albümünü çevirip duruyorum. ilk parça, the night café, o kadar güzel ki hüzünlenerek dinlemekten kendimi alamıyorum.
"ileride daha iyi işler çıkarırsam, şimdi çalıştığımdan daha değişik çalışacak değilim kesinlikle. yani, elma aynı elma olacak, ama daha olgun... ta başından beri sürdürdüğüm görüşlerden vazgeçmeyeceğim. işte bu yüzden, kendi payıma diyorum ki: eğer şimdi değersizsem ileride de değersiz olacağım, ama ileride değerli olacaksam, şimdi de değerliyim. çünkü mısır mısırdır, her ne kadar kentliler ilk bakışta onu ot sansalar da."

10 Aralık 2017 Pazar

bir slowdive konseri


bu sene bitmeden anlatmak istediğim birkaç şey vardı; hepsi öylece kalakaldı. tembellik mi desem, isteksizlik mi, yoksa yazmaya başladığımda hepsinin anlamını yitirdiğini düşünmemden mi bilmiyorum ama yazamadım. bunlardan bir tanesi de slowdive konseri deneyimiydi. ekim ayının başında, amsterdam'da izlediğim bir slowdive konseri benim için çok anlamlıydı, yılı bitirirken yok saymak istemedim. mayıs ayında slowdive'ın yirmi iki senenin ardından çıkardığı albümü dinlerken annem hastanedeydi. ne olacağını bilmediğim tuhaf ve sıkıntılı bir dönemde, ben her hafta istanbul-ankara arasını katederken hep bu albümü dinledim. buraya not etmişim, slowdive'ı bu albüm turnesinde bir yerlerde yakalama hayalim vardı. oldukça üzgün ve depresif bir dönemde bana önümdeki günlere dair hayaller kurduran böyle şeylerdi. konserler, müzikler ve sevdiğim insanlardan ötesi yoktu. halen de bunlardan başka, bunlardan fazla bir şey istediğim söylenemez. 

şu hayatta ne işim var dediğim çok oluyor. ama illa ki kendime bir sebep bulmam gerekiyor. büyük amaçlarım, insanlığa yararlı olmak gibi ulvi hedeflerim yok. buna paralel olarak hayattan büyük beklentilerim de yok. gerçi büyük hedef nedir, onu da bilmiyorum. konserlerin peşinde koşmak benim için oldukça keyifli bir hedef mesela. sevdiğim insanlarla geçirdiğim kısıtlı zamanlar da öyle. amsterdam'da gerçekleşecek bir slowdive konseri haberini duyunca da hollanda'da yaşayan p. ile aylar öncesinden bu konserin planını yaptık. sadece bir hafta sonunu içeren buluşmamız, hem slowdive romantizmi hem de yetişkinlik hayatımızın bir özeti olan dar-zamanlara-sıkıştırılan-yoğun-duygusal-paylaşımlar üzerine oldu. slowdive'ın yıllar sonra gelen albümü benim için bu senenin en güzel albümlerinden biriydi. bu albümü dinleme deneyimi, elbette ki sadece bu albümü dinlemek demek değildi. tıpkı bir slowdive konseri deneyiminin sadece sevdiğim bir grubu dinlemek demek olmaması gibi. bu konser benim için neydi? ilkgençlik yılları, naif hisler, o zaman büyük gelen ama şimdi tebessüm ettiğim hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, yoğun duygularla örülmüş ilişkiler derken hissettiğim nostaljinin oldukça ağır geldiğini itiraf etmeliyim. bir slowdive konserinin çok güzel geçeceğinden benim hiç şüphem yoktu; ama beklediğimden de güzel geçti. yeni albümlerinin beklenen tüm şarkılarını çalmalarının haricinde, avrupa turnesi kapsamında her konserlerinde çalmadıklarını bildiğim  dagger benim için sürpriz oldu. kendimi hem tıpkı on beş yaşında gibi yoğun duygularla sarılı hissettim hem de yanımdaki dostumun varlığı ile oldukça şanslı. alison'da neil ile rachel'ın sahnenin iki ucundan birbirlerine doğru gelerek gitar çaldıklarını gördüm. souvlaki ile, 40 days ile, crazy for you ile kendi hayatımdan daha büyük bir hayat içerisinde kayboldum. hayran hayran dalıp gittim. konser bitiminde başkalarının da benzer sabitlikte, yerlerinde öylece durduklarını gördüm. insan böyle yoğun hisler ile her zaman sarmalanmıyor. hele toplu bir şekilde olması ise öyle nadir oluyor ki... gerçekten slowdive seven insanlarla bunu paylaşmak oldukça güzeldi. konser bitiminde hem bir tatmin hissi hem de büyük bir boşluk hissi duydum. bunun nedenini halen de anlayabilmiş değilim. bazı güzel deneyimlerden sonra böyle oluyor. belki ben abartıyorum, bilemiyorum ama slowdive'ın geçmişten gelişi bu sene beni en mutlu eden şeylerden biriydi. bu konseri p. ile birlikte izlemek ise ankara'da geçen gençliğime en güzel armağandı.

bu da şarkı listesi. yanımızdakiler kapınca biz de rica edip fotoğrafını çektik.

26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

19 Eylül 2017 Salı

midwest midwest

çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı, bunun cevabını bilmiyorum. ama şunu biliyorum ki amerika'ya gitmediğim halde, başta müzik olmak üzere filmler ve edebiyat vesilesiyle o koca kıta hakkında oldukça fikrim var. amerika derken de birleşik devletler, yoksa latin amerika niçin amerika değil kısmına girmiyorum. onu sosyal bilimciler ve galeano açıklasın. 

kimisi amerika'yı basketbol takımlarıyla tanır, ben de müzik gruplarıyla tanıyorum. gönlümdeki semtler gibi gönlümdeki şehirleri sıralayabilirim. araya bir de anadolu lisesi güzellemesi koyayım mı? hazır teog denilen sınav da kalkmışken, selam göndereyim sınavla girilen liselere. bölgeden bölgeye, amerika'dan ingiltere'ye değişen ingilizce'yi müziklerle pekiştirdiğim ergenlikte belli kimselerin ingilizcelerini daha rahat anladığımı fark etmiştim. bu bahsettiğim kimseler de midwest yöresiymiş, bunu da sonradan öğrenmiştim tabii. sonra üniversiteye gelince bu bölgeleri hocalarımızdan da çok dinledik. akademinin parlak çocuklarının doktoraya gittiği şehirlerdi. bizim zamanımızda da bir sürü zehir gibi çocuk oralara gitmeye devam etti. konudan konuya atlayacağım ama okul ile ilgili sevdiğim şeylerden biri de buydu. bir şeyi oldukça iyi öğrenmiş hocanın, kendi deneyimlerini sana aktarması da yeterince aydınlatıcıydı. bu usta-çırak ilişkisi güzeldi. gitmediğim ama akademik olarak da dinlediğim bu şehirler bir şekilde kafama yer etti. laboratuvarda geçen saatlere dair kafamda bir görüntü oluştu. bir de temiz, tane tane ingilizcesiyle konuşan adamlara dair bir görüntü. işte o sebeple craig finn'i duyunca hemen tanıdım. inan ki anladım nereli olduğunu. şu aşağıda kısa bir hikaye anlattığı şarkı var ya, işte o şarkı tam olarak kafamdaki amerika'dan bir fotoğraf. ne güzel bir kısa hikaye. hem de beş dakikaya sığdırılan derinlikli bir hikaye. 

youtube yorumu okumayı albüm yorumu okumaya tercih ettiğim zamanlar çok. bazen öyle güzel şeyler yazıyorlar ki tebessüm etmekten kendimi alamıyorum. hem de kısacık, tek bir cümle ediyorlar. biri de bu şarkıyla ilgili raymond carver benzetmesi yapmış. ağzına sağlık kardeş, haklısın, bu şarkı tam bir raymond carver amerikası olmuş.

14 Eylül 2017 Perşembe

sleep well beast üzerine karalamalar


2017 yılında ne kadar güzel albümler çıktı. bana bu kadarı da yeterdi ama bir de the national'ın yedinci albümü sleep well beast geliverdi. geldi ve henüz grizzly bear'ı sindirememişken bana ipotek koydu. albüm bitiyor, hem de öyle güzel bitiyor ki anlatamam, başa dönüyorum. the national'ın müziğini anlatmaya niyetlendiğimde kendi kişisel tarihime dalmadan edemiyorum. üniversite hayatım, özellikle başlangıç dönemi, ilkgençlik vb. bunların içinde bu adamların müziği var. henüz yetişkin olmadan yetişkinliğin bütün o ağırlığını hissettiğim dönemleri unutmam mümkün değil. the national ile tanıştığım boxer ile high violet albümleri arası dönem, kendimi bir hayli yaşlı hissettiğim bir dönemdi. benden büyük adamların aile, ilişkiler, yetişkinlik gibi konularda söylediklerini müzikal açlık ve ortaklık hissi ile takip ediyordum. o günden bugüne geldiğimde yıllar içinde bazı kimseleri artık dinlemez oldum. fakat the national hep kaldı. high violet'ın çıktığı dönem duyduğum heyecanı sayılı albüm için duymuşumdur. artık genel olarak hayatta pek az şey için heyecan duyuyorum. galiba büyüdüm. bu büyüme halinde beni köklerime döndürenlerden biri de the national oluverdi.

sleep well beast müzikal olarak diğer albümlerden farklı. değişik, deneysel, dijital, ham, yer yer cayır cayır, yer yer kid a mi yoksa in rainbows mu olduğuna karar veremediğim bir yöne doğru giden melodiler. bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. dessner kardeşler muazzam müzisyenler. the national harici çalışmaları ile de özel olduklarını görebiliyorduk ama nasıl diyeyim, bu sefer farklı bir yöne evrilmişler. bu albümü dinlemek bana oldukça keyif verdi. en gurur duyduğumuz albüm demişler. guardian'a bir röportaj vermişler ki en az albüm kadar güzel. yirmi yıllık bir müzik grubu olarak devam edebilmeyi evlilikle karşılaştırmışlar. matt berninger'in frontman karizması, şairane takılmaları, grup içi dinamikler... bütün bunlar ilgimi en az yaptıkları müzik kadar çekiyor. insanlar değişiyor, öncelikler değişiyor. yeni ilişkiler kuruluyor, sevgililer ortaya çıkıyor. bilemiyorum tabii ama aile ve çocuk derken işlerin daha da karıştığını söylüyorlar. tüm bunlara rağmen dostlukları yıllar boyu sürdürmek bana şu hayattaki sayılı kıymetli şeylerden biri geliyor. orada duran bir sabit gibi. bana kendimi hatırlatan. bana şu hayatta ne yapmak istediğimi, neyin benim için anlamlı olduğunu hatırlatan dostluklar çoğu zaman hayatla kurduğum en güçlü bağ oluyor. bu sebeple böyle dostluk hikayelerini dinlemeyi, bu dostluk ilişkilerinden ortaya çıkan eserlere kulak kabartmayı seviyorum. 

gönül ilişkilerinin kırılganlığında ve kararsızlığında, bir dostun yanı başı bana güven veriyor. kalabalık içindeki referans noktam bu tür bir ilişki oluyor. albümün kapanış şarkısında aklıma frances ha filmindeki şu monolog geliyor. bir partideyken, her ikisi de başka insanlarla sohbet ederken birbirini görüp gülümseyen iki insan hakkındaki kısım. insanlar uzun süreler boyunca gönül ilişkilerini nasıl yürütüyor, o emin olduğun an ne zaman geliyor, bunu bilmiyorum. yaşım ilerliyor ama ben ilerleyemiyorum. ilerlemem gerekiyor mu onu da bilmiyorum. insan elli yaşına yaklaşsa da, çocuk sahibi olsa da, uzun soluklu bir ilişkinin içinde yaşasa da o sorular peşini bırakmıyor galiba. insanın yaşı ilerledikçe hayatla ve kendi varlığıyla kavgasının bitmiş olacağını düşünürdüm. daha doğrusu öyle olacağını umardım. eskiden düşündüğümde yıllar  sonra daha huzurlu, ruh halinden memnun ve iç dengesini yakalamış bir insan olmayı dilerdim. halen de istediğim bu. tek fark, artık bu tip şeylerin çok da yaşla ilgisi olmadığını anlamam. bu albüm bana bunları düşündürttüğü için albümü depresif ya da karanlık bulmuyorum. tam tersi, hayatın içinde güzel anlar olduğunu kendime tekrarlıyorum. the national kafama hüzünle ve melankoliyle kodlanmış, yalan söyleyemem, ama buna rağmen dinlerken mutlu oluyorum. 

the national hissiyat olarak bildiğim gibi, eskiden nasılsa öyle. müzikal olarak çok daha güzel. gece saat birde yatağıma uzandım ve kulağımda kulaklıklarımla sözlere dikkat kesilerek albümü dinledim. onları dinlemek bir kavgadan sonra gelen sakinlik gibiydi, baş ağrısıyla uykuya dalarkenki yorgunluk gibi ya da bir bardak soğuk su içmenin verdiği his. partiyi dağıttıkları turtleneck ya da bir rönesans tablosundan çıkan sözleriyle dark side of the gymalbüme adını veren şarkıda matt berninger demiş ki; "ebeveynleri kaybediş, hissi kaybediş/ ne yapacağımı bilemiyorum/ henüz kendim bir evlatken çocuk sahibi oldum" sağlık sorunları, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, hastaneler... bütün bunlar son birkaç senede dostlarla birlikte başımızdan geçti. ailem yaşlanırken, ben tek çocuk olarak varlığımı sürdürürken sevdiklerimden, müzikten, resimden öte sığınacak bir şey bulamadım. siz delirmeden nasıl duruyorsunuz? ben bazen delirecek gibi oluyorum. insanın sabit bir yaşı yokmuş gibi geliyor. fiziksel olarak yapabileceklerimiz sınırlı ancak ruhen günden güne değişken yaşlara sahibiz. bazı günler kendimi çok yaşlı hissediyorum. bazı günler ise lisede. the national'ı dinlerken hep olduğumdan büyüğüm. yalnız artık şöyle bir fark var; sanki makasın aralığı daralıyor, ben onlara yetişiyorum. 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

painted ruins: zihnimde bir leke

şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.


bu hislerim hafta sonu grizzly bear'in yeni albümü painted ruins ile birleşiyor. ben mi  bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.

grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir yan iş halini aldı.

painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı  four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.

albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor. shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (neighbors), ismini koyamadığım şeyler...

bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler. 

ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

yine konserler

insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları, filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek çok şey bizim tercihimiz.

seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim. fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.

ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı. istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.

tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler. büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum. kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle değil.

her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum. burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim. bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü hislerimi kabullendim. 
tebrikler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

2 Temmuz 2017 Pazar

festival günlüğü

on dört günlük aradan sonra tekrar istanbul’dayım. öncesinde iki aya yayılan bir süreçte ankara’da geçen günler, hastane koşuşturmacaları, manevi olarak yıpratıcı bir süreç derken kendimi oldukça yorgun, hayattan bezmiş hissediyordum. neredeyse sekiz-dokuz ay öncesinden alınan bir festival bileti benim kurtarıcım oldu. araba için benzin neyse müzik de benim için aynı görevi görüyor. devam etmem için yakıt yerine geçiyor. bir de bu vesileyle eski dostumla görüşmek var tabii. artık hollanda’da yaşayan p. ile mezuniyetten beri üst üste birkaç gün geçirme fırsatımız olmamıştı. birlikte bir müzik festivaline gitmek, orada çadırda kalmak derken birbirimizin hayatını yakalama fırsatımız olacaktı.

hollanda’nın tilburg şehrine, best kept secret müzik festivaline gitmek üzere yola çıktım. bu festivale daha önce de gitmiştim ve memnun kalmıştım. öncesindeki iki günü den haag şehrini gezmeye ayırdık. dostumla orada buluştuğumda, bu şehir zaten benim için dünya üzerindeki en güzel şehirdi. öncesindeki aylarda hiç üzülmemiş gibi, hayatımın en güzel zaman dilimi o birkaç günmüş gibi özenle ve mutlulukla geçen günler bana tekrardan yaşama sevinci verdi. den haag, bizim lahey olarak bildiğimiz, deniz kenarına kurulu, yabancı nüfusu oldukça yüksek ve derli toplu küçük bir şehir. her yer ressam mondrian'ın izlerini taşıyor. 

çadır ortamı
festival müzik açlığımı giderdi. hayatımda ilk kez arcade fire’ı canlı izledim. gruba olan sevgim katlanarak arttı. birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların müzik çevresinde toplanmasının dini ritüelleri andıran bir yanı var. herhangi bir topluluğa ait olmaya en çok yaklaştığım an da bu anlar oluyor. arcade fire’ın yeni çıkacak albümlerinden yayınlanan ilk iki parça beni inanılmaz heyecanlandırdı. bowievari bir edayla, belli bir tema etrafında şekillenen kostümler, klipler beklentimi arttırdı. arcade fire beni hiç yanıltmadı, her çıkan albümle heyecanlandırmaya ve içine çekmeye devam etti. bu sefer de öyle olacağına inanıyorum. sonra ikinci defa radiohead’i canlı izledim. artık emin oldum ki benim için radiohead bir festival grubu değil. muhtemelen görece daha az kalabalık bir ortamda dinlemek ve izlemek daha keyiflidir. bunun bir sebebi de prensip olarak konserlerinde sahne görüntülerinin ekrana yansıtılmasını istemeyen grup üyeleri. hal böyle olunca takip etmek oldukça zor oluyor. fakat en az radiohead gibi bir grubu canlı dinlemek kadar heyecan verici başka bir şey daha var: daha önce hiç bilmediğim, adını bile duymadığım gruplarla ilk kez sahnede karşılaşmak. hele bir de seversem, hayranlıkla ve ilgiyle onları orada kırk dakika-bir saat dinlemek. benim için bu senenin keşifleri kikagaku moyo ve circa waves'di. biri japon psychedelic müziği, diğeri ise arctic monkeys'in ilk zamanlarını andıran liverpoollu bir grup. 

kikagaku moyo
ismini hep duyduğum ama ilk kez dinleyebildiğim chris cohen’i de defterime not ettim. deerhoof’tan bilinen ancak şimdi solo olarak kariyerine devam eden chris cohen’in tanıdık bir havası var. çok amerikan ve oldukça güzel. bir lise sevdası olarak arab strap’i de dinleme fırsatım oldu. aidan moffat halen cool ve karizmatik. tok sesiyle koca sahneyi dolduracak kapasitede. bir de şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli metronomy var. hafif bir 80’ler esintisi ve kaliteli pop ile kalabalıkları coşturma becerisi olan metronomy, canlı performanslarını imkan oldukça izlemek isteyeceğim bir grup. bunun haricinde agnes obel ve üç kadından oluşan ekibine rast geldim. agnes obel’in son albümü oldukça güzel, müzikal açıdan deneysel ve cam teması üzerine kuruluydu. sanırım festival atmosferinden olsa gerek, bu tarz müziği böyle bir ortamda dinlemektense salon iksv gibi bir ortamı yeğlerim. 

chris cohen
kafamda belli bir amerikan müziği var ve real estate bunu çok güzel temsil ediyor. biraz aklı havada ama derslerine de çalışmayı ihmal etmeyen öğrenci müziği gibi olan bu havayı seviyorum ve real estate de bana beklediğimi verdi. esas adam martin courtney daha önceden ducktails ile birlikteydi. şimdi böyle de gayet güzel devam ediyormuş, görmüş olduk. hayalkırıklığına uğradığım floating points, evde dinlerken son derece caz tınılarına sahipken, sahnedeki solo performansı benim için bir dans müziğinden ibaretti. sonuç olarak güzel bir festival deneyimi geçirmiş olmaktan memnunum. benim için en öne çıkan deneyim arcade fire olmakla birlikte; festival ruhunun verdiği gençliği, müziğin verdiği fiziksel yorgunluğu her şeye yeğlerim. daha büyük festivallerdense bu tarz ufak olanları tercih etmeye devam edeceğim. şimdi önümüzdeki sonbahar için bir slowdive konseri biletine sahibim ve bu demek oluyor ki ölmemek için en azından bir sebebim var.