9 Eylül 2009 Çarşamba

patchwork


Hayatta dönem dönem bazı hisler baskın oluyor, ya da bazı haller. Örneğin bazen hayata karşı daimi bir öfke beliriyor içinde, boşaltacak yer arıyorsun. Bazen de acayip bir kayıtsızlık hali baş gösteriyor, kolunu kaldırmak dahi istemiyorsun. Bazen kendini mutlu hissediyorsun ve eğer bunu fark edebildiysen sonsuza kadar o anı muhafaza etmek istiyorsun. Bazen kendini sürekli gelecek zamanda yaşarken buluyorsun, bir şeyleri planlama ya da erteleme hali içinde. Bense sürekli bir çember çizdiğim hissine kapılıyorum. Ardı arkası kesilmeyen noktalardan oluşmuş, muazzam bir süreklilik hali içindeki bir çember.
Hayatta bazen de bir şeyleri isteme hali içinde oluyorsun. Bir şeyi istiyorsun. Yatıyorsun, kalkıyorsun, mevsimler geçiyor ama o istek hiç geçmiyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, mevsimler geçiyor ve ben süreklilik halini istiyorum. Aslında istiyor muyum, özlüyor muyum bilmiyorum. Hangi sözcüğün doğru olabileceğini, içimdeki ya da kafamdaki şeyi daha iyi ifade edebileceğini bilmiyorum. Sonuçta insanın bir şeyi özlemesi için onu daha önceden bilmesi gerekir değil mi? Yani özlemek tanıdık şeylere dair olan bir histir öyle değil mi? Kafamın içindeki süreklilik halinin bildiğim bir şey mi, yoksa bilmediğim bir şey mi olduğunu bilmiyorum. Bu nedenle hangi yüklemle tarif edebileceğime dair bir fikrim de yok. Böyle deyince büyük bir çelişki beliriyor önümde. Yukarıda muntazam bir çember çizdiğimi söylüyorum ama bir yandan da süreklilik isteğinin peşinde gidiyorum diyorum. Olacak iş mi? Ama benim çemberimdeki süreklilik haliyle, hayalimdeki süreklilik hali farklı şeyler sanırım. Sanırım diyorum çünkü emin değilim. Bu nedenle tam bu noktada şunu demek isterim: süreklilik halinin de çeşitleri olduğunu bilmezdim. Biri sorsa gülerdim büyük ihtimal. Hislerimizi ve hallerimizi daha kaç tane alt gruba ayırabiliriz acaba diye kızar, insanın kendini bu kadar incelemesinin o kadar da iyi bir şey olmadığını söylerdim. Bir keresinde benden büyük biri bana ne hissettiğimi sormuştu. Ben de bugün hatırlamadığım bir cevap vermiştim. Hayır, ne düşündüğünü değil; ne hissettiğini soruyorum sana demişti. Afallamıştım çünkü hayatımın o anına dek hislerim ile düşüncelerimin ayrı şeyler olduğunun bu denli keskin bir biçimde farkına varmamıştım. Hisler ile düşünceler sanki iç içe geçmiş legolar gibi gelirdi. Yok aslında gelmezdi. Gelmezdi çünkü o ana dek insanın hisleri ile düşüncelerinin karışabileceğini hiç düşünmemiştim. Meğersem benim his sandığım şey düşünceymiş. Bak sen. Bunun üstüne hiç kafa yormamıştım. "Mantık ile duygu" isimli laf salatasından bahsetmiyorum. Ya da "ben mantığımla hareket ederim/ben duygularımla hareket ederim" diyen iki salak karakterin boktan hikayeleri de değil anlatmak istediğim. Benim kafamı karıştıran, bana ne hissettiğimi soran birine ne düşündüğümü anlatmam. Demek ki zaman zaman bunun ayırdına varamıyormuşum. Acaba bu süreklilik "şey"i de bir his mi, yoksa bir düşünce mi? Hissettiğim bir şey mi, yoksa zihnimde tasarladığım bir şey mi, hiç bilmiyorum. Bir çember çiziyorum –çok muntazam olduğunu söylemiştim değil mi- ve dönüp dolaşıp geldiğim noktada hep aynı şeyler karşıma çıkıyor. Monotonluk gibi bir şey değil ama. Daha çok şuna benziyor: yaptığın bir işlemin milyon farkı yolla sağlamasını yapman ve her seferinde sonucun hep aynı çıkması ve nihayetinde bulduğun sonuçtan emin olman. Bense milyon değil fakat birkaç farklı yolla denedim, sonuç hep aynı çıktı ama doğruluğundan emin değilim. Belki otuz sene sonra doğruyu mu, yanlışı mı bulduğumu bilebilirim. Bu yaşımda bilecek değilim, aklım ermiyor öyle şeylere. Hep aynı yolu izlediğim söylenemez ama vardığım noktada hissettiğim şeyler hep aynı. Duraklar değişiyor ama varış yeri beni şaşırtmıyor. Bazen kendimi ben şaşırtıyorum. Düşününce utanıyorum ya da gülüyorum. Sonra diyorum ki yaptığım her şey bana ait, dediğim her söz benim. Korkup kaçmalarım korkak olduğumu gösterir, bir şeyi bozmamak için üstüne korkuyla eğilmem bazı yörelerde iyi bir çiftçi olabileceğimi gösterirken, bazı yörelerde paranoyak olabileceğimi gösterir. Bazen her şey düzdür, kış mevsimini sevmem demem kış mevsimini sevmem demektir ama bir şarkıyı sevmemem aslında onu seven birini sevmememden ileri gelebilir. Çemberleri sevmem; daireleri, halkaları sevmem. Bence en güzel geometrik şekil üçgendir. Zaten üçgen evrim basamağının tabanında yer alır. Tepesinde neyin bulunduğunu bilmiyorum, onu da Öklit’in torunlarına bırakalım artık. İnip çıkan grafikleri sevmediğim gibi inip çıkan insanlık hallerini de sevmiyorum. İstikrar çok saygı duyduğum bir şey. (Ney? Hal mi, kavram mı, olgu mu acaba?) Bir şeyleri gün ve an olarak hatırlamak istemiyorum. Dönem olarak hatırlamayı yeğlerim. Mesela: Ne de güzel bir yazdı. Ya da ne bileyim, ne de güzel bir yıldı. Ne de güzel eğlenirdik, ne de güzel bisiklete binerdin. Ne de güzel yüzerdin, bir açılırdın bir açılırdın ki sahilden göremezdik. Şimdi bir de bunun tersini düşünelim, sürekli değil de kesik kesik olan şeyleri. Tıpkı "Ne kadar güzel bir gündü" demek gibi olan şeylerden bahsedelim. Bunun anlamı "Öyle güzel bir gündü ki bir ikincisi daha olmadı" demek gibi sanki. Altında böyle bir mananın ağırlığını taşıyor bir bakıma. Ya da ne bileyim, ne güzel demiştin/ ne güzel yapmıştın/ ne güzel gülmüştün gibi cümleler (bu sonuncusunu ben değil, Pinhani bir şarkısında diyor). Bütün bu cümleler eksik bir his taşımıyor mu? Kesikli çizgilerden ibaret, nihayete erememiş anlar. Aslında ermiş ermesine de süreç olamamış, dönem olamamış, bir süreliğine üstümüze giydiğimiz bir hal olamamış bir türlü. Yarım yamalak şeyler. Üst üste koyunca bir "şey" yığınına benziyor ama birbirinden alakasız onlarca parça. Küçük küçük şeyler. Bir araya gelince bir şeye benzemiyor, anca "yığın"a benziyor. Patchwork gibi. Türkçesine de "kırkyama" demişler. Güzel demişler. Yamalı şeyden kime ne hayır gelir. Soru işareti bile koymuyorum bu cümlenin sonuna çünkü gelmez, biliyorum. Görüyorum ki her şeyi olduğu gibi bırakmakta fayda var. Karman çorman etmeye lüzum yok. Ben beynimin çekmecelerini daha kolay toplarım diye patchwork parçalarımın hepsini bir göze koyayım demiştim. Daha kolay olur bulması ve saklaması diye düşünmüştüm. Ama öyle olmuyormuş onu anladım. Bok gibi oluyormuş. Süreklilikten uzak kesikli şeyler bir araya getirilince bir şeye benzemiyormuş. Bırakayım da dağınık kalsın bari dedim. Bıraktım, öylece dağınık kaldı. Hepsi küçüktü, numunelikti. Neyini toplayacaktım ki?

-Bunlar nadide parçalarımız hanımefendi, özel üretim. Kişiye has.
-...
-Serilerimizin bir ikincisi daha yok. Her takımdan bir tane var elimizde.
-Aa şurada güzel bir şey var!
-Onun serisi bozuldu hanımefendi. Diğer parçalar satıldı. Tek kaldı. O yüzden zararına satıyoruz onu valla. Maliyetinin bile altında yeminlen.

Hiç yorum yok: