29 Nisan 2012 Pazar

en sevdiğim akım minimalizm

5 yıllık kalkınma planımda kafamın içini aynen böyle yapmak var.

üzerinden zaman geçince her şey o kadar ufak, o kadar önemsiz görünüyor ki hayatta önemli sayılabilecek şeylerin sadece bir avuç olduğunu düşünmeye başlıyorum. isteklerim azalıyor, beklentilerim azalıyor, hayalini kurduğum şeyler azalıyor ama bunlardan üzüntü duymuyorum. gittikçe öze yaklaşıyormuşum gibi hissediyorum ve azaldıkça azalıyorum. her şeyi minimuma indirmenin beni özgür kıldığını görüyorum. evde yer kaplayan gereksiz şeyleri atmayı, dolapta olabildiğince az kıyafet bulundurmayı, bozdolabında karnımı doyurmaya yetecek miktarda yemek saklamayı tercih ediyorum. duvarlara hiçbir şey asmıyorum. prensip olarak dekoratif amaçlı küçük objeler yerine sadece tek ve kocaman bir parçayı kullanıyorum. diğer türlüsünde her şey üzerime geliyormuş gibi hissediyorum. evden bir şeyleri attıkça içimde beliren huzur hissini tarif etmem mümkün değil. dolaplarımın içi boşaldıkça adeta kafam boşalıyor, hayatımdaki gereksiz şeylerden kurtuldukça ben daha rahat bir insan haline geliyorum. bir sürü şeyi atarak ve bir şekilde onları geri dönüştürerek kendime yer açıyorum. beynimde açılan yerlere başka şeyler saklıyorum; o yerlere bir sürü şarkı giriyor, bir sürü söz, bir sürü resim ya da ses. kimisini zamanla unutuyorum, kimisi de o kadar eskide kalıyor ki hatırlamak dahi dokunmuyor. iyi ki unutmak diye bir şey var. unutmasak halimiz ne olurdu acaba?

28 Nisan 2012 Cumartesi

kağıt kesiği gibi müzik

kağıt kesiği ne fena bir şey. ne kesildiği sırada fark ediyorsun ne de kapanma sürecinde. bir bakmışsın elin kesilmiş, bir bakmışsın kesik gitmiş. acı çektirmiyor ama arada sızlıyor. bakınca o kadar kendini belli etmiyor ama orada olduğunu biliyorsun. bazen parmak aran kesiliyor ve oraya baktığında ince kırmızı bir şerit görüyorsun. işte kesik orada. tek çaresi geçmesini beklemek, başka ne yapabilirsin ki? işte jason quever'in papercuts ismi altında yaptığı müziği de bu şekilde yorumlarsak yanlış olmaz gibime geliyor. hatta böyle bir isim nerden aklına gelmiş de koymuş, bu muazzam uyumu nasıl sağlamış diye düşünmekten kendimi alamıyorum. kağıt kesiği gibi bir müzik daha önce görmemiştim. ya da şöyle diyeyim, bir müziğin kağıt kesiği ile benzeşebileceğini bana gösterdiği ve bu sayede bana ilham verdiği için kendisine gönlümde nadide bir yer veriyorum. acı çektirmeyen ama arada sızlatan winter daze parçasını aylardır dinliyorum ve her seferinde gözümün önünde koyu mavi bir perde beliriyor. belki akşam, belki sabaha karşı bir vakit, hava soğuk, üzerimde mont var. her yer koyu mavi, biraz uykum var, yollar önümde uzayıp gidiyor. kalbimi en sıkıştıran hissin özlem olduğunu ta içimde hissediyorum. özlemeyi yok etmek istiyorum ama olmuyor. kimseyi özlemek istemiyorum ama elimden bir şey gelmiyor, çok özlemeye devam ediyorum. herkes uzaklara gidiyor, çevredekiler dağılıyor, birine ulaşmanın tek yolu artık internet oluyor. sesini duyamadığım, kokusunu içime çekemediğim, omzuna başımı koyamadığım dostlar ve sevgililer istemiyorum. günden güne her şey eskide kalıyor, tıpkı bu şarkının içinde yer aldığı albümün ismi gibi, fading parade. en şenlikli zamanlar bile soluyor. ("solma" eylemi üzerine düşünmeliyim). şarkı "ben seni kalpten özlüyorum/ sen de beni kalpten özlüyor musun?" derken, solan bir fener alayı üzerine düşünüyorum. etraf ışıl ışılken birden nasıl oldu da zihnimin içi koyu maviye büründü anlamıyorum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

moonrise kingdom


sevgili wes,
bu sefer nasıl da tam zamanında yetiştiğini anlatamam. meğersem ihtiyacım olan şey bir filminmiş. az önce moonrise kingdom'un trailer'ını izledim de, nasıl desem, izlemem bile yetti bana. hayatı günü geçirmeye, günleri de şarkılara/filmlere/kitaplara bağlamış biri olarak, önümdeki birkaç ay zarfında bana bekleyeceğim yeni bir şey daha kazandırdığın için sana ne kadar teşekkür etsem az. bilmezsin ama ben beklemeyi iyi beceririm. senin filmini de bekleyeceğim.


sevgiler,
ben.

not: canım arkadaşım d., tarihi belirsiz bir gelecekte sana bu filmi benimle birlikte izlemeni teklif ediyorum. umarım benle çıkarsın.

24 Nisan 2012 Salı

camın ardından bakan kadın


anjelica huston'ın bob richardson tarafından çekilen üstteki resmini görünce, aklıma nilgün marmara'nın alttaki resmi geliverdi. iki resim ne kadar çok birbirini andırıyor. ikisi de değişik okumalara açık. camın ardından bakan kadın bana ne anlatıyor? malzemelerin en güzellerinden birinin -belki de en güzelinin- cam olduğunu düşünmem boşuna değil. hem insanın içini ferahlatan bir genişlik ve hafiflik sunuyor, hem de tabiatımızdaki kırılganlıktan izler taşıyor. camı parçalamak istediğim anlar da oluyor, soğuk cama alnımı ya da yanağımı dayayıp da kendime geldiğim anlar da.

15 Nisan 2012 Pazar

50 words for snow



ilk dinlediğim günden bu yana kate bush'un 50 words for snow albümünün bana hissettirdiklerini yazmak istemiştim ama yapamadım. bahanem ise kafamı toparlayamadım ya da bir türlü vakit olmadı gibi şeyler değil; bende yarattığı his alemini ifade etmemin pek mümkün olmayacağını düşünmemdi. albümü daha ilk dinleyişimde, ilk şarkı olan snowflake'de kate bush şarkıya girdiği andan itibaren 50 words for snow'u kalbimin en derinlerinde bir yere koyuverdim. ilk görüşte aşk bu olmalı diye düşündüm, daha ilk dakikadan öylece kalakaldım, duvarları seyretmeye başladım. hiçbir şey yapmadan snowflake'in sözlerini takip ettim. daha ilk dinleyişimde dokuz küsur dakikalık bu parçanın yarısındayken gözümden yaş geldi. kate bush şöyle diyordu: "dünya çok gürültülü, düşmeye devam ediyorum ama seni bulacağım. bir ormandaydık, geceyarısı, yılbaşı gecesi. sanki seni görmüştüm, uzun beyaz boynunu. kırık kalbim ve muhteşem dansım."

yirmi beş-otuz sene önce çıkardığı albümleri ben bu yaşımda dinliyordum ve kendisiyle eşzamanlı yaşamam mümkün değildi. ama şimdi bir albümüne yetişmiştim, hem de çıkar çıkmaz dinlemiştim ve eşzamanlı bir şeyler yaşadığımızı düşünmüştüm. bu da beni çok heyecanlandırmıştı. "bir bulutun içine doğmuşum" diye girdiği şarkısında, "dünya çok gürültülü, ben düşüyorum ama seni bulacağım" diye devam ediyordu ve bütün bu cümlelerin karşısında tüylerim diken diken olmasın da ne olsundu? geçen aylar zarfında bu şarkıda hüngür hüngür ağladığım oldu. sadece bu şarkıda değil, bütün bir albümde. her dinleyişimde halihazırda yaptığım şeyi yapamaz, yürüdüğüm yolu yürüyemez oluyorum. o yüzden de sadece yatağımda dinliyorum. bir sürü albüm seviyorum, bir sürü müzisyen. manevi bağ kurduğum çok albüm var, artık eskisi kadar bağ kuracağım albüm sık çıkmıyor karşıma. bir albümün içine girmem zorlaşıyor, kalbimde nadide bir yer ayıramıyorum kolay kolay. ama bazı albümlerin yeri özel ve 50 words for snow da bunların başında geliyor. benim nazarımda bir son dakika manevrası, son anda gelip de baş köşeye kurulan canımıniçi kardan adam. kate'in yatağına aldığı ama ertesi sabah bulamadığı kardanadam, camını açıp beklediği ve soğuğun içine girdiği kardan adam. ben kaybetmemek için yemeyi tercih ederdim. kardanadamı yersem içimde erirdi, bu da gayet güzel olurdu.
***
kate, bana hiç iyi şeyler etmedin. her şarkının ortalama on dakika sürdüğü bu albümü dinlemekten yorulacağımı düşünmüyorum ama yine de samimiyetle söylüyorum ki bu albümü hiç bilmemeyi tercih ederdim.

14 Nisan 2012 Cumartesi

kısmetse bir dahakine

gençler keşke biz de bir coachella yapaydık, geçerken uğrasaydık.

not: james babalar da yaşlanınca çıkmaya başlamışlar, ayıp.

the hours - michael cunningham

karşımda oturan adama the hours kitabını niye sevdiğimi anlatacaktım. tam anlatmak üzereydim ki hiç ilgilenmediğini fark ettim. tam olarak şöyle demiştim ki gerisi gelmedi: "the hours'u çok sevdim çünkü üç kadının hikayesini çok incelikli bir şekilde anlatmış." bu cümlemin üzerine "aa öyle mi?! mesela nasıl?" demedi. heyecanlanmadı ya da yüzünde bir merak ifadesi belirmedi. benim kitabım onu ilgilendirmiyordu. kitabın içindeki kadınları, onları niye sevdiğimi, her birinde kendimden ne bulduğumu merak etmiyordu. ben de kadınlarımı kendime saklamayı tercih ettim. sevgimi anlatırken kendimi de anlatıyordum ve bunu anlayamayacak insanların karşısında çarçur edecek hislerim yoktu.

ince bir kitap olmasına rağmen, michael cunningham'un the hours romanı elimde bir aydan fazla süre durdu. kitabın daha ilk başında onu öyle sevdim ki kendi kendime bir karar aldım, her gün sadece ve sadece kitaptan bir bölüm okuyacaktım, asla daha fazla değil. her bir bölüm beş-altı sayfadan oluşuyordu ve böylece kitabı olabildiğince uzun zamana yaymış olacaktım. bunu yapma sebebim, kitabın atmosferiyle benim son zamanlardaki ruh halimin örtüşmesi ve bu yüzden kitabın içinde yaşamak istememdi.

yıllar önce, the hours filmi vizyona girdiğinde hayatımda ilk defa tek başıma sinemaya gitmiştim. filmin girdiği kış mevsiminin akabindeki yaz mevsiminde kavaklıdere sinemasında yıl içinde vizyona giren filmlerden seçmeler gösterilirdi. ben de bir yaz günü, tek başıma bu filme gitmiştim. şimdi düşünüyorum da bir yaz günü, on dört yaşında bir çocuk niçin böyle bir filmi seçer, anlam veremiyorum. filmi sevmiş miydim tam hatırlamıyorum ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. atmosferinden, yalnız kadınlardan, insanın peşini bırakmayan ölüm korkusundan, sevginin yetmeyişinden vs. bütün bunlardan çok etkilenmiştim. filmin atmosferi dokuz yıl önceki aklımda aynen böyle kalmış olacak ki, bir süre önce aklıma düştü ve ben bu sefer kitabı bulup okumak istedim. on dört yaşındaki ben'in çok etkilendiği the hours'da, yirmi üç yaşındaki ben ne bulacaktım, gerçekten çok merak ederek başladım kitaba. her şey aklımda kaldığı gibiymiş, hatta daha fazlasıymış ve ben yine o yalnızlık dolu, huzursuz, boşluklu atmosferin içine çekiliverdim. suyun yüzeyindeyken dibine çekilmek gibi bir şeydi. karşı koymadan, hatta gönüllüce kafesin içine girdim.

kitabı okuyunca düşündüğüm, şu anki kafa karışıklığımın yaşla başla ilgisi olmadığıydı. bundan yirmi sene sonra da huzursuzluklarım beni boğacaktı. dilerim öyle olmaz ama olursa da şaşırmayacağım. bazen yazmak iyi geliyor ama hiçbir şeyin iyi gelmediği zamanlar da var. virginia'yı seven bir kocasının olması durumu değiştirmiyor; çünkü sevginin yetmediği durumlar var. bu ne bencillik ne de şımarıklık. sevginin her şeye iyi geldiğini kim söylemiş ki? bazen düşünüyorum, kendini karşındakini sevdiğine inandırıp bir şekilde devam ederek, sonra da karşıdakine haksızlık yaptığını düşünüp vicdan azabı çekerek geçen günlerin sonu gelmeyecek mi? on ben yaşındayken bugünleri düşündüğümde farklı şeyler hayal ederdim. en azından hala beni en çok tatmin eden şeyin kulağımda müzikle uyumak olduğunu düşünmezdim. gizli bir haz duyarak tek başıma sinemaya gitmeyi bir başkasıyla gitmeye tercih edeceğimi, meşhur bir çorbacıda çorba denemeye kendi başıma gideceğimi düşünmezdim. bunların hiçbirinden üzüntü duymuyorum, bilakis "yine olsa yine yaparım" dediğim için durup bir düşünüyorum. sohbeti ilgimi çeken bir adamla dışarı çıktıktan bir saat sonra gözüm çaktırmadan saate gidince, kendime dışarıdan bakıyorum, işte yine o sıkılgan ben diyorum. bitse de gitsek diye geçiyor içimden. bir virginia değilim ama virginia olmak için woolf olmak gerekmiyor. herhangi bir kadın olmak yetiyor. içinde bir şey üretme arzusu olan herhangi bir kadın... bazen yemek yapasım geliyor, bazen çamaşır yıkayasım. halen beni psikolojik olarak en çok rahatlatan şey temizlik yapmak ve temizlik yapmanın verdiği tatmini pek az şey veriyor. kara enerjimi ne yaparak atsam dediğimde, somut bir sonucu olacak şeyleri tercih ediyorum. yazı yazınca, çamaşırları yıkayınca, çay demleyince ve yüzünce her şey gözüme daha güzel görünüyor. bazen hiçkimsenin sevgisi -annemin sevgisi bile- beni yatıştırmaya yetmezken, omomatik kokan çamaşırlar kafi geliyor.



romandaki hikayelerden biri de mrs.brown ve oğlu richie'ye ait. huzursuz ruh halini annesinden devralan richie'nin başını göğsüme yaslamak istiyorum. ah şu anneler yok mu, freud'a katılmamak içten değil. hayatta annelerimizin yapamadıklarını yapıyoruz; hep daha ileriye gitmek için, daha cesur, korkusuz olmak için, daha çok yer görüp, daha çok şey deneyimlemek için yaptıklarımızın haddi hesabı yok. ömrü boyunca kendisini öldüremeyen bir annenin oğlu, annesinin yapamadığını yapabilir mi acaba? kendimi düşünüyorum da, mrs.brown'la yaşamanın ne demek olduğunu az çok biliyor gibiyim. keşke annemden daha iyi genler devralsaymışım ama maalesef kısmetimde bunlar varmış. bazen düşünüyorum, keşke babama benzeseymişim diyorum. hoş, onu da pek tanımıyorum ya neyse. sessiz sakin, mülayim bir adammış diyorlar. mutlu muymuş, mutsuz muymuş bilmiyorum. ama yine de annemden daha mutlu bir insan olduğunu ummak istiyorum. şu anda buna cevap verebilecek bir insan olsa (halam? amcam?), ona şöyle sorardım: babam mutlu bir insan mıydı? keşke annem mutlu bir insan olsaydı. o zaman ben de daha mutlu bir insan olabilirdim. neden böyle genlerim var ki? hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. gittikçe zaman yaklaşıyor ve bir türlü ters yöne kaçamıyormuşum gibi geliyor. anneme benzemek istemiyorum; çünkü ben karanlık ruh halinin beni takip etmesini istemiyorum. mrs.brown'a değil ama richard'a kendimi yakın hissetmem de bu yüzden işte. richie annesini değil, sadece bir kez öpüştüğü clarissa'yı bütün ömrü boyunca zihninde taşıyor ve ben de kendime soruyorum: benim de bütün ömrüm boyunca zihnimde taşıyacağım bir anım mevcut mu diye. neyseki var. ama bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. kitabın bir yerinde geçiyordu, "insan yirmi yaşındaki bir öpücüğü nasıl saklar?" gibisinden bir şey. saklamasına saklar da zaman geçtikçe anıların eskimesi ve silinmesi, zihnimde canlandırmaya çalıştıkça zorlandığımı görmem, o anının bulunduğu konumdan sanki bir arabayla hızlıca uzaklaşmam ve anının arkamda kalması beni düşündürüyor. üzülmüyorum dersem yalan söylerim, üzülüyorum ama eşyanın tabiatı bu, her şey eskiyor.

kitabın sonlarına doğru bir yerde, mrs.woolf'un anlatıldığı bir bölümde şöyle bir cümle geçiyor,"she cherishes extravagant hopes". durdum ve düşündüm. döndüm bir daha okudum. önce cherish fiiline dikkat kesildim. ne güzel bir fiil diye düşündüm. sonra extravagant hopes kısmına takıldım. en son hopes'un önüne high getirilen şarkıdan beri bu kadar etkilendiğim bir hopes tamlaması görmemiştim. abartılı, boş, gereksiz umutlar: extravagant hopes. sonra bunları birleştirdim. to cherish extravagant hopes. işte günlerim bir süredir böyle geçiyordu ve the hours beni bu abartılı, gereksiz umutların peşinden sevgiyle koşmaya teşvik ediyordu. bu sıralar tek yaptığım, "cherishing extravagant hopes" idi.