19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

Hiç yorum yok: