22 Mayıs 2017 Pazartesi

mark rothko: bir sanat eseri olarak yaşamın kendisi


hayatımda ilk kez bir mark rothko eseri görmem dört yıl önceydi. kendisinin ismini duymam da aynı ana tekabül ediyordu. berlin modern sanat müzesinde, geçici olarak sergilenen rothko seçkisine denk gelmiştim. o günü çok iyi hatırlıyorum. rothko resimleri bana hiçbir şey ifade etmemişti. etmediği gibi müzeyi birlikte gezdiğim p. ile bu resimlere gülmüştük de. kat kat boya atılmış devasa duvarları andıran tuvallere karalanmış bir, iki, üç renk. altındaki renkleri göremeyecek hale gelinceye kadar atılan boyalar. o günden aklımda kalan sarı, kırmızı, turuncu renklerdi. "bunu ben de yaparım" demek değil de ne bileyim, amacı neydi, duvar boyamaktan farkı ne ki gibi şeyler düşünmüştüm. anlamadığım için diyebileceğim başka bir şey yoktu. ama defterime not etmişim. yanına da soru işareti koymuşum. 

aradan geçen yıllarda rothko karşıma çıkmaya devam etti. en büyük rothko seçkilerinden biri olduğunu sonradan öğreneceğim resimler, tate modern'de karşıma çıktı. hatta gördüğüm an bu resimlerin kendisine ait olduğunu bilemedim. tek diyebildiğim, bu resimler berlin'deki o adamın eserlerine ne kadar benziyor demek oldu. duvara yaklaştığımda aynı ismi gördüm. fakat bu resimler sarı-kırmızı-turuncu değildi. bu sefer siyaha çalan lacivert, kopkoyu kırmızılar, simsiyah iç karartıcı boyalar vardı. yaşım daha büyüktü ancak ruh halim bu eserleri anlamaya elverişli değildi. oldukça mutluyken böyle bir karanlığın içine girmek istemedim. ama yine de resimlerden birinin fotoğrafını çekip, bak yine kimi gördüm temalı bir mesajla p.'ye yolladım.

sonra tam bir sene önce d.'yi ziyaret etmek üzere onun yaşadığı şehre gittim. her türlü modern sanat olayında bir mimar olarak benden fazla şey biliyordu. bana yaşadığı şehri, o şehrin inanılmaz geniş caddelerini, adeta bir açık hava galerisi haline gelen sokakları gezdirirken konu nerden ve nasıl geldiyse rothko'ya geldi. ben o adamı bir türlü anlamadığımı ve yaptığı işlerin bana bir anlam ifade etmediğini söylediğimde bana ressamın hikayesini anlatmaya başladı. rothko altmış yedi yaşında intihar eden biriydi. bütün resimlerini kronolojik olarak yan yana koyduğunda bu intiharın gelişini adım adım gözlemleyebiliyordun. bir ölüm bir ömür boyunca ancak bu kadar net olabilirdi. yaşarken ölmek denilen şey, mark rothko'nun yaşadığı hayatın ta kendisiydi.



rothko, rus yahudisi bir aileden gelmekteydi. 1910 yılında, henüz beş yaşındayken ailece amerika'ya göç etmişler. kısa bir süre sonra, çocuk sayılacak yaştayken babasını kaybetmiş. çocukluğunda ailesini geçindirmek için manav olmuş, gazete satmış. hep yoksulluk ve sefalet içinde geçen hayatı, resimlerinin maddi değer bulamamasıyla devam etmiş. yahudi bir göçmen olarak ismini marcus rothkovitch'ten mark rothko'ya çevirmiş. kariyerinin başında figüratif resimler yaparken, yıllar içinde kendi tarzı olan tek renkli kocaman dikdörtgenler çizmeye başlamış. renkler başta sarı-kırmızı-turuncuyken, yıllar içinde koyulaşmış. tüm renkler gittikçe siyaha yakın bir hal almış. neredeyse siyah bir kırmızı, siyah bir mavi ve mor. tüm hayatı boyunca gözü sebebiyle sağlık sorunları yaşamış. bir ressamın tam görememesi çok trajik değil mi?  1964 yılında, hem zengin bir iş adamı/iş kadını hem de büyük bir sanat koleksiyoncusu olan karı koca dominique ve john de menil, mark rothko'ya houston'da sıfırdan yapılacak bir şapel için eserler yapmasını teklif etmişler. onu tamamen özgür bırakmışlar. rothko üç yıl içinde devasa boyutlarda tam on dört adet tablo yapmış. hepsi de karanlık, koyu ve etkilendiği ressamlardan biri olan rembrandt’ın eserleri gibi siyah olmuş. resim yapmayı dini bir ibadete benzettiğini söyleyen rothko tabloları bitirmiş,  şapelin açılmasına bir seneden az bir zaman kala, 1970 yılında, altmış yedi yaşındayken bileklerini keserek intihar etmiş. tıpkı yirmi iki sene önce hocası arshile gorky’nin yaptığı gibi.

bu şapel; tarihte daha önce görülmemiş bir özellikte, duvarları rothko eserleriyle bezeli sekizgen bir yapıda ve tüm dinlerden bağımsız, herkese açık bir yer olarak bugüne kadar gelmiş. rothko'nun son eseri, bir nevi magnum opusu olarak tanımlanan şapelin düsturu açıldığı günden bu yana "insanlığa ve sanata adanan bir yer" olarak belirtilmiş.


rothko chapel
tüm bunları öğrendiğimde rothko'nun hikayesinden etkilendim. zaten kim olursa olsun, bir insanın hikayesini, çektiği acıları öğrenince etkilenmemek mümkün değil. bir nevi kendi hayatını sanat eseri haline çeviren rothko; sağlığının elverişsizliğine, gözünün tam görmemesine rağmen yapmış bunu. tüm eserleri bir araya getirilip, arka arkaya sıralandığında bir insanın yavaş yavaş ölmesini görebiliyorsunuz. aslında tıpkı bizim gibi. yaşarken ölen hücrelerimiz, yaşlanan cildimiz, gözlerimiz, kalbimiz gibi. rothko bunu vücuda getirmiş. bir zaman şöyle bir söz söylemiş: "hayatta en korktuğum şey, bir gün siyahın kırmızıyı yutmasıdır." 

sonunda yutmuş.

rothko resimlerinden seçmeler:


1950 ve 1952 yıllarından
1953, 1955, 1957 yıllarından
1957, 1959, 1960 yıllarından
1962 ve 1963 yıllarından
1968,1969, 1970 yıllarından

yaşama uğraşı

hokusai, inume pass in kai province 

yaşamın kendisine ve yaşamaya odaklanmak büyük azim ve cesaret istiyor. iç dünyamız, bize biraz yakın hayatlar, sonra daha uzak olanlar yaşama ket vuran sayısız duygu, düşünce ve eylemle çevriliyken bu azmi ve cesareti toplamak hiç kolay değil. gerçekten hiç kolay değil. büyük bir mücadele gerekiyor. yaşama eylemini gerçekleştirmek bitmez tükenmez bir mücadele işi. hakkını vererek yaşamak herkesin becerebildiği bir şey değil. hakkını verebilmek derken de keyif almak, almaya çalışmak, her anın kıymetini bilmekten bahsetmiyorum. dediğimin bunlarla alakası yok. imkânlara, paraya, sosyoekonomik ya da sosyokültürel faktörlere bağlı da değil anlatmak istediğim şeyler. hayata teğet geçmek, onun içine girmekten daha kolay. çoğumuz da bunu tercih ediyoruz. duygularını yaşayamamaktan tut, hissedememeye, acının de sevginin de içine girememeye kadar bir sürü şeyin hakkını verememekten bahsediyorum. bu da bir nevi yaşarken ölmek gibi geliyor. bir tür intihar. aklımda bir süredir bunlar dönüp duruyordu ancak chris cornell'in gidişini öğrenince yaşarken ölmek üzerine düşündüm. intihar sadece fiziksel olarak olmuyor, geri kalan birçok kişi için yaşarken ölmenin bir yolu gibime geliyor. 


insanın kendi başına baş etmesi gereken bir boşluk hissi var.  ölüm de bu boşluğun betondan heykeli gibi karşımda duruyor. devasa bir heykel. yarına dair, geleceğe dair net olan tek şey bu: ölüm. hücrelerimiz ölüyor, organlarımız yaşlanıyor, elde kahverengi lekeler bitiyor. cilt on sekiz yaşından sonra eskimeye başlıyor. beynin işlevi yirmi yaşından sonra, akciğerinki ise otuzdan sonra azalmaya başlıyor. kemikler otuz beşte, kalp kırkta, böbrekler elli yaşında yaşlanmaya başlıyor. gerçeklik bu şekilde önümde dururken ölümsüzlük, ölümden sonra yaşam gibi şeyler ilgimi dahi çekmiyor. üzerine kafa yormaya değer görmüyorum. aslında bir makine olduğumuzu biliyorum. fiziğin, matematiğin ve kimyanın yardımıyla varlığımı, bedenimi algılamaya çalışıyorum. mühendisliğin bana öğrettiği en felsefik kavram olan entropinin, evrene dair yaptığı müthiş estetik açıklamaları aklımın hep bir köşesinde tutuyorum. her şey düzensizliğe evriliyor, her şey eskiyor, her varlık yaşlanıyor. hem de geri dönülemez biçimde. termodinamiğin diliyle irreversibly olarak.

beynim yaşlanıyor olsa bile ve on beş yaşındaki kadar hızlı şekilde matematik problemi çözemesem bile zihnimin hiç unutamayacağı şeyler var. güzel anılar. bana kalacak olan hep bunlar, bundan çok eminim. bazı güzel hislerin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyor olabilirim ama o an, orada mutlu olduğumu bileceğim. çocukluğumun uzun yaz öğleden sonralarını, kanepede uzanırken seyrettiğim tül perdeleri, annemin başımı okşayışını, amcamla dinlediğimiz müzikleri, dost buluşmalarını, teneffüs aralarındaki tatlı heyecanları, heyecanla beklediğim konserleri, başkent öğretmenevinin en tepesindeki manzarayı, dinlediğim müzikleri, sırtımdaki eli, boynumdaki sıcaklığı, sevgiyi ve daha çok sevgiyi hep hatırlayacağım. yaşama anlam kazandırmak mı dersiniz, ne dersiniz bilmiyorum ama insanın zavallılığı böyle şeylerle biraz azalıyor. aksi takdirde bu boşluk hissi dipsiz bir kuyu.

insanın bu ölümlülüğünü bilerek, kendi varlığından daha büyük bir şey için çabalaması beni kifayetsiz bırakıyor. mesela nuriye gülmen ve semih özakça’nın açlık grevi. bu ölümlü bedeni bir amaç için kullanarak bir şeyler için çabalamak bana inanılmaz geliyor. düşününce gözlerim doluyor. insanın kendi tabiatına başkaldırması, bu iradeyi göstermesi ne büyük bir eylem diyorum. günlük hayatta çok basit olan bazı şeyler bana zor geldiğinde ilham almak için bazı kişileri düşünüyorum –şu sıralar nuriye ve semih-. biraz kendimi ayıplamak için. herkesin hayatta büyük bir ideali, ulvi bir görevi olmak zorunda değil. fakat bir şekilde kendi varlıklarından daha büyük işlere kalkışan o kadar çok insan var ki. pek çok konuda, pek çok farklı sebeple. socrates bu yolda öldü, bruno öleceğini bile bile sözünden caymadı, galilei zindanlarda çürüdü, martin luther king elbette öldürüleceğini tahmin ediyordu, tıpkı başka coğrafyalarda öldürülen gazeteciler ve aktivistler gibi.

kendi çocukluğumu düşündüğüm gibi bütün bunları düşünüyorum. kendime ettiğim telkinlere rağmen insan beyni bir noktada yoruluyor. bedenim yoruluyor. beyin kimyamızın dengesi bozulduğunda allak bullak olan canlılar olduğumuz gerçeği ne yaparsak yapalım değişmiyor. çalışan ve zamanla yıpranan bir makine gibiyiz. tabiatımız her makine gibi stabil halde işlemeye, uzun yol motoru gibi bir kere çalışınca dur kalk yapmadan dönmeye uygun. ama beynim, ah bedenime ağır gelen beynim beni yarı yolda bırakıyor. 

yaşam gerçekten de yazarın o meşhur günlüklerindeki gibi bir uğraşmış. bitmek bilmeyen bir uğraş.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

çok fazla his

şu hayat ne garip. kafama vura vura bana yaşamayı öğretiyor. kendimi böyle bilmezdim, yaşım ilerledikçe daha umutlu bir insana dönüşüyorum. yaşadığımız onca şeye rağmen, bu ülkeye rağmen, kendi eğilimlerime rağmen,  umut etmeden var olamayacağımı anlamış bulunuyorum. tüm hayatım boyunca en korktuğum şey, psikolojik açıdan genetik mirasımın altında ezilmek, derin depresyonlarda kaybolmak ve hayattan elini eteğini çeken bir insana dönüşmek oldu. tam karşımda bunun bir örneği dururken, benim hayattaki motivasyonum bir şekilde karamsarlıkta ve eylemsizlikte boğulmamaktı. kendimi tanıyorum. böyle şeylere oldukça meyilli bir insan olduğumu biliyorum. geçmişte böyle tecrübelerim oldu. üstelik ne kısa süreli ne de sadece birkaç seferlik şeylerdi. belki o yüzden çok müzik dinledim, bilmiyorum. ama defalarca dalgaların altında kaldığımı hissettim. uzun yıllar bunları paylaşmaktan çekindim; çünkü bahsedersem olmak istemediğim kişi olduğumu kabullenecektim. o zamanlar utanıyordum. şimdiyse umut edebilen, mücadele eden biri olmak istiyorum. on yıl önce böyle bir isteğim yoktu. beş yıl önce de yoktu. fakat son iki-üç senedir var. bilim kendimi bildim bileli hayatımın orta yerinde durmasına rağmen, bana bunları öğreten bilimin ürünü olan ilaçlar değildi. en azından ben öyle olduğunu düşünmüyorum. hayat öğretti, sevmek öğretti, dinlediğim müziklerde hissettiğim heyecan öğretti, sonra bir de dostluk tabi. üç gün önce gece vakti, açlık grevindeki nuriye gülmen'in röportajını okudum. başladığım güne göre daha umutluyum diyordu. nasıl böyle bir şey olabilir demedim. onun beslediği umudu anladım. ifade edemedim ama anladım. umut etmekten başka çarenin olmadığı bir anda; gökyüzünün, ağacın, hayvanın halen güzel olduğunu bilmek gibi bir şeydi. sen nasıl olursan ol, güzelin güzelliğinden bir şey eksilmiyor işte.

bütün bir hafta uykusuz, yorgun ve endişe içinde geçti. rüya gibi diyeceğim ama güzelliğinden ötürü değil, uykulu halden. ama ne yalan söyleyeyim bir yandan da güzel bir sebebi de vardı: slowdive'ın son albümü. belki birkaç yıldan beri ilk kez müzik açık uyudum. kulağıma kulaklığımı geçirip uykuya daldım. geçmişte hep yapardım. kulaklıkla uyumaya başladığımda ortaokuldaydım. sağlıksız olduğunu biliyordum, annem uyarıyordu ama ben hep yorgan altında gizli gizli dinliyordum. ne zamanki iş hayatına girdim, o zamandan beri tıpkı yetişkin bir insana yakışanı yaparak, kulaklıkla uyumayı bıraktım. şimdi bazen yeterince iyi duyamadığımı düşündüğüm zamanlar oluyor. acaba sebebi yıllar boyu kulaklıkla uyumam mı diye içimden geçiriyorum.

gündüzlerin, hele hele sıcak bahar ve yaz günlerinin koskoca bir hiçliğe dönüştüğü oluyor. bu sıcak havalar evvelden beri bana sıkıntı veriyor, beni depresif yapıyor. bir yandan endişe içinde bekliyorum ama bir yandan da hayattan kopmak istemiyorum. hafta sonu tekrardan ankara'ya gittim. hem annemi görmek için hem de lise arkadaşımın düğününe katılmak için. aslında kendimde bir düğüne katılacak enerjiyi göremiyordum ancak evlenecek kişi benim için çok kıymetli biriydi. üstelik bu tuhaf, buhranlı günlerde bir de benden düğün playlisti hazırlamamı istemişti. hayatımda ilk kez böyle bir şey yaptım. büyük bir heyecanla birkaç günde bir şeyler bir araya getirdim. sağ olsun o da beğenmiş, bu müzikleri kullandı. o kadar duygulandım ki. ben bu aralar hiç üzüntüden ağlamadım ancak mutluluktan gözlerim çokça doldu. saçma sapan yerlerde, ofiste, bir arkadaşımın telefonunda, birinin yazdığı bir mesajda. sevildiğimi hissettiğim her an gözlerim doldu. bu nedenle nasıl desem, üzülmeye fırsatım olamadı. çok değişik duygu durumları içerisindeyim. aslında üzgünüm ama günlük hayat içindeki güzellikleri yakalamaya çalışıyorum. kulağıma kulaklığımı takıp tüm gün masamda oturayım, hiç sorun değil; ama çok konuşmayım istiyorum. ben böyle derken, düğün gecesi sevdiğim insanların yanındayken uzun zamandır alkol ile gelmediğim bir seviyeye geldim. nasıl mutlu olduysam tarifi mümkün değil. yani çok tuhaf. bir yandan aklım annemde ama bir yandan da şu hayatta en sevdiğim insanlardan birinin mutlu bir gününde yanında olduğum için mutluyum. hayatta kaçırmak istemediğim anlar var ve bu da onlardan biri. bu dalgalanmaları açıklayamıyorum. sadece tek diyebildiğim, çok fazla şey hissediyorum. çok fazla. insanlar arasındaki güçlü bağlar beni duygulandırıyor. insanlığı kavram olarak seviyorum. özele indiğimdeyse yaşım ilerledikçe insanlara olan tahammülüm azalıyor. ama yine de sevdiğim çok insan var. yanlarındayken kendimi yetişkin olarak görmediğim insanlar. böyle derken, nasıl diyeyim, sorumluluk almamak ya gerçeklikten kaçmak gibi değil; daha çok yanlarındayken içimde dağlarda tepelerde koşturma potansiyeli bulunan heidi'nin çıktığı insanlar diyeyim.

hayat benim için ilginç ilerliyor. olumsuzluklar, talihsizlikler oldukça iyi şeylerin ve iyi insanların kıymetini bilmeye daha çok gayret ediyorum. kötü şeyler oldu diye yorgan altına girmiyorum. çünkü artık bundan yoruldum. bu kadarını öğrenebildim. bu benim için büyük bir gelişme. zihnimi rahatlatacak, endişe ve kaygılarımı azaltacak şeyler yapmaya çalışıyorum. bir süredir kafam hep bulanık. uykularım bozuk ama müzik bunlara iyi geliyor. slowdive dinliyorum. oradan shoegaze albümlerine dalıyorum. youtube'da yeni albüm için yapılan tek cümlelik yorumları okuyup, +1'imi basıyorum. slowdive kalbimi aşkla, hormonla, rüyalarla ama illa ki hep gece vakti kırıyor. bunu da çok güzel yapıyor.

7 Mayıs 2017 Pazar

annem de çok tanıdık, slowdive da

gece saat on ikiyi geçmekte, ankara'daki evimdeyim. önümde bir kase yoğurt, içine yulaf ezmesi döktüm, yiyorum. günlerdir yeme düzenim çok bozuldu ve tekrardan yoğurda döndüğüm için memnunum. son haftalar nasıl geçti anlamadım. istanbul-ankara arası git geller beni fiziken yordu. annem hastanede ve duygusal olarak oldukça yıprandım. yaşadığım şeyleri tekrar yaşıyor gibiyim. elimden bir şey gelmemesi, artık ankara'da bile olmamam, anneme yardım edememem beni çok üzüyor. kendimi kafkaesk bir dipsiz kuyuda, devlet hiyerarşisi ve uygulamaları arasında kaybolmuş hissediyorum. annem iki haftadır hastanede ve henüz bir işlem yapılmadı. sadece bekliyoruz. sorduğumda aldığım tek cevap, bekliyoruz. bu süreçte yeni bir ilaç ya herhangi bir tedavi de yapılmıyor. cevap gelmesi gereken bölümden cevap bekliyoruz. bir cevap neden iki haftada gelmez, bunu anlayamıyorum. bu durum annemin hassas psikolojisini etkiliyor. bundan çekindiğimi söylediğimde "merak etmeyin, burada bir psikiyatri kliniği var" dediler. bir de üniversite hastanelerinin böyle yavaş olduğu ve memnun değilsem hastamı alıp başka bir yere götürebileceğim söylendi. o kadar üzüldüm ki, o kadar üzgünüm ki. olabilecek en kibar ve düzgün şekilde derdimi anlattığım doktor bana bu cevabı verdi. hiçbir şey diyemedim. geldim eve ağladım. bütün gece ona neden orada güzel bir cevap veremedim diye kendimi yedim. ne diyebilirdim diye aklımdan en uygun cümleyi kurmaya çalıştım. seviyemi koruyarak ama bir şekilde bu cevap tarzının çok yanlış olduğunu da kendisine belirterek ne diyebilirdim diye düşündüm. halen bile beynimin içinde bu laf dönüp duruyor. bir titreme geliyor. sonra iş yerinde geçen aylarda müdürümle yaptığım tartışma aklıma geliyor. orada tam bir kahraman gibi iki katım yaşındaki adama oldukça sert sözler söylemiştim. doğru muydu, bilmiyorum; ama şimdi büyük ihtimalle benden küçük bir doktora üzüntü içinde tek kelime bile edemedim. çünkü konu annem olunca gözlerim doluveriyor.

dün ankara'ya gelirken slowdive'ın yeni albümünü dinledim. yirmi iki yıl aradan sonra çıkardıkları yeni albümlerini. uçaktan indim, hastaneye gittim, gece geç saatte eve döndüm. yollarda geçen zamanda bu albümü dinlemeye devam ettim. şimdi saat gece 01.33 ve ben yine aynı albümü dinliyorum. laptopumun başına geçtim, okulla ilgili şeyleri tamamlamaya çalışırken bu rüya gibi albümün içine gömüldüm. ara sıra ağlayasım geliyor ama bu müziğin güzelliği beni sakinleştiriyor. hatta ne kadar güzel bir albüm olduğunu düşünürken, kendimi google görsellerde slowdive fotoğraflarına bakarken buluyorum. yıllar boyu süren dostluklar, tekrar bir araya gelip albüm yapmalar... ben şu anda lisede ve üniversitede ders çalıştığım masamdayım. sağımda üniversite yıllarından kalma okul kitapları, hayvan gibi termo, karşımda romanlarım, çekme cd'ler, birkaç saat önce pelin beni aradı, dört sene önce bu masada birlikte bitirme projesi yapıyorduk. annem yine hastaydı. hastaneden yeni çıkmıştı. bilmiyordum ki birkaç ay sonra tekrar girecek... geceler boyu müzik dinleyerek ders çalıştık. slowdive bana, ankara'daki odamda, öğrencilik masamda bütün bunları hatırlatıyor. nasıl da denk geldi, iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum. ama inanılmaz nostaljik geçen bir hafta sonuna geçmişten çıkagelen sadece benim yaşadıklarım değil; bir de slowdive var. adeta deja vu'nun içindeyim. olacakları biliyor gibiyim. slowdive'ı da çok iyi biliyorum. her şeyiyle, her bir gitar melodisiyle çok tanıdık. tanıdıklık hissinin verdiği güven duygusu. slomo, sugar for the pill, no longer making time -o ne güzel bir gitar kathy-, ah o bitiş: falling ashes. 

bu kadar yıpranmışlığın içinde kendimi slowdive'ın 2017 tur tarihlerine bakarken buluyorum. belki annem hastaneden çıkar, üstelik de çok sağlıklı çıkar. sonrasında da kötü hiçbir şey olmaz. ben şu anda ödevini yapmaya çalıştığım dersi geçerim. sonra yaz gelir. yıllık iznimden birkaç gün alır, belki slowdive'ı bir yerlerde yakalarım. mevcut koşullarda bu hayali bile kuruyorum. hem çok üzgünüm hem de bu müziği dinlediğim için mutluyum.