21 Ağustos 2017 Pazartesi

painted ruins: zihnimde bir leke

şöyle bir sokakta yürürken ya da diyelim anadolu yakasında sahil kenarında yürürken, içimin coşkuyla kaplandığını hissettiğim anlar pek nadir. hani yürürsün yürürsün ve sebepsiz yere birden bir mutluluk duyarsın (serotonin?). işte bahsettiğim o his. ah o his. eskiden daha mı çok duyardım? hatırlamıyorum. şimdilerde yürürken zihnimden hep konuşmalar, hep yazışmalar geçiyor. arkadaşlara yazacağım mailler, anlatacağım olaylar, olay olmadığı zaman hissettiğim şeyler, zaman zaman duyduğum kaygılar, edindiğim sözde büyük deneyimler, dinlediğim müzikler. bir şarkıyı dinlerken kendiliğinden aklımda beliriyor, bu şarkıyı şu arkadaşım pek sever. uzaklardaki ilişkiler biraz da böyle yürüyor. senede bir gün -şansım varsa iki gün- görebildiğim arkadaşlarımla geçirdiğim birkaç saatte hayatlarımızı güncelliyoruz. yılın arta kalanında ise mail, mesaj, skype ile ilişkileri yürütüyoruz. yetişkin olmak böyle bir şey mi acaba, ilişkileri hep uzak mesafe olarak yaşamak. buna da long distance friendship diyelim. bir şikayetim yok. dünya üzerinde beni anladığını düşündüğüm insanlar olduğu sürece sorun yok. yeniden küçük birer mektup arkadaşı oluyoruz. kontrol edemediğim, benim dışımda gelişen olayların devasa ağırlığını bir kenara koyuyorum; kendi içimde hissettiğim umut ile umutsuzluk arası gelgitler beni yoruyor. bunları anlatmalıyım. yaz mevsimleri böyle geçiyor, her hafta sonu uzaklardan gelen bir arkadaşla buluşarak. ikimize de yabancı bu şehirde, ortak bir anımızın olmadığı bu şehirde eğreti durduğumuzu düşünüyorum. aylar öncesinden planlanan buluşmalar, alınan uçak biletleri, ajandada işaretlenen tarihler.


bu hislerim hafta sonu grizzly bear'in yeni albümü painted ruins ile birleşiyor. ben mi  bu albümü hissettiklerime yoruyorum, yoksa albüm gösterişsiz anahtar sözcükleriyle bu kapıya mı çıkıyor bilmiyorum. tam da amerika'dan d.'nin gelip bende kaldığı bu hafta sonu, diğer iki arkadaşıyla buluşmak üzere yanımdan ayrıldığında ben kulağıma albümü geçiriyorum. karaköy'den kadıköy'e vapurla dönerken bu albümü dinliyorum. beş yıllık aranın ardından grizzly bear'i, ed droste'nin sesini nasıl özlemişim. beş yılda çok şey değişti. ben grizzly bear'i hiç denize karşı dinlememiştim. bu hafta sonu hem dostuma hem eski tanıdık grizzly bear'e kavuşuyorum.

grizzly bear albümleri beni hiçbir zaman ilk anda çarpan albümlerden olmadı. hep dinledikçe derinleşti ve anlam kazandı. bu anlamda grupla istikrarlı bir ilişki kurduğumu söyleyebilirim. nasıl diyeyim, ölçülü ve mesafeli. güzel bir albüm dinleyeceğimi umarak ve bilerek başladığım bu deneyim, iki günün ardından sandığımdan daha duygusal ve manyak bir hal aldı. bugün mesela, çalışırken kulaklığımı kulağıma geçirdim ve neredeyse bütün gün albümü dinledim. pek çalışamadım. yaptığım her iş, albümü dinlerken uğraştığım bir yan iş halini aldı.

painted ruins, müzikal açıdan yenilikçi, melodik olmadan belli bir uyumu yakalayan müzikleriyle önceki grizzly bear albümlerinden farklı bir yerde duruyor. bu albümde deneysele kaçan müzik denemelerinin ve değişik seslerin bir araya gelmesinin ortasında pırıl pırıl parlayan bir de sözler var. belli belirsiz, basit ve zarif bir şekilde anlatılan şeyler. ucu açık, hayal gücün nereye götürürse oraya gidiyor. zihnimde bir leke gibi. öyle ki ed droste yapılan bir röportajda, bu albümü biten ilişkisiyle ilişkilendirmek istemediğini söylüyor. şarkıları dinleyince de bunu başardıklarını düşünüyorum. biten bir gönül ilişkisinin ötesinde genel anlamda bağ kurmak, günlük hayattan gözlemleri aktarmak ve bir sürü güzel kelimeler, kelime çiftleri görüyorum. mesela mourning sound. sabah köpek sesleri, kamyon sesleri ve silah seslerine uyanmaktan bahsederkenki sıradanlık, basitlik ve bu basitliğin estetiği. ya da hemen bir sonraki şarkı  four cypresses, yolun kenarında duran dört ağaçtan bahsediyor. altında başka anlam aramıyorum. hani sanki garip akımı şiirleri gibi. küçük bir farkla, o kadar coşkulu değil, hayat üzerine bir güzelleme değil ama ne bileyim, depresif olduğunu da düşünmüyorum.

albümün yapım hikayesini okuduktan sonra şarkıları bir de o gözle dinledim. bir albümün, filmin nasıl yapıldığı, bir resmin ya da romanın nasıl ortaya çıktığı ilgimi çekiyor. shields albümü turnesi bittikten sonra grup üyeleri kendi hayatına dönmüş, coğrafi olarak ayrı düşmüş ve bir yıl boyunca haberleşmemişler. sonra aralarından biri bir cloud hesabı açarak "bu dosyaya yaptıklarımızı yükleyelim" demiş. birlikte bir daha müzik yapıp yapmayacaklarından bile emin değilken "her şeyimizi bu albüme yükledik" dedikleri painted ruins ortaya çıkmış. böyle şeyleri okumak hoşuma gidiyor. tam biter gibi olurken başka bir formda devam eden şarkılar, beni dinledikçe dinlemeye ve albümü keşfetmeye çağırıyor. her şeyin modern, postmodern, ya da -neo ön ekiyle ifade edildiği bu zamanlarda; painted ruins gerçekten değişik sesler barındırıyor. synth, eğilip bükülmeler, askeri tarzda ritmler, tren yolculuklarını andıran sesler (neighbors), ismini koyamadığım şeyler...

bu akşam d.'yi yolcu ettikten sonra içimi inanılmaz bir hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. arkadaşlara yazıyorum ve bu beni yeterince tatmin ediyor. ama insan dolu dolu ve paylaşım içinde geçirdiği iki günden sonra tekrar kendi sıradan hayatına döndüğünde bir boşluk oluşuyor. ya da yarık mı demeliyim? yarın yine işe gideceğim, sonra yine eve geleceğim. bunlar beni mutsuz etmiyor, hayatımın gerçeği. biliyorum ki bu hayatı zenginleştiren değerli anlar, buluşmalar, müzikler. 

ikili ilişkilerde bile ego ön plana çıkarken ve çiftler birbirinin egosu altında ezilirken, yaratıcılık içeren bu işlerde dört kişinin egosunu bir kenara koyup her şarkının altına dört isim birden yazması bana ilham oluyor. böyle ilişkiler herkesin bildiği ilişkiler değil. ben bildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. karanlık hisler beni ele geçirmesin diye painted ruins albümünü kulağıma takıp uzun uzun yürüyorum. hava sıcak, kan ter içinde eve dönüp bu yazıyı yazıyorum. albüm ne güzel bitiyor: sky took hold. küçüklüğünden beri içinde büyüyen bir şey. o son kısım, kendimi bulduğum kısım. şarkı bittiğinde gülümsüyorum. güzelliğine hayran oluyorum. hüznüm dağıldı ama biliyorum ki bir yerde yine çıkacak. painted ruins ismiyle bile çok fazla şey çağrıştırırken, bir de ben kendi hikayemi buraya ekliyorum. grizzly bear beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. birlikte bu hayatı yaşamaya devam ediyoruz.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

yine konserler

insan her şehirle farklı bir ilişki kuruyor. bazen o şehre dair okudukları, filmlerden gördükleri, rastladığı fotoğraflar derken daha şehri görmeden oraya dair bir algı oluşturuyor. dolayısıyla o şehirle kurduğu ilişki ne kadar kendi mücadelesinden edindikleri oluyor, emin değilim. insan bulunduğu yere nasıl bakıyor ve yaklaşıyorsa, yaşadıkları da o doğrultuda oluyor sanırım. bakışacısı dedikleri bu olsa gerek. istisnaları olmakla birlikte, şehirde başımıza gelen pek çok şey bizim tercihimiz.

seçimlerimize göre o şehirdeki yaşantımız şekilleniyor. mesela ben istanbul'la ilişki kurmamayı tercih ettim. kendimi burada hep misafir hissettim. gelmeye de bilirdim ama geldim. gidebilirdim ama gitmedim. bütün bunlar benim seçimim. fakat geçen üç yılın ardından şunu diyebilirim ki ben bu şehirle ilişki kuramadım. kurduğum tek ilişki müzik üzerinden geliştirdiğim yakınlıktı. ben de böyle bir şehir sakini oluverdim. istanbul sakini. mesela bu ikileme bile kulağımı tırmalıyor. sanki istanbul'da yaşayan bir sakin, bir şehir sakini, bir apartman sakini olamazmışım gibi. ya da kimse böyle olamazmış gibi. istanbul'da sakin olmak için otuz sene öncesinde yaşamak, birkaç kuşak istanbullu olmak, hadi o da olmadı diyelim, en kötü ihtimal orada doğup büyümek, okula orada gitmek gerekiyormuş gibi. bir tarafıyla inanılmaz yapay bir hayat var burada. başka yerde yok mu? elbette var. ama oralardaki varoluş biçimlerini değerlendirecek deneyimim yok.

ben istanbul'u kabul edemediğim için o da beni kabul edemedi. fakat ben buna hiç üzülmedim ve içerlemedim. çünkü nasıl olsa gelecekte bir zaman buradan gidecektim. halen en büyük motivasyonum bu. bu sebeple de istanbul'da yaşamanın benim için en güzel yanı, bana çok sayıda konser seçeneği sunması. geldiğim ilk günden beri bu şehirde en mutlu olduğum anlar, bir konserden çıktıktan sonraki o ilk bir saat, eve gidip yatağa girdiğim andı. ertesi sabah işime giderken kulağıma taktığım kulaklıkta bir gece önceki müziğin yeniden ve yeniden zihnimde çalmasıydı. iş yeri binasının çatısına çıktığımda önümde uzanan gri gökyüzü, sanayi bölgesi kirliliği ile çayırova güzel bir yer sayılmazdı. istanbul zaten deli işiydi. bütün bunlar hayatımı idame ettirebilmek içindi ama başka bir varoluş da mümkün olabilirdi.

tüm bu düşünceler zaman zaman gün yüzüne çıkarak zihnimi bulandırırken, bir çözüm yolu bulana kadar beni burada olduğum için mutlu eden tek şey konserler. büyük bir açgözlülükle üst üste birkaç güne konser bileti alıp, fiziksel/zihinsel yorgunluktan gidemediğim konserler oldu. yirmi yaşındaki halim için bu büyük bir suçtu. bilet aldığın bir konsere gitmemek, ne büyük bir şımarıklık! bu şehirde bunu yapabiliyorum. dinlediğim, sevdiğim insanlardan öte adını bile duymadığım insanların konserlerine bilet alıp gidiyorum. beni en heyecanlandıran şeylerden biri, daha önce dinlemediğim bir müzisyeni/grubu sahne üzerinde ilk kez canlı izlemek. sevmeme riskini göze alarak yapıyorum ve bu risk beni daha da meraklandırıyor. kötü çıkan bir filme tahammül edemiyorum. kötü çıkan bir kitabı tamamlamıyorum, vaktimi harcamak istemiyorum ama müzik öyle değil.

her türlü müzik deneyimine açık halimle, bana tüm bu müziksel heyecanları sunan şehri bir tek o zaman seviyorum. bu şehri keşfetmeye, bilmediğim sokaklarını tanımaya, dışarıda saatler geçirmeye niyetim yok. vizyonsuzluk örneği gösterdiğimin farkındayım. halen semtleri bilmemekle kendi kendime övünüyorum. biri bir yerden mi bahsetti, yalnız kalınca internetten bakıyorum. burayı da bilmiyorum diyorum. aferin bana. zaten bilmeme gerek yok nasılsa gideceğim. bu şehre dair hissettiklerim bana üzüntü vermiyor. o derece kayıtsızım çünkü hislerimi kabullendim. 
tebrikler.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

1 Ağustos 2017 Salı

üçüncü dalga göç

hafta sonu ankara'daydım. bir arkadaşımızı daha yurt dışına uğurladık. geçen yazı düşünüyorum; sürekli bir düğün, bir nikah etkinliğindeyken, bu yaz birkaç haftaya bir kendimi bir veda yemeğinde buluyorum. birlikte büyüdüğüm, lise ve üniversite yıllarını geçirdiğim arkadaşlarım bir bir ülkeden gidiyorlar. bunu romantize etmiyorum ya da bu gidişlere duygusal anlamlar yüklemiyorum fakat içim nedense buruluyor. her vedayla birlikte kendimi daha yalnız ve bu ülkeye dair umutları azalmış olarak buluyorum. genel anlamda içimde bir umut taşımaya çalışıyorum çünkü başka türlü yaşanmıyor. fakat bu umut, kendi ülkeme dair beslediğim bir umut değil. bir yerde, bir vakit her şeyin benim ve sevdiklerim için, iyiliğinden zerre şüphe duymadığım insanlar için, bu ülkede ya da başka bir yerde, kendince var olmaya çalışan her insan için güzel günlerin önümüzde uzandığını düşünmek istiyorum. iyimser bir insan sayılmam ama kötümser de olmak istemiyorum. herkes kendini iyi hissedeceği, sabah evden çıktığında gökyüzünü görüp derin bir nefes alıp, memnuniyet duyacağı sıradan günlerin peşinde. ben de böyle sıradan günlerin, penceremden yeşil görebileceğim sıradan bir hayatın arzusu içindeyim, daha fazlası değil.

mezuniyetten sonra doktora sebebiyle yurt dışına giden çok arkadaşımız olmuştu. ama bir de böyle akademik kaygıları hiç olmayan oldukça kalabalık bir kesim vardı. fakat şimdi mezuniyetin üzerinden dört-beş sene geçtikten sonra, yaşlar otuza yakınken bir çıkış kapısı olarak doktora ihtimalini kovalayan o kadar çok arkadaşım var ki. birbirinden farklı dillere ve bürokratik gerekliliklere sahip ülkelerde şansını denemek amacıyla son bir senede yakın çevremden oldukça fazla kişi yola çıktı. geçen yıl bu zamanlarda ankara’ya nostaljik hisler besleyerek istanbul’dan kaçış planı yaparken, bu sene ankara’da neredeyse hiçbir arkadaşımın kalmadığını gördüm. takvimimde veda yemekleri işaretli. bu vedalar bana çocukluğum ve gençliğim ile ilgili şeyler düşündürttüğü kadar, ülkeyle ilgili şeyler de düşündürüyor. bu gidenlerin hepsi gezi zamanı sokaklardaydı. 2014 seçimlerinde ankara’nın çalınan oylarının peşindeydi. hepsinden öte, 2010 referandumunda hayır verenlerdendi, tıpkı 2017’de olduğu gibi. bu insanların hiçbiri bir sonraki seçimde burada olmayacak. bundan sonra gittikleri ülkelerde belki oy kullanmaya dahi gerek görmeyecekler. öyle küçük şehirlerde, öyle uzakta olacaklar. hepsini çok iyi anlıyorum. bu ülkenin gerçekliği artık bizim gerçekliğimiz değil, benim gerçekliğim değil. adalet yürüyüşü mesela. eskiden olsa bu çeşit büyük eylemlerde hiç susmayan whatsapp gruplarımızda tek kelime dahi edilmedi. çünkü artık whatsapp grubundaki arkadaşlarımın hiçbiri burada yaşamıyor. artık bu olaylar onların gündeminde değil. bunun yerine kendilerine insanca yaşayabilecekleri düzgün hayatlar kurmanın derdindeler. adalet yürüyüşü örneğinden gidersem, bu olay benim de gündemimde olmadı. gönül bağım öyle zayıflamış, kendimi öyle gündem dışına atmışım ki artık bu ülkeye dair hiçbir heyecan hissetmiyorum. ben enerjimi yetmez ama evetçi’lere karşı çıkarken harcadım. enerjimi gezi’de, 2014 seçimlerinde sandığımızı korurken harcadım. şimdi tüm bunlar o kadar uzak geliyor ki adeta yıllar yıllar öncesinden kalma bir anı gibi. sanki çok uzak bir geçmiş gibi. halbuki o kadar uzak olmaması lazım. bu geçen zamanın matematiksel karşılığı ile anlamsal ağırlığı arasındaki fark beni şaşırtıyor.

değişik hisler içindeyim. giden herkesle birlikte kendi geçmişimden bir şeylerin de gittiğini söylesem durumu çok mu romantize ederim? (halbuki böyle olsun istemiyordum). bu ülkede güzel şeyler yapacak insanlar vardı, güzel şeyler yapan insanlar vardı. hiçbiri de bencil, toplumu önemsemeyen kimseler değildi. ancak çoğunu içeri tıktılar. bir kısmını -çoğunu- öldürdüler, bombaladılar. kalanlar da bir seçim yapmak zorunda kaldı. 

yakın zamanda rastladım, nerde olduğunu hatırlamadığım için kaynak veremiyorum; bu son birkaç yılda türkiye’den batıya giden eğitimli nüfus için "üçüncü dalga göç" kavramını kullanmaya başlamışlar. beş on seneye sosyolojik tezlerini okuruz zaten. ilki almanya’ya giden işçilerin göçü, ikincisi bu ilk göç dalgasından sonra yıllara yayılan göçler, üçüncüsü ise eğitimli ve yabancı dil bilen nitelikli insanların günümüzdeki göçüymüş. bu göçün bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk haline evrilmesi beni üzüyor. oysaki ülkede güzel şeyler olabilirdi, öyle güzel insanlar vardı. 
***
dün internette şu fotoğrafı gördüm. biraz kendi arkadaş çevremi biraz da eski türkiye'yi andım. hem kendi gençliğime hem de ülke geçmişine dair tatlı bir hüzne kapılmaktan kendimi alamadım.