duygusal açıdan inişli çıkışlı bir haftanın ardından yine cumartesi günü geldi. en sevdiğim gün. varoluşsal sorgulamalar, iyi gitmeyen tez çalışmaları, arkadaşlarımla konuşmalarımızın dönüp dolaşıp geldiği ortak varoluşsal dertler, hayatın güzel olduğunu düşünmeme rağmen bu sistemde yaşamanın verdiği sonsuz anlamsızlık hissi derken yine bir hafta sonunu ettik. önümde bir şişe şarapla bilgisayar başındayım. bir yandan bilgisayarda çözümü devam eden tez çalışmalarına göz atıyor, bir yandan kendime spotify'dan şarkı üstüne şarkı, albüm üstüne albüm beğeniyorum. bu şarabı içersem depresif hissedeceğimi biliyorum ama içmeye devam ediyorum. bu aralar ev arkadaşım eve az uğruyor ve onun varlığını özlüyorum. görücü usulü başlayan arkadaşlığımızın derin bir dostluğa dönüşeceğini bizi tanıştıran ortak arkadaşım tahmin bile edemezdi. ben de edemezdim. hayat ne garip, sürprizlerle dolu. beni buralarda dağılmadan tutan kişinin çoğu zaman o olduğunu düşünüyorum.
ama ya evlenip giderse diye düşünmeden edemiyorum ve bencil bir şekilde en azından ben tezimi bitiren dek yanımda kalmasını istiyorum. bunu dile getiremiyorum, getiremem de, utanırım, haddime değil. ama bu şehirden h.'nin gitmesinin ardından bir ayrılığı daha kaldıramam gibi geliyor. en azından şimdi değil. frances ha filmi gözümün önüne geliyor. hani orada arkadaşının evden ayrılıp, erkek arkadaşıyla bir eve çıkmasına bozulan, hatta sanki sevgilisine darılır gibi darılan frances'i hatırladın mı? işte onun gibi içerleme potansiyelimin olduğunu görüp, kendimden utanıyorum. bunları düşündüğüm bu hafta, bir ayrılık haberi daha öğreniyorum. kardeşim gibi olan i.'nin avrupa'da e. şehrine gideceğini öğreniyorum. bu e. şehri de öyle bir yer ki ben hariç tüm yakın çevremin, tüm o doktoralı parlak mühendislerin akın ettiği şehir. oraya gitsem, istanbul'dan çok daha sosyal bir hayatım olabilir. istanbul'da konserlerin ve şehir dışından gelen insanların beni ziyareti arasına sıkıştırdığım sosyal hayatım, bir ankara ya da potansiyel bir yurt dışı hayatı değil. ankara ve odtü sıkça aklıma geliyor.
dün işyerinde p.'nin sesli mesajını aldım. kulaklığımı taktım ve dinledim. gözlerim doldu. iyi gitmeyen deneylerinden, yıldığı çalışmalarından bahsediyordu. hadi şimdi size "dersi ekip, kızılay'a gidelim!" demeyi çok isterdim diyordu. hayat ne garip. ben de onun olduğu şehirde, olduğu ülkede bulunmayı çok isterdim mesela. öyle ki bir baktım, beş gün sonra orada damien jurado konseri varmış. hem de ona bir-iki saatlik mesafede. "gel gidelim!" demeyi çok isterdim. tıpkı slowdive konserine birlikte gittiğimiz gibi, damien jurado'ya da birlikte gidelim dedim. ama gidemem. aylardır damien jurado dinliyorum ve dinledikçe kendimle orta nokta bulmaya çalışıyorum. orta noktaya yaklaşıyorum gibi geliyor. kavga etmeden, kendimi yıpratmadan biraz nötrleniyorum. hiç bu kadar yoğun bir şekilde damien jurado dinlememiştim. röportajlarını okudum, youtube'da röportaj videolarını izledim. böyle şeyler yapmayı seviyorum. kimisi ses olsun diye televizyon açar, ben de yemek yerken ses olsun diye youtube videoları açıyorum. açık yüreklilikle depresyonundan bahsettiği on dakikalık bir videosuna denk geldim. anlatırken gözleri doluyor ve neredeyse ağlayacak gibi oluyor. benim de gözlerim doluyor. bunun üzerine konuşması hatta intihar denemesini anlatması beni çok etkiliyor. resim yapmayı müzik yapmaya tercih ettiğini ama resmin para getirmediğini söylediği yerde, resim sevgisinde buluştuğumuz için seviniyorum. bu müzikler hayatımı çekilir kılıyor. aynı dönemde yaşadığım ve müzikleriyle bağ kurabildiğim insanlar olması beni memnun ediyor. yaşasınlar ve ben onların yarattığı şeyleri gelecekte de dinlemeye devam edeyim istiyorum.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.
***
ah bu şarkılarda geçen şehir isimleri... galiba amerika'yı filmlerden öğrendiğimden daha çok şarkılardan öğrendim.