28 Eylül 2009 Pazartesi

saçlar


Bana bir şey söyle. Öyle bir şey olsun ki bir bütünün parçaları olsun. Tek başına bir şeyde çıkarsa kötü, diğer kardeşlerle bir araya gelirse dünyanın en güzel şeylerinden biri olsun. Benim aklıma bir tane geldi: saç. Düşündüm; bir adetken insanın midesini bulandıran, topluluk halindeyken ise insanın içini hoş eden ikinci bir şey daha gelmedi aklıma. Eğer senin gelirse söyle, merak ederim. Saç ne güzel bir şey değil mi? Çeşit çeşit. Şimdi çeşitlerini sayarak bildiğin şeyleri sana anlatacak değilim. Ben kafamdakileri anlatmak isterim. Böylece saça dair zihnimde uçuşan cümlecikleri hizaya sokabilirim. Böylece biraz rahatlarım, düzeni seven mizacım rahatlar. Temiz saçlara meylimin ise düzenle alakası yoktur. Çünkü kimi zaman saçımı taramaya üşendiğim günler olur. Artık daha az üşeniyorum çünkü ayıp olduğuna dair duyumlar aldım. Ama temiz olduktan sonra ne önemi var değil mi, aramızda bir tarağın lafı mı olur? Mesela bazı filmlerde kadın karakterin arkasından rüzgar eser, saçları önüne düşer. Saçlarının uzunluğu mühim değildir, rüzgar esince yüzünü örtecek uzunlukta olması kâfidir. Öyle sahneleri pek severim. Bence o sahneyi çeken yönetmen tam da o sahnede o kadına aşık olmuştur. O sahnede kim aşık olmaz ki? Hangimiz olmadık ki? Rüzgar ayrı bir hava katar tam o an kadının saçlarına. Adeta ağaç dalları gibi olur. Yapraklar gibi olur. Ormanlar gibi olur. Ağaçları çok severim, saçları ağaçlara benzetirim. İnsanın kafası da doğal yaşam gibi olmalı. Hem içi hem dışı doğayla uyumlu olmalı. Bazıları saçının şekil almadığından, kabardığından yakınır. Oysaki onun doğal yaşamı o demek ki. Bir bilse o haliyle ne kadar güzel. Bir bilse başka hiçbir şey yapmasına gerek yok. Mesela Ayşe bilmiyor. Ayşe benim Ayşe ismindeki ilk ve tek arkadaşım. Tanışalı bir sene oluyor. Ayşe ismi kulağımagüzel geliyor, eskiden de gelirdi ama bu isimle sesleneceğim birini hiç tanımamıştım ki. Şimdiyse Ayşe deyince aklıma gelen biri var. Ne güzel. Üstelik saçlarıyla birlikte. Hem o benim için sadece ismiyle değil, saçlarıyla da tek. Hayatımda arkadaş olduğum ilk ve tek turuncu saçlı insan. Bütün boyalardan, bütün portakal/mandalina/havuç turuncularından daha güzel turuncu saçları var. Derse geç kaldığı günlerde kabarık saçlarıyla geliyor. Sonra da hep söyleniyor, şikayet ediyor. Ben diyorum ki saçların asıl böyle güzel. Bana inanmıyor, vallahi billahi daha güzel diyorum, öyle mi diyor. Valla öyle diyorum, inanıyor. Hep böyle yap diyorum, çınk diyor. Demek ki tam inandıramıyorum. Sonra başka bir arkadaşım var, benimle beraber sınırsız çay içme potansiyeline sahipti. Lisede birlikte çay içerdik. O başka bir şehre gidince çaylarımın tadı azaldı, sohbetler acılaştı. Saçını radikal ölçülerde kestirdiğini hiç görmedim. Öyleki lisenin ilk günü hangi boydaysa lisenin son günü de aynı boydaydı. Senin bu istikrarın beni sıkıyor derdim ona, çınk derdi, kestirmeyeceğim. O zaman hep kızardım ona. Bari modelini değiştir ne bileyim; katlı kestir, şöyle yap böyle yap. Çınk derdi, ikna edemezdim. Saç renklerimiz benzerdi ve bana derdi ki bak sen de uzat, benimki gibi olur. İlginç örgü modellerini benim üzerimde deneyen başka bir arkadaşım da onu desteklerdi, evet bak uzatırsan aynı onunki gibi olur. Şimdi bakıyorum da, evet aynı onunki gibi olmuş. Bu benzerlik hoşuma gidiyor. Canım arkadaşım. Sonracığıma başka bir arkadaşım daha var. Saçları hep numaralı. Yani numaralı dediysem üç, dört, beş numara diye modeller var ya, onlardan. Ben bilmediğim için numarasını kestiremiyorum, erkek olsam bilirdim. Saçları bildim bileli hep aynı kısalıkta ama ona yakışıyor. Evet, saçları rüzgarda deli taylar gibi koşmuyor ama ona çok yakışıyor. Ben eğer yönetmen olsaydım, arkadaşımı yukarıda bahsettiğim saçları-rüzgarda-dalgalanan-kadının yanına koyardım, güzel olurdu. Kadın küfrederdi belki, saçlarım bozuldu derdi ama ben derdim ki böyle daha güzel. Arabada giderken camı aç, bak o zaman daha da güzel oluyor diye eklerdim. Ama sinüzitin varsa dikkat et diye de tembihlerdim. Misal benim var. Nasıl bir ağrı olduğunu sana anlatamam. Saçını hep kurutman gerek. Ne zaman kurutmaya üşensem ve azıcık beklesem şakaklarımda balonlar şişiyor sanki, vücudumun ağırlık merkezi yukarı doğru kayıyor adeta. İşte bu yüzden saçımızı hep kurutmalıyız. Yaz-kış fark etmez. Mevsimsel bütünlüğe saygı duymalı, her işin başı sağlıktır lafını ciddiye almalıyız. Sonra bir de saç kurutma makinelerini sevmelisin ve onlara gözün gibi bakmalısın. Ben kendisinin ne denli kıymetli olduğunu yakın bir zamanda idrak ettim. Elimde motoru bozulmuş bir makineyle kalakalınca sinüzit ağrılarım beni şöyle bir yokladı. Günler sonra 1600 wattan 2000 watt’a terfi edince teknolojinin önemini bir kez daha anladım. Teknolojiyi, efendime söyleyeyim hızlı dönen motorları, eskisine göre daha çok hava üfleyip, saçı daha çabuk kurutan aletleri takdir ettim. Bunun saça zararlı olabileceğini de düşündüm ama elimden başka bir çözüm yolu gelmedi, napalım artık dedim. Sonra bir de şampuanlar var anlatmak istediğim. Çeşit çeşit. Şimdi çeşitlerini sayarak bildiğin şeyleri sana anlatacak değilim. Ben kafamdakileri anlatmak isterim. Aslında şampuanlar öyle zararlı öyle zararlı ki kullandığın en zararlı şeyler listesinde üst sıralara oynar. İçinde neler neler var anlatmak istemem. Eğer yapabilirsem uzun vadede şampuanı bırakıp, başka şeylere dönmek isterim. Tabii eğer yapabilirsem. En iyisini ninelerimiz ve dedelerimiz yapıyormuş aslında; doğal sabunlar, yeşil sabunlar, ev yapımı sabunlar kullanarak. Peki biz ne yapıyoruz? Saçımıza iyilikten çok kötülük ediyoruz. Şampuan dedim aklıma bir şey geldi. Geçmişte şöyle bir şey olmuştu; bir keresinde birinin saçları öyle güzel öyle güzel kokuyordu ki şampuanını sordum. Verdiği cevap "a" olsun. Ben de dedim ki: benimki de "b". Sonra eve geldim bir baktım, meğersem benim şampuanım da "a" imiş. Ben "b" isimli şampuanı bırakalı iki-üç sene oluyormuş. Ama ben o an bunu hatırlayamayacak kadar aptal olmuşum. Çünkü o saçlarını açtığında karşımda güzel ormanlar gibi bir çocuk duruyormuş. Saçları benim o zamanki saçlarımdan uzunmuş, benim hiç o kadar uzun saçlarım olmamış. Saçları dalga dalgaymış, ne de güzel bukleler. Oysa benimkiler sıkıcı şekilde düzmüş. Saçlarının güzelliğinden bahsetmiştim ona, halbuki alışıktı bu tip övgülere. O da benim saçlarıma güzel şeyler söylesin istemiştim, onun yerine başka şeylerden bahsetmişti. Bana kendime dair sevmediğim bir şeyi sevdirmişti, bu da çok mühim bir şeydir biliyor musun? Biri sayesinde insanın kendine dair bir şeyi sevip, kabullenmesi. Mesela ben de Ayşe’ye kabarık saçlarını sevdirmeye çalışıyorum ama olmuyor. Hep çınk diyor. Eğer saçları güzel kokan çocuk da benim saçlarıma methiyeler düzseydi, o zaman anlardım ki benim saçlarım da ona göğe uzanan ağaçlar gibi, güzel ormanlar gibi geliyor. Sonra bir gün Ayşe beni dinliyor, amfide sunum yapacağı gün okula saçları kabarık olarak geliyor; beni dinlediği için seviniyorum. Sonracığıma yakın bir arkadaşım bana yakın zamanda bir fular hediye etti. Geçen kış ona demişim ki boynundaki ne güzel. Hiç hatırlamıyorum. Aynısından bulamadım ama sana bunu aldım dedi. Çok şaşırdım. Gözlerim doldu. Nasıl hatırladın dedim. Güldü. Sanırım fil hafızası diye buna diyorlar. Demek ki benim arkadaşım fil hafızasına sahip bir kız. Hemen açtım paketi. Rengi ne kadar güzel dedim. Ne kadar güzel bir renk bu böyle. Saçına uyar diye düşündüm dedi. İçim bir tuhaf oldu. Demek ki bu fuları alırken benim saçlarımı düşünmüş. Böyle özene bezene almış. Düşüne düşüne seçmiş. Canım arkadaşım. Hele bir havalar soğusun, hep takacağım fuları boynuma.

9 Eylül 2009 Çarşamba

patchwork


Hayatta dönem dönem bazı hisler baskın oluyor, ya da bazı haller. Örneğin bazen hayata karşı daimi bir öfke beliriyor içinde, boşaltacak yer arıyorsun. Bazen de acayip bir kayıtsızlık hali baş gösteriyor, kolunu kaldırmak dahi istemiyorsun. Bazen kendini mutlu hissediyorsun ve eğer bunu fark edebildiysen sonsuza kadar o anı muhafaza etmek istiyorsun. Bazen kendini sürekli gelecek zamanda yaşarken buluyorsun, bir şeyleri planlama ya da erteleme hali içinde. Bense sürekli bir çember çizdiğim hissine kapılıyorum. Ardı arkası kesilmeyen noktalardan oluşmuş, muazzam bir süreklilik hali içindeki bir çember.
Hayatta bazen de bir şeyleri isteme hali içinde oluyorsun. Bir şeyi istiyorsun. Yatıyorsun, kalkıyorsun, mevsimler geçiyor ama o istek hiç geçmiyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, mevsimler geçiyor ve ben süreklilik halini istiyorum. Aslında istiyor muyum, özlüyor muyum bilmiyorum. Hangi sözcüğün doğru olabileceğini, içimdeki ya da kafamdaki şeyi daha iyi ifade edebileceğini bilmiyorum. Sonuçta insanın bir şeyi özlemesi için onu daha önceden bilmesi gerekir değil mi? Yani özlemek tanıdık şeylere dair olan bir histir öyle değil mi? Kafamın içindeki süreklilik halinin bildiğim bir şey mi, yoksa bilmediğim bir şey mi olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle hangi yüklemle tarif edebileceğime dair bir fikrim de yok. Böyle deyince büyük bir çelişki beliriyor önümde. Yukarıda muntazam bir çember çizdiğimi söylüyorum ama bir yandan da süreklilik isteğinin peşinde gidiyorum diyorum. Olacak iş mi? Ama benim çemberimdeki süreklilik haliyle, hayalimdeki süreklilik hali farklı şeyler sanırım. Sanırım diyorum çünkü emin değilim. Bu nedenle tam bu noktada şunu demek isterim: süreklilik halinin de çeşitleri olduğunu bilmezdim. Biri sorsa gülerdim büyük ihtimal. Hislerimizi ve hallerimizi daha kaç tane alt gruba ayırabiliriz acaba diye kızar, insanın kendini bu kadar incelemesinin o kadar da iyi bir şey olmadığını söylerdim. Bir keresinde benden büyük biri bana ne hissettiğimi sormuştu. Ben de bugün hatırlamadığım bir cevap vermiştim. Hayır, ne düşündüğünü değil; ne hissettiğini soruyorum sana demişti. Afallamıştım çünkü hayatımın o anına dek hislerim ile düşüncelerimin ayrı şeyler olduğunun bu denli keskin bir biçimde farkına varmamıştım. Hisler ile düşünceler sanki iç içe geçmiş legolar gibi gelirdi. Yok aslında gelmezdi. Gelmezdi çünkü o ana dek insanın hisleri ile düşüncelerinin karışabileceğini hiç düşünmemiştim. Meğersem benim his sandığım şey düşünceymiş. Bak sen. Bunun üstüne hiç kafa yormamıştım. "Mantık ile duygu" isimli laf salatasından bahsetmiyorum. Ya da "ben mantığımla hareket ederim/ben duygularımla hareket ederim" diyen iki salak karakterin boktan hikayeleri de değil anlatmak istediğim. Benim kafamı karıştıran, bana ne hissettiğimi soran birine ne düşündüğümü anlatmam. Demek ki zaman zaman bunun ayırdına varamıyormuşum. Acaba bu süreklilik "şey"i de bir his mi, yoksa bir düşünce mi? Hissettiğim bir şey mi, yoksa zihnimde tasarladığım bir şey mi, hiç bilmiyorum. Bir çember çiziyorum –çok muntazam olduğunu söylemiştim değil mi- ve dönüp dolaşıp geldiğim noktada hep aynı şeyler karşıma çıkıyor. Monotonluk gibi bir şey değil ama. Daha çok şuna benziyor: yaptığın bir işlemin milyon farkı yolla sağlamasını yapman ve her seferinde sonucun hep aynı çıkması ve nihayetinde bulduğun sonuçtan emin olman. Bense milyon değil fakat birkaç farklı yolla denedim, sonuç hep aynı çıktı ama doğruluğundan emin değilim. Belki otuz sene sonra doğruyu mu, yanlışı mı bulduğumu bilebilirim. Bu yaşımda bilecek değilim, aklım ermiyor öyle şeylere. Hep aynı yolu izlediğim söylenemez ama vardığım noktada hissettiğim şeyler hep aynı. Duraklar değişiyor ama varış yeri beni şaşırtmıyor. Bazen kendimi ben şaşırtıyorum. Düşününce utanıyorum ya da gülüyorum. Sonra diyorum ki yaptığım her şey bana ait, dediğim her söz benim. Korkup kaçmalarım korkak olduğumu gösterir, bir şeyi bozmamak için üstüne korkuyla eğilmem bazı yörelerde iyi bir çiftçi olabileceğimi gösterirken, bazı yörelerde paranoyak olabileceğimi gösterir. Bazen her şey düzdür, kış mevsimini sevmem demem kış mevsimini sevmem demektir ama bir şarkıyı sevmemem aslında onu seven birini sevmememden ileri gelebilir. Çemberleri sevmem; daireleri, halkaları sevmem. Bence en güzel geometrik şekil üçgendir. Zaten üçgen evrim basamağının tabanında yer alır. Tepesinde neyin bulunduğunu bilmiyorum, onu da Öklit’in torunlarına bırakalım artık. İnip çıkan grafikleri sevmediğim gibi inip çıkan insanlık hallerini de sevmiyorum. İstikrar çok saygı duyduğum bir şey. (Ney? Hal mi, kavram mı, olgu mu acaba?) Bir şeyleri gün ve an olarak hatırlamak istemiyorum. Dönem olarak hatırlamayı yeğlerim. Mesela: Ne de güzel bir yazdı. Ya da ne bileyim, ne de güzel bir yıldı. Ne de güzel eğlenirdik, ne de güzel bisiklete binerdin. Ne de güzel yüzerdin, bir açılırdın bir açılırdın ki sahilden göremezdik. Şimdi bir de bunun tersini düşünelim, sürekli değil de kesik kesik olan şeyleri. Tıpkı "Ne kadar güzel bir gündü" demek gibi olan şeylerden bahsedelim. Bunun anlamı "Öyle güzel bir gündü ki bir ikincisi daha olmadı" demek gibi sanki. Altında böyle bir mananın ağırlığını taşıyor bir bakıma. Ya da ne bileyim, ne güzel demiştin/ ne güzel yapmıştın/ ne güzel gülmüştün gibi cümleler (bu sonuncusunu ben değil, Pinhani bir şarkısında diyor). Bütün bu cümleler eksik bir his taşımıyor mu? Kesikli çizgilerden ibaret, nihayete erememiş anlar. Aslında ermiş ermesine de süreç olamamış, dönem olamamış, bir süreliğine üstümüze giydiğimiz bir hal olamamış bir türlü. Yarım yamalak şeyler. Üst üste koyunca bir "şey" yığınına benziyor ama birbirinden alakasız onlarca parça. Küçük küçük şeyler. Bir araya gelince bir şeye benzemiyor, anca "yığın"a benziyor. Patchwork gibi. Türkçesine de "kırkyama" demişler. Güzel demişler. Yamalı şeyden kime ne hayır gelir. Soru işareti bile koymuyorum bu cümlenin sonuna çünkü gelmez, biliyorum. Görüyorum ki her şeyi olduğu gibi bırakmakta fayda var. Karman çorman etmeye lüzum yok. Ben beynimin çekmecelerini daha kolay toplarım diye patchwork parçalarımın hepsini bir göze koyayım demiştim. Daha kolay olur bulması ve saklaması diye düşünmüştüm. Ama öyle olmuyormuş onu anladım. Bok gibi oluyormuş. Süreklilikten uzak kesikli şeyler bir araya getirilince bir şeye benzemiyormuş. Bırakayım da dağınık kalsın bari dedim. Bıraktım, öylece dağınık kaldı. Hepsi küçüktü, numunelikti. Neyini toplayacaktım ki?

-Bunlar nadide parçalarımız hanımefendi, özel üretim. Kişiye has.
-...
-Serilerimizin bir ikincisi daha yok. Her takımdan bir tane var elimizde.
-Aa şurada güzel bir şey var!
-Onun serisi bozuldu hanımefendi. Diğer parçalar satıldı. Tek kaldı. O yüzden zararına satıyoruz onu valla. Maliyetinin bile altında yeminlen.