2 Ağustos 2017 Çarşamba

zaman makinası ile ikinci tura çıktım

sanırım eskiden okuduğum kitapları yeniden okuma, izlediğim filmleri yeniden izleme yaşına geldim. geçmişte okuduklarımı/izlediklerimi ikinci bir sefer yorumlama yaşında olduğumu düşünüyorum. insan ömrü oldukça bunu üçüncü, dördüncü, beşinci tura kadar çıkarabilir, öyle olduğunu söylüyorlar. ben daha önce hiç ikinci tur yapmamıştım. örneğin geçenlerde d. bana hatırlattı ve yıllardan sonra children of men filmini bir kez daha seyrettim. on sene önce izlediğimde de oldukça etkilenmiştim, çok sevmiştim ama bu yaşımda çok farklı şeyler düşündüm. şimdi izlediğimde varlığını dahi bilmediğim şeyleri artık deneyimlemiş, değişik duygu durumlarına girip çıkmış, doğumlar ve ölümler görmüş, ağır depresyonlardan geçmiş, mutlu olmuş ve her insanın ortalama olarak yaşadığı şeyleri yaşamış biri olarak izledim. on sene öncesinden farklı bir ülke ortamında, farklı bir şehirde ve çevremde yeni insanlar varken bu film iki şekilde beni çarptı. birincisi, anlatılanların bu on yıllık süreçte gerçeğe dönüştüğünü, mültecilik kavramının tüm dünyanın birinci sorunu haline geldiğini gördüm. aylan bebeği kim unutabilir? ikinci olaraksa daha önce nasıl olmuş da bu filmin içindeki umudu görememişim dedim. bu yaşımda bana bunu biraz da d. gösterdi. dünyanın sonu gelirken müziğini dinlemeye devam eden jasper'da ihtiyacım olan şeyi gördüm. işte 2017 yılında benim ihtiyacım olan şey, dışarıda bombalar patlarken müziğini dinlemeye devam eden, espri yeteneğini kaybetmeyen o karakterdeki dirençti. asıl muhaliflik buydu. bu yaptığı insanları umursamamak değildi. nasıl desem, martin luther'in dediği; "yarın dünyanın yıkılacağını bilsem, bugün bir elma ağacı dikerim" lafı gibi bir duruştu. ya da werner herzog'a sordukları "yarın dünyanın son günü olduğunu bilseniz ne yaparsınız?" sorusuna, "sabah erken kalkıp film çekmeye giderim" yanıtı gibi. benim ihtiyacım olan şey, üzerimize yıkmaya çalıştıkları bu ataletsizliği sürekli ve sürekli, her gün yeniden yenmekti. boğulmamak için çabalamaktı.

ben tam bunları düşünürken, guardian'da arcade fire'ın yeni albümü hakkında çıkan bir yazının başlığını gördüm ve çok beğendim: "kıyamet gününe kadar parti." demek istediğim tam da böyle bir şeydi. inadına yaşamak. güzellikleri görmeye devam etmek. bu saçma dünyada yarını unuturcasına eğlendiğin bir parti değil; bilakis her şeyin farkında olarak, halen güzel müzikleri dinleyebildiğin için mutlu olarak, güzel müzikler yapan insanlarla aynı zaman diliminde yaşadığını bilerek, yüz sene önce yaşamış insanlarla sanat üzerinden bağ kurarak yaşamak. benim kafamdaki parti böyle bir şey. arcade fire'ın yeni albümü apayrı bir konu ama ben eski albümlerinden bir şarkı paylaşmak istiyorum. kişisel olarak şu an hayatımın neon bible dönemindeyim. iyi bildiğim şehirlerin içine edildiğinde (aslında edildi), tüm dostlarım gençliğimin geçtiği şehri terk ettiğinde, lise-bahçeli-beşevler-öğretmen evi avm olduğunda, odtü arazisine bir yol daha yaptıklarında hayatımın the suburbs dönemine gireceğim. ama şimdilik, windowsill ile devam ediyorum. inanamıyorum, win butler bu şarkıyı söylediğinde, bu albümü çıkardıklarında benden küçükmüş. oysa şimdiye kadar hep benden büyüklerdi. kulağım kanayana kadar dinlediğim yıllarda hep benden büyüklerdi. zaman makinası işte böyle bir şey olmalı.

on sene öncesine selam olsun. hem filme hem albüme.

Hiç yorum yok: