hokusai, inume pass in kai province
yaşamın kendisine ve yaşamaya odaklanmak büyük azim ve cesaret istiyor. iç dünyamız, bize biraz yakın hayatlar, sonra daha uzak olanlar yaşama ket vuran sayısız duygu, düşünce ve eylemle çevriliyken bu azmi ve cesareti toplamak hiç kolay değil. gerçekten hiç kolay değil. büyük bir mücadele gerekiyor. yaşama eylemini gerçekleştirmek bitmez tükenmez bir mücadele işi. hakkını vererek yaşamak herkesin becerebildiği bir şey değil. hakkını verebilmek derken de keyif almak, almaya çalışmak, her anın kıymetini bilmekten bahsetmiyorum. dediğimin bunlarla alakası yok. imkânlara, paraya, sosyoekonomik ya da sosyokültürel faktörlere bağlı da değil anlatmak istediğim şeyler. hayata teğet geçmek, onun içine girmekten daha kolay. çoğumuz da bunu tercih ediyoruz. duygularını yaşayamamaktan tut, hissedememeye, acının de sevginin de içine girememeye kadar bir sürü şeyin hakkını verememekten bahsediyorum. bu da bir nevi yaşarken ölmek gibi geliyor. bir tür intihar. aklımda bir süredir bunlar dönüp duruyordu ancak chris cornell'in gidişini öğrenince yaşarken ölmek üzerine düşündüm. intihar sadece fiziksel olarak olmuyor, geri kalan birçok kişi için yaşarken ölmenin bir yolu gibime geliyor.
insanın kendi başına baş etmesi gereken bir boşluk hissi var. ölüm de bu boşluğun betondan heykeli gibi karşımda duruyor. devasa bir heykel. yarına dair, geleceğe dair net olan tek şey bu: ölüm. hücrelerimiz ölüyor, organlarımız yaşlanıyor, elde kahverengi lekeler bitiyor. cilt on sekiz yaşından sonra eskimeye başlıyor. beynin işlevi yirmi yaşından sonra, akciğerinki ise otuzdan sonra azalmaya başlıyor. kemikler otuz beşte, kalp kırkta, böbrekler elli yaşında yaşlanmaya başlıyor. gerçeklik bu şekilde önümde dururken ölümsüzlük, ölümden sonra yaşam gibi şeyler ilgimi dahi çekmiyor. üzerine kafa yormaya değer görmüyorum. aslında bir makine olduğumuzu biliyorum. fiziğin, matematiğin ve kimyanın yardımıyla varlığımı, bedenimi algılamaya çalışıyorum. mühendisliğin bana öğrettiği en felsefik kavram olan entropinin, evrene dair yaptığı müthiş estetik açıklamaları aklımın hep bir köşesinde tutuyorum. her şey düzensizliğe evriliyor, her şey eskiyor, her varlık yaşlanıyor. hem de geri dönülemez biçimde. termodinamiğin diliyle irreversibly olarak.
beynim yaşlanıyor olsa bile ve on beş yaşındaki kadar hızlı şekilde matematik problemi çözemesem bile zihnimin hiç unutamayacağı şeyler var. güzel anılar. bana kalacak olan hep bunlar, bundan çok eminim. bazı güzel hislerin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyor olabilirim ama o an, orada mutlu olduğumu bileceğim. çocukluğumun uzun yaz öğleden sonralarını, kanepede uzanırken seyrettiğim tül perdeleri, annemin başımı okşayışını, amcamla dinlediğimiz müzikleri, dost buluşmalarını, teneffüs aralarındaki tatlı heyecanları, heyecanla beklediğim konserleri, başkent öğretmenevinin en tepesindeki manzarayı, dinlediğim müzikleri, sırtımdaki eli, boynumdaki sıcaklığı, sevgiyi ve daha çok sevgiyi hep hatırlayacağım. yaşama anlam kazandırmak mı dersiniz, ne dersiniz bilmiyorum ama insanın zavallılığı böyle şeylerle biraz azalıyor. aksi takdirde bu boşluk hissi dipsiz bir kuyu.
insanın bu ölümlülüğünü bilerek, kendi varlığından daha büyük bir şey için çabalaması beni kifayetsiz bırakıyor. mesela nuriye gülmen ve semih özakça’nın açlık grevi. bu ölümlü bedeni bir amaç için kullanarak bir şeyler için çabalamak bana inanılmaz geliyor. düşününce gözlerim doluyor. insanın kendi tabiatına başkaldırması, bu iradeyi göstermesi ne büyük bir eylem diyorum. günlük hayatta çok basit olan bazı şeyler bana zor geldiğinde ilham almak için bazı kişileri düşünüyorum –şu sıralar nuriye ve semih-. biraz kendimi ayıplamak için. herkesin hayatta büyük bir ideali, ulvi bir görevi olmak zorunda değil. fakat bir şekilde kendi varlıklarından daha büyük işlere kalkışan o kadar çok insan var ki. pek çok konuda, pek çok farklı sebeple. socrates bu yolda öldü, bruno öleceğini bile bile sözünden caymadı, galilei zindanlarda çürüdü, martin luther king elbette öldürüleceğini tahmin ediyordu, tıpkı başka coğrafyalarda öldürülen gazeteciler ve aktivistler gibi.
kendi çocukluğumu düşündüğüm gibi bütün bunları düşünüyorum. kendime ettiğim telkinlere rağmen insan beyni bir noktada yoruluyor. bedenim yoruluyor. beyin kimyamızın dengesi bozulduğunda allak bullak olan canlılar olduğumuz gerçeği ne yaparsak yapalım değişmiyor. çalışan ve zamanla yıpranan bir makine gibiyiz. tabiatımız her makine gibi stabil halde işlemeye, uzun yol motoru gibi bir kere çalışınca dur kalk yapmadan dönmeye uygun. ama beynim, ah bedenime ağır gelen beynim beni yarı yolda bırakıyor.
yaşam gerçekten de yazarın o meşhur günlüklerindeki gibi bir uğraşmış. bitmek bilmeyen bir uğraş.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder