14 Nisan 2012 Cumartesi

the hours - michael cunningham

karşımda oturan adama the hours kitabını niye sevdiğimi anlatacaktım. tam anlatmak üzereydim ki hiç ilgilenmediğini fark ettim. tam olarak şöyle demiştim ki gerisi gelmedi: "the hours'u çok sevdim çünkü üç kadının hikayesini çok incelikli bir şekilde anlatmış." bu cümlemin üzerine "aa öyle mi?! mesela nasıl?" demedi. heyecanlanmadı ya da yüzünde bir merak ifadesi belirmedi. benim kitabım onu ilgilendirmiyordu. kitabın içindeki kadınları, onları niye sevdiğimi, her birinde kendimden ne bulduğumu merak etmiyordu. ben de kadınlarımı kendime saklamayı tercih ettim. sevgimi anlatırken kendimi de anlatıyordum ve bunu anlayamayacak insanların karşısında çarçur edecek hislerim yoktu.

ince bir kitap olmasına rağmen, michael cunningham'un the hours romanı elimde bir aydan fazla süre durdu. kitabın daha ilk başında onu öyle sevdim ki kendi kendime bir karar aldım, her gün sadece ve sadece kitaptan bir bölüm okuyacaktım, asla daha fazla değil. her bir bölüm beş-altı sayfadan oluşuyordu ve böylece kitabı olabildiğince uzun zamana yaymış olacaktım. bunu yapma sebebim, kitabın atmosferiyle benim son zamanlardaki ruh halimin örtüşmesi ve bu yüzden kitabın içinde yaşamak istememdi.

yıllar önce, the hours filmi vizyona girdiğinde hayatımda ilk defa tek başıma sinemaya gitmiştim. filmin girdiği kış mevsiminin akabindeki yaz mevsiminde kavaklıdere sinemasında yıl içinde vizyona giren filmlerden seçmeler gösterilirdi. ben de bir yaz günü, tek başıma bu filme gitmiştim. şimdi düşünüyorum da bir yaz günü, on dört yaşında bir çocuk niçin böyle bir filmi seçer, anlam veremiyorum. filmi sevmiş miydim tam hatırlamıyorum ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. atmosferinden, yalnız kadınlardan, insanın peşini bırakmayan ölüm korkusundan, sevginin yetmeyişinden vs. bütün bunlardan çok etkilenmiştim. filmin atmosferi dokuz yıl önceki aklımda aynen böyle kalmış olacak ki, bir süre önce aklıma düştü ve ben bu sefer kitabı bulup okumak istedim. on dört yaşındaki ben'in çok etkilendiği the hours'da, yirmi üç yaşındaki ben ne bulacaktım, gerçekten çok merak ederek başladım kitaba. her şey aklımda kaldığı gibiymiş, hatta daha fazlasıymış ve ben yine o yalnızlık dolu, huzursuz, boşluklu atmosferin içine çekiliverdim. suyun yüzeyindeyken dibine çekilmek gibi bir şeydi. karşı koymadan, hatta gönüllüce kafesin içine girdim.

kitabı okuyunca düşündüğüm, şu anki kafa karışıklığımın yaşla başla ilgisi olmadığıydı. bundan yirmi sene sonra da huzursuzluklarım beni boğacaktı. dilerim öyle olmaz ama olursa da şaşırmayacağım. bazen yazmak iyi geliyor ama hiçbir şeyin iyi gelmediği zamanlar da var. virginia'yı seven bir kocasının olması durumu değiştirmiyor; çünkü sevginin yetmediği durumlar var. bu ne bencillik ne de şımarıklık. sevginin her şeye iyi geldiğini kim söylemiş ki? bazen düşünüyorum, kendini karşındakini sevdiğine inandırıp bir şekilde devam ederek, sonra da karşıdakine haksızlık yaptığını düşünüp vicdan azabı çekerek geçen günlerin sonu gelmeyecek mi? on ben yaşındayken bugünleri düşündüğümde farklı şeyler hayal ederdim. en azından hala beni en çok tatmin eden şeyin kulağımda müzikle uyumak olduğunu düşünmezdim. gizli bir haz duyarak tek başıma sinemaya gitmeyi bir başkasıyla gitmeye tercih edeceğimi, meşhur bir çorbacıda çorba denemeye kendi başıma gideceğimi düşünmezdim. bunların hiçbirinden üzüntü duymuyorum, bilakis "yine olsa yine yaparım" dediğim için durup bir düşünüyorum. sohbeti ilgimi çeken bir adamla dışarı çıktıktan bir saat sonra gözüm çaktırmadan saate gidince, kendime dışarıdan bakıyorum, işte yine o sıkılgan ben diyorum. bitse de gitsek diye geçiyor içimden. bir virginia değilim ama virginia olmak için woolf olmak gerekmiyor. herhangi bir kadın olmak yetiyor. içinde bir şey üretme arzusu olan herhangi bir kadın... bazen yemek yapasım geliyor, bazen çamaşır yıkayasım. halen beni psikolojik olarak en çok rahatlatan şey temizlik yapmak ve temizlik yapmanın verdiği tatmini pek az şey veriyor. kara enerjimi ne yaparak atsam dediğimde, somut bir sonucu olacak şeyleri tercih ediyorum. yazı yazınca, çamaşırları yıkayınca, çay demleyince ve yüzünce her şey gözüme daha güzel görünüyor. bazen hiçkimsenin sevgisi -annemin sevgisi bile- beni yatıştırmaya yetmezken, omomatik kokan çamaşırlar kafi geliyor.



romandaki hikayelerden biri de mrs.brown ve oğlu richie'ye ait. huzursuz ruh halini annesinden devralan richie'nin başını göğsüme yaslamak istiyorum. ah şu anneler yok mu, freud'a katılmamak içten değil. hayatta annelerimizin yapamadıklarını yapıyoruz; hep daha ileriye gitmek için, daha cesur, korkusuz olmak için, daha çok yer görüp, daha çok şey deneyimlemek için yaptıklarımızın haddi hesabı yok. ömrü boyunca kendisini öldüremeyen bir annenin oğlu, annesinin yapamadığını yapabilir mi acaba? kendimi düşünüyorum da, mrs.brown'la yaşamanın ne demek olduğunu az çok biliyor gibiyim. keşke annemden daha iyi genler devralsaymışım ama maalesef kısmetimde bunlar varmış. bazen düşünüyorum, keşke babama benzeseymişim diyorum. hoş, onu da pek tanımıyorum ya neyse. sessiz sakin, mülayim bir adammış diyorlar. mutlu muymuş, mutsuz muymuş bilmiyorum. ama yine de annemden daha mutlu bir insan olduğunu ummak istiyorum. şu anda buna cevap verebilecek bir insan olsa (halam? amcam?), ona şöyle sorardım: babam mutlu bir insan mıydı? keşke annem mutlu bir insan olsaydı. o zaman ben de daha mutlu bir insan olabilirdim. neden böyle genlerim var ki? hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. gittikçe zaman yaklaşıyor ve bir türlü ters yöne kaçamıyormuşum gibi geliyor. anneme benzemek istemiyorum; çünkü ben karanlık ruh halinin beni takip etmesini istemiyorum. mrs.brown'a değil ama richard'a kendimi yakın hissetmem de bu yüzden işte. richie annesini değil, sadece bir kez öpüştüğü clarissa'yı bütün ömrü boyunca zihninde taşıyor ve ben de kendime soruyorum: benim de bütün ömrüm boyunca zihnimde taşıyacağım bir anım mevcut mu diye. neyseki var. ama bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. kitabın bir yerinde geçiyordu, "insan yirmi yaşındaki bir öpücüğü nasıl saklar?" gibisinden bir şey. saklamasına saklar da zaman geçtikçe anıların eskimesi ve silinmesi, zihnimde canlandırmaya çalıştıkça zorlandığımı görmem, o anının bulunduğu konumdan sanki bir arabayla hızlıca uzaklaşmam ve anının arkamda kalması beni düşündürüyor. üzülmüyorum dersem yalan söylerim, üzülüyorum ama eşyanın tabiatı bu, her şey eskiyor.

kitabın sonlarına doğru bir yerde, mrs.woolf'un anlatıldığı bir bölümde şöyle bir cümle geçiyor,"she cherishes extravagant hopes". durdum ve düşündüm. döndüm bir daha okudum. önce cherish fiiline dikkat kesildim. ne güzel bir fiil diye düşündüm. sonra extravagant hopes kısmına takıldım. en son hopes'un önüne high getirilen şarkıdan beri bu kadar etkilendiğim bir hopes tamlaması görmemiştim. abartılı, boş, gereksiz umutlar: extravagant hopes. sonra bunları birleştirdim. to cherish extravagant hopes. işte günlerim bir süredir böyle geçiyordu ve the hours beni bu abartılı, gereksiz umutların peşinden sevgiyle koşmaya teşvik ediyordu. bu sıralar tek yaptığım, "cherishing extravagant hopes" idi.

Hiç yorum yok: