kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2018 Pazartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-2: "sinema bir şenliktir"


-onat kutlar ile ilgili paylaşmak istediğim düşüncelerimi iki kısma ayırdım. bir öncekinde kendisine dair genel düşüncelerimi, edebiyat diline dair hissettiklerimi sıralarken; bu yazıda onat kutlar ve sinema ilişkisine değinmek istedim. çünkü sinema ile olan ilişkisi özel bir başlığı hak ediyor. sadece eleştirmenliği değil, teorisyenliği ile de ülkemizde sinemaya katkı sağlamış bir insan. bu konuda sinema bir şenliktir kitabında okuduğum yazıları (milliyet sanat, yeni sinema vb. dergilerde yayınlanmış) referans göstererek, kendimce bir şeyler yazmak istedim. tırnak içindeki kısımlar onat kutlar'dan bire bir alıntıdır.

-onat bey'in dünya sineması yazılarını topladığı kitabın adı sinema bir şenliktir. ne kadar güzel bir isim. bergman ve büyülü fener ikilisi kadar güzel. zihnimde coşkulu ve gürül gürül akan bir şeyler canlanıyor. en hüzünlü film bile bir şenlik. kendisinin dediği gibi, sinemada dilini bilmesen bile perdedeki insanı anlamaman için bir sebep yok. ilk olarak görüntü ve resim var. bu sebeple altyazı olmasa bile anlaşılır.

-onat kutlar'ın sinema sevgisi, bu sevgiyi başka insanlara yaymak üzerine kurulu. özellikle de sinema ile hiç buluşmayanlara ya da author sineması ile tanışıklığı olmayanlara bu sanat dalını ulaştırmak istiyor. entelektüel olarak yaşamdan aldığını başkalarına da veren, hatta aldığından fazlasını veren/vermeye çalışan bir aydın bilinci ile türkiye'de 1960'lı yılların sonundan, terör saldırısında öldürüldüğü 1994 yılına kadar sinema için uğraşmış bir kişi. kelimenin tam manasıyla aydın bir insan ve ülkesinin entelektüel gelişimi için çabalayan, bunu yaparken de karşılaştığı engellere rağmen yılmayan biri. onca yıl, onca olay ve üzücü şeylerden sonra bile bu uğurda şevkinin kırılmaması ilham verici. 

-1960'ların ve 1970'lerin türkiyesinde, darbeler sonrasında, dışa kapalı bir ülkeyken bile dünyanın uzak köşelerindeki sinemacılarla ilişki kurmaya çalışması, kopyası bulunamayan nadir filmleri toplayıp, türk sinemateki derneği arşivine katmaya çalışması müthiş bir çaba. düşünüyorum; internetin olmadığı bir çağda, bütün bunları yapmaya çalışmak, insanlara mektup yoluyla ulaşıp, aylar sonra haber almak (ya da alamamak) ne büyük bir sabır. 

-onat kutlar sinemayı niçin sevdiğini tek bir cümleyle anlatmıyor. ama edebiyatını okuyup, sinema yazılarına aşinalık kazandıkça kafamda bir şeyler şekilleniyor. anadolu'da, gaziantep'te geçen bir çocukluk. sonra büyükşehir. ardından 1960'lı yılların paris'inde geçen öğrencilik. benim yorumum: dünyanın ne kadar büyük olduğunu, senin bildiğin dünyadan ötesi olduğunu, bir yönetmenin zihinsel ve duygusal dünyasında gezinmenin verdiği hazzı anlamak için sinema. izlediğin bir film üzerine düşünmenin keyfi ama belki de en önemlisi şu hayatı güzelleştiren bir sebep edinmek için sinema. devam edebilmek için sinema.

-bu kitabın ilk baskısının üzerinden 33 sene geçmiş. çoğu yazının yazılma tarihi 70'li yıllara gidiyor. ben bugün okuduğum bu yazılara dair ufak tefek karalamalar yaparken, kitapta ismi geçen filmlerin imdb linklerini de ekliyorum. mesela ilk bahsedeceğim filmi -angyolak föjde- imdb'de sadece altı kişi oylamış. bu bile onat kutlar'ın büyük ve meraklı bir sinemasever olduğunu gösteriyor. kalabalık izleyici kitlesi bulamamış ya da günümüze kopyası kalamamış filmlerin peşine düşen bir sinefil. o günün koşullarında -ortada ne internet, ne telefon varken- kimselerin bilmediği, kimselerin duymadığı bu filmlerin peşinden koşması, bu filmleri izlemek için gösterdiği insanüstü çaba, 2000'li yılların sunduğu imkanları düşündüğümde bile ağzımı açık bırakıyor.

giriş
budapeşte, nehir kıyısında oturulan bir kafe ve macar sineması ile başlıyor kitap. 1966 yılında istanbul, balıkpazarı girişinde bir handa kurulan ülkemizin ilk sinematekinin açılış filmi bir macar filmiymiş: angyolak föjde (meleklerin toprağı). onat bey gösterime bir saat kala, sekiz kutu filmden oluşan filmin finalinin olduğu kutuyu takside unutmasın mı? filmi unuttuğu taksiyi koca semtte tabana kuvvet aramasını, hem de salon hınca hınç doluyken, misafirler arasında sabahattin eyuboğlu, azra erhat, heykeltıraş kuzgun acar, oğuz atay, prof. cavit orhan tütengil (kendisi de katledilen aydınlardan biridir) ve nice isimler varken, keyifle okudum. neymiş efendim, kimselerin bilmediği, güzel mi güzel bir macar filmi ile açılışı yapmak istiyorlarmış. efsane açılışı onat kutlar öyle güzel anlatmış ki...
***
onat kutlar'ın kalbine kazınan bir macar filmi, szindbad. o günün koşullarında izleyen öyle azmış ki yıllar sonra budapeşte'de filmin yönetmeni ile karşılaştığında, yönetmenin kendisi [zoltan huszarik] bile onat bey'in bu filmi izlemiş olduğuna inanamamış. 
"sindbad the sailor... tindbad the tailor... mindbad... nasıl oldu da bulaştım ben bu sinemaya?" 
paris
1961 yılı, paris'te ilk gün. tren garından iner inmez demir özlü'yü aramak için bir kafeye giriyor. kafede kimler var dersiniz, kadroya bakın: fikret mualla, selim turan, mübin orhon, hakkı anlı. kadro gibi kadro, masa gibi masa. masa da masaymış ha.
(benim notum: demir özlü'nün olmadığı entelektüel bir 60'lar, 60'larda bir paris günü, paris'te bir türk masası düşünülebilir mi?)

bergman
kendi ifadesiyle sinema sevgisinin başlangıcının paris'te öğrenciyken rastladığı bergman filmi yaban çilekleri sonrası olduğunu söyler. 
"o gün ursulines sokağı'ndan geçmeseydim ya da bir western izlemeye gitseydim ne olurdu bilemem. ama şurası açık ki yaban çilekleri, yaşamımı derinden etkiledi. sinemanın tıpkı büyük romanlar gibi etkileyici evrenini ve gücünü tanıttı bana. ve bir yaşamla hesaplaşmanın ne demek olduğunu." 
fransız sinemateki 
"sovyet devrimci sinemasının, italyan yenigerçekçiliğinin, alman ve iskandinav fantastiğinin, fransız öncülerinin, ingiliz özgür sinemasının, hint ve japon egzotizminin, amerikan güldürüsünün tüm başyapıtlarını peş peşe görüyordum. kimi günler üç ya da dört seans. bu satırlar, sadoul'un sözlüklerine benzemesin diye, orada izlediğim filmleri ve yönetmenleri sıralamayacağım. ama truffaut'nun dediğin gibi, fransız sinematek'i gerçek bir okuldu."
türk sinematek derneği 
1965 yılında şakir eczacıbaşı ile kurdukları dernek, 12 mayıs 1980 darbesi sonunda kapatılana kadar işler. bu dernek kapatılana kadar yaptıklarıyla türkiye'de türünün ilk örneğidir. derneğin manevi babası, dünya sinema tarihinin sayılı arşivcilerinden ve sinefillerinden, fransız sinematekinin kurucusu henri langlois'dır. 

1965 yılındaki ilk broşürde yer alan gösterim planı:
bir ulusun doğuşu (griffith) | altına hücum (chaplin) | general (keaton) | gazap üzümleri (ford) | yurttaş kane (welles) | hal ve gidiş sıfır (vigo) | potemkin zırhlısı (eisenstein) | yer sarsılıyor (visconti) | harp esirleri (renior) | ana (pudovkin) | yaban çilekleri (bergman) | salvatore giuliano (rosi) | genç kuşaklar (wajda) | yolcu (munk) | louisiana öyküsü (flaherty) | seine ırmağı paris'e rastladı (ivens) | guernica (resnais)

2018 yılında, türkiye'nin kültür ve sanat açısından en çok seçeneğini sunan şehri istanbul'da bile yukarıdaki filmleri gösterecek, böyle bir seçki sunabilecek bir sinemanın olmaması bu şehre yakışmıyor.

visconti ve eisenstein
"tarihsel gerçeklik" teması altında visconti ve eisenstein'ı değerlendiriyor.
visconti ile ilgili yazdıkları çok şiirsel. böyle şeyler yazabildiğine göre yönetmenin eserlerine oldukça kafa yormuş olmalı diye düşündüm. üstelik sadece bir sanatsever olarak değil; yaşadığı çağı sorgulayan, toplumu anlamaya çalışan bir birey olarak visconti sineması üzerine derin analizler yapıyor. zengin ve varlıklı bir aileden gelen visconti'nin marksizmi savunan ve kendini anlatan hikayeciliğinin eisenstein'dan ayrıldığını söylüyor.

eisenstein da tıpkı visconti gibi marksist teoriden beslenen bir yönetmen. visconti'nin tersine sosyalist bir ülkede doğup büyümüş. visconti aristokrasiden gelirken, eisenstein orta sınıftan gelen bir devrimci. "vertov'un sinema-göz kuramına karşı biz sinema-yumruk kuramını getiriyoruz" demiş biri. eisenstein'in geniş ilgi alanlarına değiniyor: çin-japon dilleri ve tiyatrosu, leonardo ve van gogh, marx-lenin-freud, sheakespeare ve joyce. bu engin ilgi alanları sonucu ortaya çıkan eisenstein sinemasını onat kutlar sheakespeare, tolstoy ve cervantes edebiyatı ile aynı gruba koyuyor.
***

kitapta başka konu başlıkları da var: polonya sineması, fantastik sinema, pornografik sinema ile erotik sinema karşılaştırması ve son olarak kitabın final bölümünün ayrıldığı charlie chaplin.

bu kitabın haricinde bir de onat kutlar'ın türk sinemasına dair dergilerde yazdığı yazıların derlendiği ve ilk baskısını 2016 yılında yapmış sinema... sinema kitabı bulunmaktadır. kalınlığı itibariyle şu anda piyasada bulunmayan sinema bir şenliktir'deki yazıları da içeren bir kitap mı diye merak etmekteyim. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

bu ülkeden bir onat kutlar geçti-1


türkiye gerçeği beni artan bir ivmeyle bunaltıyor. 2018 başı itibariyle haber okumayı bıraktım. arada seçim münasebetiyle ülke gündemine tekrar kapılır gibi oldum ama sonra tövbe ederek -bu sefer gerçekten son- tekrar bıraktım. ruh sağlığım için bunun en iyisi olduğunu düşünüyorum. bunu yaparken de türkçe kaynaklardan uzaklaşıyorum. bilinçli değil, içgüdüsel olarak türkçe kitaplara, dizilere vb. elim gitmiyor. kendi anadilimden uzaklaşarak zihnimi günlük hayatın karamsarlığından arındırmaya çalışıyorum. dilin insan üzerindeki olumlu/olumsuz etkisini bizzat tecrübe ediyorum. arada çok eskilerden bir-iki yazarı okuyunca kendi anadilim öfkeden, kızgınlıktan ve umutsuzluktan arınmış olarak tertemiz, adeta başka bir dilmiş gibi geliyor.

günlük hayatımızda kullandığımız dil ne kısıtlı bir kelime dağarcığı etrafında dönüyor. ne özensiz ve kaba. geçen sene ferit edgü ile tanıştım mesela. tüm yıla yayılan bir okuma pratiği ile tadına vara vara, hayran kala kala ve sadeliğine imrenerek ferit edgü kitapları okudum. yazılarında bahsettiği yazar/ressam arkadaşlarını not defterime işledim. onlardan biri de onat kutlar idi. geçen yıl nasıl ferit edgü yılıysa, bu yıl da onat kutlar yılı oldu benim için. bazen utanıyorum. yani nasıl desem, ben bu yaşıma kadar daha çok başka dillerin yazarlarını okudum. hayatımda en yoğun türk edebiyatı okuduğum dönem liseydi ve edebiyat hocası zoruylaydı. iyi ki de zorlamış bizi. yoksa bu hususta hepten cahil kalacakmışım. halen türk edebiyatında lise döneminin ekmeğini yiyorum.

bu dönemlerde beni nadir de olsa kendi dilimde eserler vermiş yazarları okumaya iten güdü iç sıkıntısı. içimdeki bunaltı, kaygı, zaman zaman karamsarlık beni "kendi ülkemde, geçmişte bir zaman benim gibi hisseden başka insanlar da var mı?" diye sormaya ve onları bulmaya itiyor. okuduğumda görüyorum. evet, benim tarifleyemediğim hissi onlar da hissetmiş. bir yandan yaşamı, ağaçları, hayvanları, suyu, gökyüzünü ve insanları -insanların hepsini değil!- sevmeye devam ederken, bir yandan bazen güne başlayacak gücü kendimde bulamıyorum. bunu hep içinde yaşadığımız sosyal ve siyasal iklime bağlamam benim için bir kaçış noktası mı yoksa? yaya kaldırımında hızla üzerime gelen motorsikleti görünce sinirlenmeyim mi mesela? sırada önüme geçen insanı görünce, yere çöp atan insanı fark edince ya da yaşlı bir yolcunun otobüsten inmesini bekleme sabrını gösteremeyen bir şoförü görünce laf etmeyim mi mesela? günlük hayattaki bu şeyler beni çok ama çok kızdırıyor. lafı hep ağzıma tıkıyorum. birkaç kere konuştum ancak şimdilerde korkuyorum; ya başıma bir iş gelirse?

insanları sevmiyor değilim. kötü insanlar yüzünden iyileri görmezden gelecek de değilim. sadece insanları niye sevdiğimi hatırlamamda yarar var. niyeydi? benim dilim niye güzeldi? onat kutlar'ın sevgi dolu dilini okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim. hiç kolay şeyler yaşamamış. hep bir mücadele. siyasal iklime rağmen umut, kaybolmayan insan sevgisi, iyilikleri ve güzellikleri dile getirme isteği ve çabası. insan hep kötüyü görünce, iyiyi yazmaya devam eder mi? nasıl eder? kendime örnek almam gereken bu. örnek almaya çalışıyorum. ensemi karartmamaya çalışıyorum. içimi sıkan onca şey olabilir -ki var da- ama insan olarak önce kendime, sonra yakın çevreme bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. dünyaları kurtarmak gibi bir amacım yok. ama her gün gördüğüm mesai arkadaşıma, karşı masamda oturan insana, her gün uğradığım marketin beni ismimle çağıran çalışanına gülümseyebilirim. benim için bu da ne mendebur insanmış demeleri yerine, geldi de ne iyi etti, geldi de içim açıldı dedirtebilirim. bu beni gerçekten mutlu eder. çünkü benim de kendileri için böyle dediğim insanlar var. bu insanlar sayıca az ama varlar. onat kutlar da benim hayatımda böyle bir yer edindi. ocakta çay suyunun kaynamasını "çaydanlığın ıslık çalması" olarak betimleyen, "karın üstüne ay doğdu" gibi düşsel ifadeler kullanan, gaziantep'te geçen bir çocukluğu anlatan sevgi dolu bir adam. 

onat kutlar'ı anarken sinemadan bahsetmemek olmaz. paris'te geçen öğrencilik yıllarında sinemaya aşık olur. büyük bir bergman sevdalısı olarak, bergman ile tanışmasına vesile olan yaban çilekleri filmini hiç unutmaz. otuz yedi yıldır devam eden istanbul film festivalinin kurucularındandır. sinema üstüne yazıları, bu yazıların toplandığı "sinema bir şenliktir" (piyasada bulunmaz ama ben buldum!) ve "sinema... sinema" kitapları vardır. türk sinematek'ini kuran, türkiye'de sinema kuramı üzerine yazılar yazan, üç adet senaryosu bulunan (yusuf ile kenan (1979)/ hazal (1979)/ hakkari'de bir mevsim (1983)) onat kutlar, gerçek anlamda bir sinefilmiş. ben burada onat kutlar'ı tanıtıcı bir yazı yazamam ama yeter ki kararmasın kitabını okuduğumda hissettiklerimi anlatabilirim. şu kısım aynı bugünün türkiyesini anlatmıyor mu?
"nasıl bir alacakaranlık... geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. her şeyin. direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. çıkmak? böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. oysa bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz."
henüz yirmi üç yaşındayken yazdığı öykü kitabı ishak, masalsı bir çocukluğun kitabı. kısa kısa öykülerden oluşmuş, yetmiş iki sayfalık minicik bir kitap. bir kere okudum ama tam anladım mı bilemiyorum. bir kere daha okurum. üstelik ilk kez okuyormuşçasına keyif alacağımdan eminim. bana bazen böyle oluyor; bir kitabı okuyup bitiriyorum ama aklımda pek az şey kalıyor. bilgisayarlar yokken de böyle miydim acaba?
***
okuyorum okuyorum ama okurken hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. böyle sevgi dolu bir adam,  1994 yılında, elli sekiz yaşında, the marmara oteli'nin kafesinde bombalı bir terör saldırısına kurban gidiyor.
**
insanları seven, umut dolu bir insan. çok üzücü bir şekilde ölmüş olmasına rağmen bana yaşamanın güzelliğini hatırlatan bir insan. böyle ölmeyi hak etmiyordu. o kadar üzgünüm ki.


not: başlık, hülya uçansu'nun bir sözünden alınmıştır. öyle güzel demiş ki zihnimden silemedim. hülya uçansu, uluslararası istanbul film festivali'nin yirmi beş sene boyunca yöneticiliğini yapan kişi. onat kutlar ile dostlukları sinema sevgisi üzerinden gelişmiş.

6 Mayıs 2018 Pazar

call me by your name-2


-call me by your name'in kitabını okuyup bitirdikten sonra bu konuya dair tekrar bir şeyler demek istedim. yazarak bitmedi, aklıma geldikçe düşünerek tüketemedim, bir döngünün içine girdiğimi fark ettim ve bunu inkar edecek değilim. bu halin biraz da hoşuma gittiğini itiraf etmeliyim. bir müzik grubunun hayranı olup da posterini odasının duvarına asan bir ergenin hissiyatına sahibim. böyle bir hayranlık seviyesine en son ne için ya da kim için geldim hiç hatırlamıyorum. fakat şimdi buradayım.

-bence call me by your name'i üç farklı şekilde değerlendiren bir master tezi yazılabilir. eminim birilerinin aklına gelmiştir. romanın yazarı andré aciman, romanı senaryoya dönüştüren james ivory ve filmin yönetmeni luca guadagnino'nun bakış açılarını karşılaştıran bir tezi ben büyük bir zevkle okurdum. zaten malzeme alabildiğine geniş. belki de bu yüzden bir tez olmaz, bilemiyorum. yani zaten her şey tarafların ağzından bizzat dillendirilmiş. 
(hayatımın bu aşamasında her şeyi bir tez olarak görüyorum. vizyonum daraldı.)

-film hiç çekilmemiş olsaydı romanı yine böyle beğenir miydim, emin değilim. yani romandan ve andré aciman'dan film vesilesiyle haberdar olmuş biri olarak, esere sempatiyle yaklaştığımı itiraf ediyorum. roman oldukça iyi kurgulanmış ve son derece akıcı. bana estetik hisler verdiği kadar zanaate dair şeyler de düşündürdü. bu konuda daha yetkin ve bilgili okurlar benim yapacağımdan daha iyi benzetmeler yapabilir ancak ben de aklıma geleni eklemek istiyorum. andré aciman'in bana verdiği işçilik hissini orhan pamuk'un işçiliğine benzettim. buna ek olarak, kendisini araştırdığımda karşıma çıkan figür; edebiyata akademik yaklaşan, üniversitede hoca, üç-dört anadilli (tıpkı filmdeki aile gibi) bir figürdü ve kendisini elitist olarak tanımlıyordu. hatta ben kendisinin röportajlarını okuduktan sonra aciman'ın elio karakteri'nin babası olan profesöre ne kadar benzediğini düşündüm. meğersem gençliğindeki ilgi alanlarını, edebiyata düşkünlüğünü ve bir başına sanat kitapları okuyarak geçirdiği çağlarını elio ile özdeşleştirdiğini kendisi söylemiş. hatta bu noktada oldukça net bir şekilde elio ile oliver, başka bir sosyokültürel sınıftan gelseydi bu hikaye ile hiç ilgilenmeyeceğini belirtiyor. aristokrasi, burjuvazi, yüksek zümre, artık ne derseniz, aciman'ın ilgisini çeken bunlar. bir proust uzmanından başka türlüsünü beklemek şaşırtıcı olurdu sanırım. benim bununla bir sorunum yok [tam karşısında emile zola, orhan kemal (aklıma ilk gelenler) gibi yazarlar duruyor olsa gerek]. açıkçası ben de andre beyle birlikte aristokrasinin içine girmekten çok memnun kaldım. bunun dışında andré aciman'ın röportajlarını okuduğumda gördüğüm ilgi alanları (mesela çok dillilik), metinlerindeki temalar, sanattan-müzikten beslenen edebiyatı benim ilgimi çekti. her yazar bu hissi vermiyor fakat bence çok matematiksel bir tarzı var. en azından cmbyn'de edindiğim izlenim bu. yazmak için acı çeken bir tarz değil de; olaya son derece pragmatik yaklaşıp, bundan nasıl bir metin çıkar der gibi. diğer kitaplarını da okumak istiyorum ama orjinal dilde kitap almamız haziran itibariyle pahalanmış, bu da günün haberi olsun. artık ziyaretlerde bavulu kitapla dolduracağım ya da gelen dostlardan rica edeceğim. 

-james ivory'nin romanı senaryolaştırma fikri, süreci ve yaşadıkları da ayrı bir hikaye. başta ilgimi çeken buydu ancak kendisinin hayat boyu hem partneri hem de işortağı olan ismail merchant ile ilişkisine dair yaptığı yorumlar, bu ilişkiye dair anlattıkları en az filmdeki elio-oliver ilişkisi kadar ilgi çekici ve ilham verici. 

-james ivory'nin romanı senaryoya uyarlarken yaptığı sadeleştirme, bazı yerleri hiç katmaması, özellikle filmi kestiği nokta gibi detaylar bence filmin daha çok sevilmesine sebep olan dokunuşlar.  örneğin, hep beraber gittikleri deniz kazısı ve gölden çıkan heykel sahnesi james ivory'nin eklediği noktalar. romanda böyle bir olay olmuyor. bir de james ivory ve andré aciman'ın birbirini daha çok tuttuğunu düşünüyorum. ikisinin de bazı noktalarda luca guadagnino'ya ufak tefek eleştirileri var. aslında andré aciman açıkça bir şey demiyor ama james ivory diyorsa doğrudur, diye ekliyor. söz konusu mesele de filmdeki cinselliğin yeterince açık bir şekilde gösterilmemesi. bense guadagnino'nun bu işi çok estetik ve ince bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. yine de işin dedikodu kısmının zevkli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

-andre aciman, romanda yazarken en zorlandığı bölümün, elio ve oliver'ın kasabada, savaş anıtı çevresinde dolanırken aralarında geçen "to speak or to die" konseptli sohbetin olduğunu söylüyor. elio aslında hiçbir şey demezken her şeyi söylüyor, bunu yazmak benim için çok zordu ve çok uğraştım diyor. ayrıca bu sahnenin romanda da bir anıt içerdiğini görünce çok şaşırdım. yani tamamen farklı bir kasabadalar ama yine bir anıt var. gerçi italya'da her kasabada bir anıt varmış, yazar öyle diyor. 

-filmin sonuna doğru babası ile elio arasında geçen diyaloğun bire bir kitaptan alıntılandığını görünce, romanın ne kadar güzel yazılmış bölümler barındırdığını düşündüm. yani tüm kitap aynı şekilde değil ancak birkaç bölüm var ki işçilik anlamında inanılmaz güzel. babanın monoloğu da bunlardan biri.

-tam bir fangirl olarak filmle ve romanla ilgili nette birçok yorum ve inceleme okudum. pek çok kişi, elio ile oliver'ın ilk kez birlikte olmalarından sonraki gün elio'nun oliver'a karşı neden garip davrandığına anlam veremiyor. ben bu "anlam verememe" haline şaşırıyorum. andré aciman bu ruh halini inanılmaz yakalamış. hem de belli bir yaşı geçtikten sonra geriye dönüp de bunu anımsaması ve yazabilmesi müthiş. yani insanlar neyini anlamıyor diye kızmak istiyorum. bu ruh halinin romanda daha detaylı işlendiğini kabul ediyorum ama filmdeki de oldukça tasvir edici bence. bazı şeyleri açıkça ifade etmek gerekmiyor ve insanın ruh halindeki tuhaf kara delikleri görmek beni hem onlardan uzaklaştırıyor hem de ortak bir nokta yakaladığım için kendimden daha az soğumama vesile oluyor. çeşitli sebeplerden kendimi sevemediğim oluyor, kendimden sıkılıyorum, hoşlanmıyorum ama tüm insanlar böyle diyorum. hepimiz böyleyiz. 

-romanda en güzel kısımlardan biri olarak nitelendirdiğim yerlerden biri de elio ile oliver'ın üç günlük seyahatlerinin anlatıldığı kısım. romanda roma'da geçiyor. ama bu kısmı okuyunca luca guadagnino'yu andım ve kendisine şu yüzden hayran kaldım: o seyahatte rüya ile gerçek arasında geçen kısmı filmde kırmızı bir negatif görüntü ile yansıtmıştı. bence yazılı metindeki olayı bu şekilde ifade etmesi bir yönetmenin görsel dehasını anlatan bir nokta. 

-aslında diyeceğim çok şey olabilir. yani şunları yazmadan önceki saatler böyle şevkli ve heyecanlı değildim. sonra ev arkadaşıma bitirdiğim romanı anlatmaya koyuldum, spoiler vererek detaylara girdim. sonra gözümden kalpler çıkmış olabilir, kendimi durdurabilmek için bunları yazmak istedim. aslında daha pek çok şey yazabilirim ama bu kadarı yeterli.  

5 Nisan 2018 Perşembe

murakami ve ozawa'nın müzik üzerine sohbetleri


haruki murakami ve seiji ozawa'nın, seiji ozawa'nın müzikal kariyeri çerçevesinde yaptıkları sohbet kitabını okudum: absolutely on music conversations with seiji ozawa.  seiji ozawa, neredeyse şefliğini yapmadığı bir orkestra bulunmayan, dünya çapında bir orkestra şefi. japon. şu an seksen üç yaşında ve son yıllarda atlattığı sağlık sorunlarının ardından murakami ile iki yıla yayılan söyleşiler gerçekleştirmiş. iki yıl, birkaç şehir ve saatler süren bu söyleşiler, üç yüz sayfaya yakın ve altı bölümden oluşan bir kitaba dönüşmüş. ozawa gibi üst seviye bir şefin karşısında klasik müzik teorisi ve pratiği konuşmak herkesin yapabileceği ve cesaret edebileceği bir iş olmasa gerek. murakami ise edebiyatının yanında engin müzik bilgisi ile de bilinen bir yazar. ben sadece caz ile ilgileniyor sanıyordum, bu kitapla gördüm ki klasik müzikte de oldukça derin bir bilgiye sahipmiş. öyle ki yer yer ozawa bile şaşkınlığa uğruyor. bence kitabın en keyifli noktalarından birkaçı da ozawa'nın bu hayretlerini dile getirdiği yerler oluyor.

kitap 2010 ve 2011 yılları arasında, ozawa'nın rahatsızlığını atlattığı ve nekahet döneminde olduğu yıllarda yapılmış söyleşileri içeriyor. ozawa, birçok kişiyi şaşırtacak şekilde rahatsızlığının ardından tekrar sahneye dönüyor. sohbet de bu noktadan başlıyor. aynı orkestrayla aynı parçaları yıllar sonra icra etmek nasıl bir şey diye soruyor murakami. müzisyenler yıllar içinde değişse ve yeni kuşaklar gelse de her orkestranın bir geleneği olduğunu anlatıyor ozawa. alman geleneği, fransız geleneği, amerikan geleneği ve japon geleneği. kendisi alman geleneği ile yetişmiş. viyana devlet operasının, toronto ve san francisco senfoni orkestralarının şefliğini yapmış. hastalığından önce yirmi dokuz sene boyunca boston senfoninin şefiymiş. gençliğinde uzun yıllar leonard bernstein'ın new york filarmoni'de asistanlığını üstlenmiş. hatta lenny -böyle bahsediyor- ile geçirdiği yıllar kitabın en keyifli bölümlerinden. amerika'ya henüz gelmiş, ingilizce'yi pek bilmiyormuş ve lenny'nin bana dediklerini anlamıyordum, diye anlatıyor. müzik yaparken anlaşıyorduk ama lenny'nin bazen sesli olarak hayatla ilgili monoloğa girdiği zamanlar olurdu. bunları o zamanlar anlayamadığım için şimdi üzgünüm diyor. 

kitapta oldukça ilgi çekici bölümler var. ben aklımda kalanları şu şekilde sıralayabilirim. örneğin, "baş sanatçı olarak piyanistin sahneye çıktığı eserlerde, icra edilen müzik piyanistin mi yoksa orkestra şefinin mi?" temalı güzel bir tartışmaya değinilen bir bölüm var. burada örnek olarak da bernstein'in şefliğinde, glenn gould ile new york filarmoni'nin 1962 yılındaki konserini veriyorlar. bu soruyu murakami ozawa'ya yöneltiyor ve ozawa, çalışmayı yapan ve büyük emek veren piyanistin kendisidir ancak eser şefindir diyor. lenny o konserde glenn gould'u sahneye çağırırken seyircilere dönmüş ve demiş ki: "az sonra duyacağınız versiyon, benim gönlümün razı geldiği ve onayladığım bir versiyon değildir, bilginize." ozawa o sıralarda lenny'nin asistanıymış ve o anı büyük bir şok olarak hatırlıyor. bir şef böyle bir şey dememeli ama lenny ve glenn'in sevgi-nefret çerçevesinde süren bir müzikal ilişkileri vardı ve lenny'e kimse ne yapması gerektiğini söylemezdi, diye anlatıyor.  başka bir bölümde ise murakami ozawa'ya plak/cd satınalma ve koleksiyon yapma gibi bir alışkanlığı olup olmadığını soruyor. ozawa çok net olarak plak/cd almadığını, sahip olma kavramaına ilgisi olmadığını söylüyor. hatta günlük hayatta müzik konuşmayı bile istemediğini anlatıyor. bir orkestra şefinin, sürekli müzikle yaşayan ve ömrünü müziğin tekniğine adamış bir insanın müziği sıradan bir dinleyiciye göre çok farklı algıladığını görüyoruz. buna murakami de şaşırıyor ve onun bu şaşkınlığına okuyucu olarak ben de eşlik ediyorum. yani ozawa bir dinleyicinin düşündüğü gibi düşünmüyor, müziği yaşıyor. bu benim hiç bilmediğim ve aklımın almadığı bir şey. murakami sayesinde bir şefin zihninin içine girmişim gibi hissediyorum.

kitapta ozawa'nın çalıştığı diğer orkestra şefleri (kurt masur, pierre boulez, herbert von karajan gibi) müzisyenler ve yaşadığı şehirlerle ilgili pek çok anıya yer verilmiş. beethoven'ın üçüncü konçertosu, brahms, gustav mahler, opera ve hocalık kavramlarına ayrılmış toplamda altı adet bölüm var. bunların en güzellerinden biri ozawa'nın gustav mahler üzerinden viyana ile kurduğu ilişki. öyle güzel bir viyana anlatıyor ki içim sevgiyle doluyor. viyana ve ressamları klimt ve schiele ile almanların arasında bir avusturyalı olmayı kendince yorumlayan ozawa, tüm bunları bir japon zerafetiyle dile getiriyor. japon kültürüne duyduğum ilgi kitap boyunca katlanarak artıyor. murakami glenn gould'dan bahsettikleri yerde "bundan sonrası dedikoduya girer, yazmak istemedim" diyerek en heyecanlı yerde bölümü noktalıyor. bu nasıl bit etiktir diye düşünüyorum, saygı duyuyorum.

kitapta bahsettikleri isimlerin çoğunu bilmiyordum. onu geçtim, ozawa'nın ismini bile duymamıştım. ancak bu kitap bana oldukça güzel geceler geçirtti. yatağıma yatıp da elime bu kitabı aldığım yarım saatte günün en güzel anlarını yaşadığımı itiraf ediyorum. müziğe adanmış bir yaşamı okumak oldukça keyifliydi.

8 Ocak 2018 Pazartesi

sevgiler, vincent


2017 yılında çokça okuduğum bir yazar vardı, ferit edgü. arka arkaya birçok kitabını okudum ve bu kitaplarının büyük bir kısmı da resim sanatıyla ilgili olan kitaplardı. kendisi de gençliğinde paris'te resim okuyan ama sonra edebiyata yönelen edgü, bu kitaplarında sevdiği ve kalbinde özel bir yer tutan ressamlara yer vermişti. bunların başında da van gogh geliyordu. bu sebeple ben yıl boyunca van gogh'u hep hayatımda hissettim. bunun birinci sebebi ferit edgü kitaplarıydı ama karşıma çıkan resimleri üzerine de düşündüm. bizzat gördüklerim oldu, özellikle van gogh göreyim demedim ama onca resim içerisinden ben onunkileri seçtim. yılın sonuna doğru, çok özel bir teknikle, yağlıboya tablolardan oluşan bir animasyon ile hayata geçirilen loving vincent filminin vizyona gireceğini öğrendiğimde, bu sefer kardeşi theo'ya yazdığı mektupları okumaya başladım. bir nevi kendimi filme hazırladım. yılın bu zamanına kadar başkalarının gözünden okuduğum van gogh'u, bu sefer kendi ağzından tanımak istedim. bunun oldukça duygusal bir deneyim olacağını hissediyordum ancak etkisinin üzerimde bu kadar uzun süre -üstelik de düşündükçe yoğunluğu artarak- süreceğini tahmin etmiyordum. bu sebeple van gogh hakkında bir şeyler demeden, onun bana düşündürdüklerini başta kendimi iyileştirmek amacıyla kayda geçirmeden bu konuyu kapatmak istemedim.

van gogh'u düşündüğümde gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. onu alıp içime yerleştirmek isteyecek kadar büyük bir sevgiyle seviyorum. van gogh'tan önce de benim aklımda bir hollanda vardı; gördüğüm, bildiğim. düzlük toprağı, uçsuz bucaksız tarlaları, inekleri, bozkır renkleri ve ton ton yeşilleri. sonra bir de van gogh'u yetiştiren bir hollanda belirdi. eski ustalar'a mektuplarında gönül koyan, kendi tarzını oluşturdukça onların toplumu tanımadığına kanaat getiren vincent ile eski ustalar'a bakışım değişti. rembrandt, vermeer eleştirilebilir miydi? vincent bunu van gogh olarak değil, tek bir resmi bile satılmayan ve köylüleri merak edip, onları çizen biri olarak yazıyordu. hem de öyle kibar, öyle nazik ve sanatına duyduğu inançla. 

ferit edgü'nün metinlerinde van gogh ve sanatçının mental durumuna dair düşünceler ve sosyolojik tespitler bulunuyor. biçimler, renkler, sözcükler kitabının bir açılış metni var; "van gogh gerçeği" isminde. bu metinde, fransız oyun yazarı ve şair antonin artaud'un 1947 yılında van gogh'u anlattığı "van gogh: toplumun intihar ettirdiği" isimli kitabının kendisine düşündürdüklerini anlatıyor. ömrünün büyük bir kısmını hastanelerin psikiyatri servislerinde geçiren artaud, van gogh ile kurduğu ortak duygu halini tanımlamış. kitabı yazdıktan bir yıl sonra, intihar olup olmadığı şüpheli olan bir şekilde ölüyor. ferit edgü ise bu şair ve ressamın, aynı yazgıyı paylaşmalarından yola çıkarak, aslında kimsenin intihar etmediğini, bu sanat insanlarının toplum tarafından intihar ettirildiğini öne sürüyor. antonin artoud tepkili bir biçimde, "hayır, van gogh deli değildi!" diyor. ferit edgü ekliyor, "bu demek oluyor ki aslında artaud kendisi için de ben deli değilim diyor."  artaud, van gogh'un resimlerini şu şekilde tanımlıyor: "van gogh'un resmi, bir ahlak/töre konformizmine değil, kurumların konformizmine karşı çıkıyordu. ve doğa, doğanın dış görünüşleri, iklimleri, gelgitleri, tan fırtınaları, bu dünyadan van gogh geçtikten sonra artık aynı yer çekimine sahip değildir." ben bu sözlerin ne anlama gelebileceğini ancak van gogh'un theo'ya yazdığı mektupları (theo'ya mektuplar-vincent van gogh, yky) okuyunca anlayabildim. acaba bir gün, bir resmimin satıldığını görebilecek miyim, diye başladığı mektuplarında, gerçek hayatın  buğday tarlalarında olduğunu yazıyordu. gerçek hayatı anlatmayan resimlerin sadece tuval doldurmaktan öteye gitmediğini söyleyecek kadar öfkelendiği dönemler vardı.  

van gogh'un mektuplarında defalarca dile getirdiği anlaşılamama halini ferit edgü ressamın resimleri üzerinden giderek şu şekilde ifade ediyor: "eğer van gogh bıkmadan, usanmadan, bir çift eski postalın, bir hasır sandalyenin, yoksul bir yatak odasının, patates toplayan, patates yiyen yoksul köylülerin resimlerini yaptıysa ve bu resimler acındırıcı, duygulandırıcı resimler değil de, renkleriyle, istifleriyle, biçimleriyle bu çaresizliği, yoksulluğu, yalnızlığı ve atılmışlığı, öykülemeden, yepyeni bir resim diliyle gerçekleştirdiyse, konformist ahlak ve sanat beğenisi onu dışlayacaktır. [...] gözü yaşlı çocukların, yoksul insanların bir arada oldukları ve yedikleri suya patates için tanrı'ya şükrettikleri ev, hatta izbe içleri, konformist burjuvanın duvarlarını süsleyen resimlerin konusu bile olabilir." mesela şu örneği veriyor edgü; cézanne, van gogh'un paris'te resimlerini ilk ve son kez gördüğünde "bayım, bunlar deli resimleri" demiş. ama bu resimlerdeki dramı da, yeniliği de görmemişti.

ferit edgü'nün van gogh çözümlemeleri, theo'ya mektuplar'ı okuyunca zihnimde yerli yerine oturuyor. mektuplarda beni en çok şaşırtan şey, yaşama bağlı bir adam görmek oluyor. bu noktada loving vincent filminin anlattığı şaibeli ölüm hikayesine tutunmadan edemiyorum. toplumun deli dediği bu adam, toplumun ona yakıştırdığı en deli halinde bile bir şeyler üretme enerjisiyle dolup taşıyor.  asla elini eteğini boyadan çekmiyor, bir köşeye geçip, küsmüyor. yirmili yaşlarının başında yazmaya başladığı mektupları, öldüğü zamana kadar, otuz yedi yaş, sürüyor. kimse ona inanmasa bile theo'nun ona ve sanatına inanmasını istiyor. mektupları okurken beni etkileyen birkaç nokta var. birincisi, kardeşi theo ile kurduğu ilişkinin derinliği. pek çok insan ömrü boyunca tek bir insanla dahi bu yoğunlukta bir ilişki kuramıyor, bundan öylesine eminim ki. çoğu zaman bu derinlik, ikili ilişkilerin duygusal gelgitlerinde aranıyor ve insanın yaşı ilerledikçe bu bağlar kurulması daha zor bir hal alıyor. o sebeple çocukluktan/gençlikten gelen bir bağın derinliğini düşünüyorum. kardeşlik, dostluk, eğer şanslıysanız aileden bir fert. vincent ile theo arasında da bunu görüyorum. ikincisi, insanın hayallerinin peşinden gitmesinin, bir şeyi tutku ile yapmasının güzel olabileceği kadar onun sonunu da hazırlayabileceğini fark ediyorum. birçok kişinin -kendim de dahil- hayatı gerçekten deneyimleyecek cesarete sahip olmadığına, bu yaşam potansiyelini harcadığına daha çok inanıyorum. ama vincent bu cesareti gösteren pek az kişiden biri olmuş, bundan da bir kere bile şüphe duymamış. onun bu inancına hayranlık duyuyorum. üçüncü olarak da, anlaşılamadığını ifade ettiği zamanlarda bile insanları hep sevmiş. bir hayat kadınını sevdi diye herkes ona sırt çevirirken o sevmeye devam etmiş. yıldızlı gökyüzünü sevmiş, renklere bayılmış. 

bir okuyucu olarak, bu kitapta yazar van gogh ile tanışıyorum. mektuplarını kronolojik olarak okurken, ilk depresif ve karamsar mektubunu yirmi yedi yaşında yazdığını görüyorum. o mektubunda bile sevdiği yazarlardan, örnek aldığı ressamlardan bahsediyor. biraz parası olsaydı, gün yüzü görseydi, her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. içim acıyor. cebindeki son parayı bir posta puluna yatıran adamın sonunu getiren bu yaşamsal kaygılar mıydı? elbet bunlardı. oradan kendi hayatlarımıza uzanıyorum. içimi tarifi imkansız hüzünlü hisler kaplıyor. bugünümüz anlamsız, bugünün insanının tüketim ile kurduğu ilişki öyle ucuz geliyor ki. saçımı taramak, küpe takmak, ikinci bir tişört almak, dudağımı boyamak, her şey ve hepsi gereksiz geliyor. içimde şöyle bir istek beliriyor; keşke bunların birini -yalnızca birini- yapmak için bir istek duysaydım, keşke... diyorum. vincent'ı pek çok noktada anlıyorum.

bu mektubun iki sene sonrasina denk gelen yılda, vincent theo'ya şöyle yazıyor: "benim iyiliğimi isteyen kişiler, davranışlarımın temelinde derin duyguların, sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum. makinanın işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık, gurur, kayıtsızlık gibi şeyler yok; bu attığım adım ise, yaşam yolunda, alçak bir düzeyde kök saldığımın bir kanıtı. daha yüksek bir yer amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem, pek çok şey öğrenmem gerekiyor; bu da bir zaman ve inat sorunu."

şimdi van gogh'un tablolarına bakınca tabiatın güzelliğini, verimli toprakları ve yaşamın özünü görüyorum. ama bunun ötesinde, starry starry night'ı yapan coşkulu ve şevk dolu, üretme enerjisi kalbinden taşan bir adamın varlığını hissediyorum. yüz otuz sene önceye sevgiler yolluyorum. 

benden de sana sevgiler vincent. ellerini sıkıyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

aklıma bir soru takılıyor. acaba seni pek çok seven ferit edgü, bugün artık seksen iki yaşındayken, loving vincent filmini izlemiş midir? o da benim gibi ağlamış mıdır?

30 Eylül 2017 Cumartesi

alemdağ'da var bir yılan

ne zaman okulların açılma dönemi gelse sait faik'in son kuşlar hikayesi aklıma gelir. yıllardır bu böyle, hiç değişmedi. her seferinde de oturup bir deneme yazmak isterim. bu hikaye hakkında, sait faik'in aklıma kazınan bu hüzünlü eylül hikayesi hakkında. ortaokulda olmalıydık, bu hikaye türkçe dersi kitabında yer alıyordu. hani sonrasında "okuduğumuzu anladık mı?" bölümü soruları ve dilbilgisinin geldiği okuma parçalarından biriydi. hikayenin tamamı mı vardı, yoksa bir kısmı mı, hatırlamıyorum. o zamanlar anlayacak yaşta ve algıda değildik tabii; ancak bir ders kitabında sait faik'in olması ne muazzam bir şeymiş. halen var mı acaba? 

kendimi bildim bileli beni takip eden huzursuzluğun nüksettiği bir dönemdeyim. insan delirir mi? delirir elbet, delirmek çok kolay. okuduğum kitaplar bana bunun tersini söylemiyor. bilakis, delirmemek için kendi kendimle başa çıkmam gerektiğini anlatıyor. alttan alta bu manayı ben çıkarıyorum. hayat gittikçe kolay olmuyor, sadece durumlar tanıdıklaşıyor ve az çok ne yapmam gerektiğini kestiriyorum, o kadar. umut umut umut. hani sait faik umut eden biriydi? ölmeden önce yayınlanan son öykü kitabını okudum, alemdağ'da var bir yılan. o insanları seven ve insana olan inancı yazdıklarında pırıl pırıl parlayan adam, ölmeden önce insanlardan umudunu kesmiş. bunu hiç bilmemeyi dilerdim. ömrü boyunca bir adayı yaşam yeri belleyip, insanlara mesafesini korumuş. başka türlü olmuyor çünkü. kendime bakıyorum: ben hep farklı birliklere inandım. farklı ilişkilere, duygu hallerine, gönül birliklerine, farklı ailelere. çünkü gördüğüm buydu. bir anneyle büyüdüm, evde tek başımaydım ve bir çocuk kendisini nasıl eylerse ben de öyle eyliyordum. müzik dinlemem bundan. hayal kurmam da. sevgim büyüktü ama çevremde bunu verebileceğim insan azdı. arkadaşlarımı çok çok sevdim. şanslıydım, karşılığında da  onlar tarafından sevildim. eskiden anlamazdım ama şimdi bir ev arkadaşıyla yaşarken fark ediyorum, tüm bu tek çocukluk sürecinde bireyselliğe öyle alışmışım ki benim için en önemli şey kendime yarattığım özgür alan olmuş. ben sait faik'te de bunu gördüm. kitaplarını alıp başucuma dizdim. satır satır okudum. daha önce hiç okumamışım gibi okudum. bu yaşımda, bu aklımda okudum. okudum ve her bir öyküsüyle insanlığı kavramsal olarak daha çok, daha çok sevesim geldi. bu süreç içinde michigan'da doktora yapan arkadaşım d.'ye sait faik'in bir öyküsünü yolladım. sonra o, bu yaz türkiye'ye geldiğinde o öykünün içinde olduğu kitabı, yani alemdağ'da var bir yılan'ı bana armağan etti. kitabı bir çırpıda okudum. kurban bayramı tatilinde akçay'da halamlardayken hemencecik bitiriverdim. "en sevdiğim kitaplar", "en sevdiğim albümler" diye listeler yapamam, böyle şeyler bana çok iddialı gelir. ancak bu öykü kitabını "en sevdiğim kitaplar" diye bir liste yapsam, kesin en başta bir yerlere koyardım. gerçek ile hayal arasında, umut ile hayalkırıklıklığı arasında gidip gelen öykülerde, o kitabı yazarken benden yaşça büyük olan sait faik ile oldukça benzer hislerimiz olduğunu gördüm. özümüz insan olmak ama ben kadın olmanın getirdiği haller (tıpkı erkek olmanın getirdiği haller olduğu gibi) ile çokça boğuşurken, sait faik'in altı çizili olmayan maskülenliğinde gönlüme yakın çok şey buldum. insan olmak, hele hele yalnız bir insan olmak noktasında sait faik ile birleştim.

şu dünyada insanlığı kavram olarak sevip, birey olarak onları tanıdığında tiksinmek var. şu dünyada gönlünün sevgiyle dolup, o sevgiyi bir kişiye yönlendir(e)mediğin, bunu tercih etmediğin zamanlar var. şu dünyada bir erkek olarak bir erkeği çok sevdiğin, bir kadın olarak da bir kadının duygu dünyasında zenginleştiğin anlar var. sait faik ile ben altmış sene öncesine gittim. insanları hem sevdim hem de onlardan uzaklaşmak istedim. nefret nedir bilmeyen sait'te, ben sevgiyi yeniden keşfettim. ama alemdağ'da var bir yılan'ı okumasam, belki ileriki yaşlarım için daha umut dolu olurdum. şimdi biliyorum ki her ne kadar kadın olsam da içimde aksi bir erkek var. bu beni şaşırtıyor. bu erkek içime nerden girdi?  ben östrojenle dolup taşarken bu adam beni nerden buldu?

26 Mart 2017 Pazar

bu toprağın sesi: hayır, bir trt programı değil

geçenlerde reha erdem'in yeni verdiği bir röportajını okudum. zamanında bu ülkeden fransa'ya giden, orada yaşayan ama sonrasında türkiye'ye tekrar dönen biri olarak, insanın mutlu olması için kendi ülkesine karşı direnç göstermemesi gerektiğini söylüyordu. mutlu olmak için yaşadığı ortamda akmayı bilmeli insan diyordu. bu laf beni düşündürdü, aklıma takılı kaldı. sakinlik, kabullenme ve hatta biraz bilgelik barındıran bu düşünce şimdilik bana uzaktı. ülkeme dair bu zamana kadar kabul edemediğim onca şey varken, ben nasıl kendimi kendi toplumuma bırakacaktım? ama şunu anlayabildim: mutlu olmak için kabullenmek gerekiyordu. kabullenmek demek yenilmek, boyun eğmek değildi. kabullenmek anlama eylemi ile birlikte geliyordu. kendi çapında mücadeleyi, kendini yıpratmadan, yiyip bitirmeden gerçekleştirmek için gerekiyordu. ben de bir süredir kendi ülkemi anlayabilmek için ülkemin yazarlarını okumakla meşgulüm. bugün neden bu noktaya geldiğimizin cevabını, buranın insanını anlatan yazarlarda buluyorum. bu yazarlara duyduğum saygı okuduğum her kitapla artıyor. üzerine ufak tefek laflar etmek istediğim kitapların birkaçını paylaşmak istiyorum. 

yaban-yakup kadri karaosmanoğlu
benim için her şeyi başlatan kitap yaban'dı. bu toprağın yazarlarını okuma isteğim, bu kitabı bitirdikten sonra geldi. 1932 yılında basılan yaban, okumuş etmiş bir savaş gazisinin kurtuluş savaşı ardından anadolu'nun ücra bir köyüne yerleşmesini ve oradaki halk tarafından dışlanmasını anlatıyor. beraberinde yaşadığı hayalkırıklığı, kendini toplumdan uzak hissetmesi ve hatta kendini sorgulamasını "ben bu insanlar için mi savaştım, kolumu kaybettim?" noktasına getiriyor. bu kitabı nuri bilge ceylan dünyasının yanına koyabileceğimi düşünüyorum. mesela bir zamanlar anadolu filmindeki doktor karakteri ya da uzak filmindeki ana karakter. bu topraklarda okumuş bir insan olmakla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:
"bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. "
hakkâri'de bir mevsim-ferit edgü
ferit edgü 1960'lı yıllarda askerliğini yapmak üzere hakkâri'nin bir köyüne öğretmen olarak gitmiş. daha sonra 1977 yılında, orada geçirdiği deneyimlerden yola çıkarak bu kitabı yazmış. kitap düş ile gerçek arasında, karanlık bir arka planda geçmekte. ferit edgü buradaki köy halkının yaşam mücadelesini, devletin ücra yerlere uzanmayan elini, yeryüzünde herkesin unuttuğu bir yerdeki yaşantıyı anlatıyor. idealist olan öğretmen, sayfalar ilerledikçe karamsarlaşıyor ve yaşamı/ölümü sorgulamaya başlıyor. devlet makamlarına dilekçeler yazıyor, hiçbir cevap alamıyor. devlete kızıyor, köylü halkı anlıyor ama bir yandan da kendini onlara uzak hissediyor. bu kitap da yukarıda saydığım yaban-nuri bilge ceylan atmosferine sahip kitaplardan. ancak bir farkı var. yaban ve nuri bilge ceylan'da okumuş adamın, okumamış adama karşı hafif bir yukarıdan bakışı vardı. hakkâri'de bir mevsim'de ise bu yok. hatta o insanların yanında okumuşluğundan utanan bir öğretmen görüyoruz.

bu kitabın bir film uyarlaması da var. yönetmenliğini erden kıral'ın yaptığı, senaryosunu ise onat kutlar'ın yazdığı film 1983'te çekilmiş ve aynı yıl berlin film festivali'nden gümüş ayı ödülünü almış. film çekildikten sonra beş sene boyunca türkiye'de yasaklı kalmış. başrolünü genco erkal'ın oynadığı filmde erkan yücel, şerif sezer, macit koper ve rana cabbar var. henüz izleyemedim. bu noktada bir parantez açıp, yeri gelmişken ankara sanat tiyatrosu'ndan da bahsetmek isterim. benim aydınım ankara sanat tiyatrosu oyuncularıdır. genco erkaldır. büyüklerimden çok dinledim. belki onların oynadığı oyunları izleyebilseydim ben de tiyatrosever biri olabilirdim. o zamanlarda bile birçok oyunu yasaklamışlar. bu saatten sonra hiç oynanmaz.

kitaptan bir alıntı:
           "kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı 
           (yada girmedin onun düşlerine)
           bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde 
           en korkunç kitabın konusu sen olurdun
           (...) 
           dostoyevski sürülseydi sana 
           yer üstünden notları yazardı 
           ya da suç ve suç'u..."

bu kitap bana şimdiki türkiye'nin durumunu anlatıyor. devlet eliyle öldürülen insanları, insanın gördüğü ve tanık olduğu acılar karşısında yaşamdan kopma halini hissettiriyor. bazı acılardan sonra insan nasıl yaşama gücünü buluyor?
"alaaddin geliyor. gece
hoca benim kardeş hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
ateşi var çok, diyor. ölecek.
ilaç vereyim mi? diyorum.
hayır portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç." 
 filmden bir kare

gözlerimi kaparım vazifemi yaparım-haldun taner 
tiyatrodan zevk almayan bir insan olarak, tiyatro metinleri okumaya bayılmam bir çelişki mi? bunu bilmiyorum ancak tiyatro metinlerini adeta bir çizgi roman gibi okumayı çok seviyorum. daha önce hiç haldun taner okumamıştım. bir haldun taner eserini sahne üzerinde izlememiştim de. 1964 yılında iki perdelik oyun olarak yazılan gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner'in niçin türk tiyatrosunun kurucularından biri olarak sayıldığını anlamama yetti. inanılmaz akıcı bir dil, 2017 yılına hitap eden bir mizah anlayışı ve büyük bir deha içeren bu eser, ii.meşrutiyet'ten 1960'lı yıllara kadar gelen bir zaman dilimini anlatıyor. osmanlı'nın son dönemlerinde doğan karakterimiz vicdani gariban bir aileden gelmektedir. saf, temiz, hayatını şerefli bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. komşularının oğlu efruz ise devletin üst kademelerinde çalışan birinin oğludur. efruz gözü açık, üç kağıtçı ve yalancıdır. bu iki karakterin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan hayatlarını osmanlı'nın yıkılması, cumhuriyet'in kurulması, ikinci dünya savaşı, menderes dönemi çizgisinde okuyoruz. oyunun ilk sergilenişinde baş karakter vicdani'yi oynayan ulvi uraz, türk tiyatrosunun en önemli oyucularından biriymiş. hatta metin kitap olarak basılırken haldun taner kitabı kendisine adamış. "hayal edemeyeceğim, düşünemeyeceğim derecede iyi bir vicdani olan ulvi uraz'a adıyorum." diye yazmış.

ulvi uraz vicdani olarak sahnede. arkadaki ak sakallı freud'a dikkat. psikiyatrist odasında.

komik bir ayrıntı olarak, yaşanan her önemli olayda oyunda sokakların ismi değişmekte. 15 temmuz şehitler köprüsü gibi.

esir şehrin insanları-kemal tahir
bu bahsettiğim kitaplar içinde beni en çok etkileyen kitap esir şehrin insanları  ve kemal tahir oldu. daha önce hiç kemal tahir okumamıştım. lisede niyetlenmiştim ancak o zaman biraz okuyup bırakmıştım. hatta bu kitabı da lise zamanında almıştım. alma sebebim de o zaman trt'nin çektiği esir şehrin insanları uyarlamasını izlememdi. emre kınay'ın başrolünü oynadığı uyarlama çok ama çok güzel bir uyarlamaydı. o zaman diziden etkilenmiştim, şimdi ise kemal tahir'den. kemal tahir ne sağcıların ne de solcuların sevdiği bir yazar olmuş. sağcılar onu komünist bulmuş, solcular ise milliyetçi. siyasi görüşlerinden ötürü tam on iki yıl boyunca çeşitli illerde hapis yatmış. hatta çankırı cezaevinde nazım hikmet ile birlikte yatmışlar. dostlukları ömür boyu sürmüş. hapse girmeden önce kemalist düşünceye bağlıyken, hapiste geçirdiği dönemde hikmet kıvılcımlı ile başlayan dostluğu vesilesiyle marksizm ile tanışmış.

edebiyatımızda üç kemaller olarak geçen yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal lisede bize sevdirilmeye çalışılan yazarlardı. daha önce de kendi kendime düşünmüştüm; bize de okuttular  yaşar kemal, kemal tahir ve orhan kemal ama bir türlü bu toprakları sevdiremediler diye. şimdi şimdi anlıyorum, o zaman yanlış düşünmüşüm. suç kimsede değilmiş. yıllar önce neden böyle düşündüğümü ise hiç anlamıyorum. tek bildiğim şu, ben kendi doğup büyüdüğüm toprağı, içine doğduğum bu kültürü kemal tahirleri, nazım hikmetleri okuyunca sevmeye başlıyorum. neden bilmem ama öyle. kızdığım çok şey var. bu şeyler beni kendi toprağımı sevmekten alıkoyuyor. halbuki kemal tahir gibi adamları okuyunca bu kültürün içinde yetişmiş müthiş beyinleri görüyor, onları anlayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

esir şehrin insanları, 1918 yılında istanbul'un işgal edilmesiyle başlıyor. iyi eğitimli, birkaç yabancı dil bilen ve ispanya'da diplomat olarak çalışan kamil bey, ülkesinin işgal edildiğini duyunca içindeki vatan sevgisine engel olamaz ve istanbul'a dönmeye karar verir. karısı ve küçük kızıyla birlikte bir gemiye binerler ve istanbul'a dönerler. istanbul'da işler kötüdür. kamil bey'in milli mücadeleye gönül vermiş arkadaşları ya sürgün edilmişlerdir ya da istanbul'dan anadolu'ya kaçmışlardır. tam o sıralarda kulaktan kulağa birinin ismi dolanmaktadır: mustafa kemal. kamil bey'in karısı başta olmak üzere, istanbul'daki tüm çevresi bu mücadeleyi boş görmekte ve avrupa'nın istanbul'u işgaline sempatiyle bakmaktadır. kamil bey yumuşak mizaçlı, hatta sinik bir karaktere sahip olmasına rağmen yabancı askerlerden, kendisiyle çıkar ilişkisine girmek isteyen yabancı diplomatlardan kaçar ve gizlice milli mücadeleye destek veren bir gazetede yazılar yazmaya başlar. hikaye böyle başlamaktadır. hikayenin ikinci kitabı yorgun savaşçı'dır. 1980 yılında trt için halit refiğ tarafından dizi haline getirilen yorgun savaşçı, darbe dönemi türkiyesinde yakılmış ve hiçbir zaman gösterim imkanı bulamamıştır. halit refiğ'in hayatı boyunca en çok üzüldüğü şeylerden biri bu filminin yakılmasıymış.

kemal tahir ve halit refiğ

kemal tahir'i bu yaşımdan önce okusam anlamazdım. belki hem yaş hem de içinde bulunduğumuz yeni türkiye itibariyle tam zamanında okuduğumu düşünüyorum. sadece yerli romanlar içinde değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi kitaplardan biri olarak esir şehrin insanları aklımda kalacak. kemal tahir'in görkemli edebiyatıyla tanıştığım için mutluyum. 

13 Şubat 2017 Pazartesi

woolf works ve max richter: edebiyattan baleye, oradan müziğe



2015 yılında londra'da yer alan royal opera house'da sergilenmek üzere virginia woolf'un üç eserinden (mrs. dalloway, orlando, dalgalar) ilham alınarak bir bale eseri ortaya çıkmış: woolf works. kareograf wayne mcgregor royal opera ballet'nin ünlü isimlerindenmiş. dünyanın birçok yerinde eserleri sahnelenmiş. geçmişte radiohead'in lotus flower, atoms for peace videolarının kareografisini üstlenmiş. francis bacon'ın resimlerinden yola çıkarak oluşturduğu kareografi, jonathan safran foer'in tree of codes'undan esinlendiği eseri, gösterilerinde a winged victory for the sullen, rufus rainwright gibi isimlerle çalışması wayne mcgregor'un işlerinin/işbirliklerinin güzelliğine dair cezbedici duruyor. bu işbirliklerinin sonuncusu da woolf works'ta max richter ile olmuş. max richter, üç perdelik bu esere orjinal müzikler bestelemiş. bu müzikler three worlds: music from woolf works ismiyle bir albüm olarak karşımızda. 

albümün açılışı, virginia woolf'un bir ses kaydı, words ile oluyor. bir gong ile 1920'lerin londrasında words fail me. hemen ardından üç perdenin ilki olan mrs.dalloway başlıyor. in the garden parçası albümün en sevdiğim eseri oldu bile. sanki kuşlar şakıyor, bahar geliyor, içim ferahlıyor. acaba bu mrs.dalloway'in hangi kısmına tekabül ediyor? belki parti hazırlığı, gün içinde koşturmaca, elinde çiçekler ile gülümseyen bir kadın, çiçekler, vazoda çiçekler, masada çiçekler, hayat güzel. bizim buralarda hayat sert, çetin ama şimdi bunları düşünmek istemiyorum. ben bu parçanın içinde var olmak, zamandan ve mekandan bağımsız olarak huzurla dolmak istiyorum. aklımda bir londra var. pelin'in bana tanıttığı. yeşillikler içinde, uçsuz bucaksız yeşillikler. mrs. dalloway, belki virginia woolf geziniyor o bahçelerde. ingiltere tepeleri. eski bir film gibi, eski kamerayla çekilmiş, belki sessiz bir film. mrs.dalloway'in devamında gerginlik var. biraz karamsarlık. çünkü bir sonraki eserin adı war anthem. savaş var. kim bilir, belki birinci dünya savaşıdır bahsedilen. bu kitabı okuduğum zamanı hatırlıyorum. zor okumuştum ama bittiğinde, evet, işte bunun için okudum demiştim. öyle bir tatmin hissi. 

orlando'yu henüz okumadım. eserin dramaturgunun dediğine göre, görkemli ve zamanı aşan bir şey yaratmak istemişler. hatta eserin bilim kurgu tadında olduğunu söylüyor. bu üç romanın da birbirinden tamamen farklı olduğunu bilmelerine rağmen acaba nasıl bağladılar? erkek olarak doğan birinin, ergenliğe vardığında kadın olması ve sonrasında yüz yıllar boyunca yaşaması. işte bu tam bir virginia woolf kafası. max richter eserin orlando perdesinde birbirini tekrar eden melodilere başvurduğunu anlatıyor. bu kısımdaki eserler beni tedirgin etti ve korkuttu. neden bilmiyorum ama öyle. belki okunacak kitaplar listeme orlando'yu da eklemeliyim.

                                                               max richter ve wayne mcgregor

son perde ise dalgalar'a adanmış. virginia woolf'un eserlerinde su imgesinin çok kullanıldığını söylüyor dramaturg. ölümünün de bir nehre kendini bırakıvermesi ile gerçekleştiğini düşününce dalgalar bana çok çarpıcı geliyor. ben bu romanı bir türlü okuyamamıştım. defalarca başlamış ama bitirememiştim. onun yerine deniz feneri'ne geçmiştim. o kadar soyut ve şiir gibiydi ki belki de okumam için henüz zamanım gelmemişti.  max richter burada yirmi bir dakikalık tek bir eser bestelemiş. dalga sesiyle başlayan eserde, gillian anderson virginia woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyor. tek bir eser, bir bütün. kendimce bir sürü anlam çıkarabilirim ve birçoğunun da komik kaçacağına eminim. ama bir eserin neredeyse yüz yılı aşıp bana gelmesi beni büyülüyor. hayat hem çok önemsiz, küçük, bana kendimi evrende anlamsız hissettiren bir şey hem de böyle anlarda ihtişamıyla beni kendine hayran bıraktıran bir şey. 

virginia woolf gerçekçiliğiyle bende hep soğuk bir zihin algısı yaratmıştır. demek istediğimi nasıl anlatsam bilemiyorum. her şeyi gerçekçi bir şekilde ele alıp, adeta bir matematikçinin bir denkleme yaklaşması gibi hayata yaklaşan biri olarak düşünmüşümdür onu. bir camın ardından bakan biri gibi. mesafeli, ölçülü, gerektiği kadar. max richter'in bu eseri de virginia woolf'un eserlerine, kattıklarına ve varlığına görkemli bir duruş gibi. 

not: yazıyı bitirirken, royal opera house'un woolf works temsilinin 21 mart 2017 akşamında zorlu psm'de gösterileceğini hatırlatmak isterim.

fotoğraflar: mike terry

9 Aralık 2016 Cuma

almanca aşk: bachmann ve celan

bundan yaklaşık iki sene önce şair ingeborg bachman ile şair paul celan'ın yirmi yıla yayılan mektuplaşmalarının derlendiği kalp zamanı kitabını edinmiştim. başucumdaki komodinin üzerinde onca zaman durdu. arada içini açıp karıştırdım, gece uyumadan önce rastgele bir mektup seçerek okudum ama hiçbir zaman düzenli okumadım. başucumdaki kitaplar değişse de kalp zamanı orada durdu. ne zaman iki-üç mektubu ardı ardına okusam içimi hep tam tarif edemediğim bir his kapladı: sıkıntı mı desem, depresif hisler mi yoksa karamsarlık mı desem. o mektuplarda olan bir şey, beni kitabı devamlı ve düzenli okumaktan alıkoydu. mevsimler değişti, aylar geçti, bir şeyler başladı, bir şeyler bitti, bir sürü iyi şey olduğu gibi kötü şeyler de oldu. ancak o kitap oradan hiç kalkmadı. hep göz hizamda, bir türlü bitiremediğim kitap olarak orada kaldı. sonra birkaç ay önce tesadüfen paul celan'ın şu anda piyasadaki belki tek eli yüzü düzgün şiir derlemesi olan ellerin zamanlarla dolu kitabını gördüm. aldım, eve getirdim. içini karıştırdım ve yine okuyamadan diğer kitabın üzerine koydum. sonra birkaç hafta önce, kalp zamanı kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini ruth beckermann’ın yaptığı, orijinal ismiyle die geträumten, -ingilizcesiyle the dremaed ones- filminin fragmanını izledim. filmde ingeborg bachmann’ı soap & skin ismiyle tanıdığımız avusturyalı müzisyen anja plaschg canlandırıyor. filmin hem bu kitaptan uyarlanması hem de içinde anja plaschg olması faktörüyle o birkaç dakika beni inanılmaz heyecanlandırdı. bir buçuk saat boyunca birbirlerine mektuplar okuyan iki şairin şiirselliğini acaba yönetmen nasıl aktardı? bunu çok merak etmekteyim. bu sebepten bir türlü bitiremediğim kalp zamanını okumaya koyuldum.

avusturyalı şair ingeborg bahcmann, akademik bir temelden geliyor. psikoloji, felsefe ve alman dili okumuş. doktorasını heidegger üzerine vermiş. viyana sanat ve akademi çevrelerinde kabul görmüş biri. babası nasyonel partiye üye bir nazi sempatizanı. paul celan ise 1920'lerde romanya krallığında bulunan czernowitz şehrinde doğan bir yahudi. kendini bildi bileli çok dilli büyümüş. babasının ısrarıyla ilkokulu ibranice eğitim veren bir okulda okumuş. annesinin ısrarıyla almancayı küçük yaştan itibaren anadili gibi konuşmaya başlamış. bu arada kendi yurdunun dili olan romence ve rusça ile de ömrü boyunca bağını koparmamış ancak eserlerini hep almanca vermiş. celan 21 yaşındayken ülkesi naziler tarafından işgal edilmiş ve ailecek yurtlarından sürülmüşler. yahudi kimliğinden ötürü edebiyat çevrelerinde birçok farklı takma isimle yazmış. ailesi ile birlikte toplama kampına götürülmüş. kendisi on sekiz ay sonunda kaçabilmiş ancak ailesi o kampta can vermiş. ondan sonra bir şekilde kaçak yollarla romanya'dan viyana'ya kaçmış. asıl amacı paris'e gitmekmiş. viyana sadece bir aylık bir ara durakmış. bu bir aylık süreçte viyana'da ingeborg bachmann ile tanışmış. bir nazinin kızı olan bachmann ile bir yahudi olan celan’ın aşkı orada başlamış ve celan’ın  intihar ettiği döneme kadar (yirmi yıl) inişli çıkışlı ve şekil değiştirerek devam etmiş.

celan bir ay sonra paris'e gidip, oradaki edebiyat çevrelerinin içine girmeye çalışırken bachmann ile yıllarca sürecek mektuplaşmaları başlamış. bachmann bu süreçte tanınır ve ünlenirken, celan çoğunlukla reddedilmiş, dışlanmış. bachmann'ın şiirleri basılmaya başlarken, celan o sıralar çeviri ile para kazanıyormuş. zaten bütün ömrü boyunca birçok dili anadili gibi bilmesi sebebiyle şairliği hep çevirmenliğinin gölgesinde kalmış (çevirmenlik notları çok ilginç: mesela bir mektupta rené char'ın kitabını çevirdiği için kendisine çok kızıyor; çünkü char ona bir kazık atmış). uzun aralıklarla, avrupa’nın değişik şehirlerinde bir-iki günlük görüşmüşler. hayatlarına başkaları girip çıkmış ama bir şekilde mektuplaşmaları kopmamış. paul celan bu süreçte fransız bir grafik sanatçısıyla evlenmiş. bachmann’ın hayatına max frisch girmiş. bu dönemde ilişkileri dostane bir hal almış. birbirlerinin edebiyat eleştirmeni olmuşlar. sonra bir ara ilişkileri tekrar başlamış. bundan hem max frisch’in hem de celan’ın eşinin haberi olmuş. bu durum büyük sorunlara sebebiyet vermiş. arkası kesilmeyen depresyonlar, buhranlar, celan’ın edebiyat çevrelerinde arzuladığı ilgiyi bir türlü görememesi ve bunun hıncını bachmann’dan çıkarması derken en sonunda ilişkileri tamamen noktalanmış. birkaç sene konuşmamışlar ve bir gün bachmann’a celan’ın intihar haberi gelmiş. paul celan kendini 1970 yılında sen nehrine atarak intihar etmiş. bundan üç yıl sonra da bachmann bir gece evinde çıkan bir yangında hayata veda etmiş. 

kalp zamanında sadece bu ikilinin aşkı değil, ikinci dünya savaşı sonrası avrupası ve savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin travmalar var. avrupadaki anti-semitizm etkileri, celan’ın yahudi olduğundan ötürü şiirlerine kıymet verilmediğine olan inancını sürekli yinelemesi var. bu iki şairin mektuplarında, sadece gönül bağlarını değil; birbirlerinin eserlerine dair olan incelemeleri ve eleştirileri de görüyoruz. birbirlerinin edebiyatına olan inançları ve birbirlerine verdikleri destek görülüyor. ama çokça bachmann'ın celan'ın şiirlerine olan inancı ve sevgisi baskın. bu bana çoğunlukla tipik bir kadın-erkek ilişkisini hatırlatıyor. yirminci yüzyılın önemli feminist şairlerinden biri olarak görülen bachmann'ın da karşısındaki adamı hep desteklediğini, çoğunlukla bir çocuğu takdir eder gibi sevdiği adamın şiirlerini hep takdir ettiğini görüyorum. paul celan çok travmatik bir geçmişten geliyordu, ailesini kaybetmişti ve bunlar çok ağır şeylerdi. sebep bunlar mıydı, üçüncü bir kişinin bunları bilmesine imkan yok ama ben bu ilişkide bachmann'ın sevgisini daha büyük gördüm. celan'ın bachmann'ın başarısına gücenir ve hatta kıskanır hali bana ikili ilişkilerdeki karanlık noktaları hatırlattı. bir yerden sonra bu ilişki beni sıktı. adeta sonunu bildiğim bir ilişkiydi. az bir sayfa kala atlaya atlaya kitabın sonuna geldim. işte o zaman bu kitabı başucumdan kaldırıp, kitaplık rafına yerleştirdim. 

şimdi die geträumten filmini bekliyorum. acaba yönetmen -bir kadın- de bu ilişkiyi benim algıladığım gibi mi gördü diye merak ediyorum. o nasıl yansıttı acaba? gösterildiği film festivallerinde olumlu tepkiler alan ve yeni bir janrın doğuşu olarak adlandırılan bu filmi oldukça merak etmekteyim. aşağıda fragmanını paylaşıyorum.

3 Kasım 2016 Perşembe

kılavuz


yıllar yıllar önce olmalıydı, lisedeydim sanırım, amcamın kitaplığında bilge karasu'nun göçmüş kediler bahçesi kitabını gördüm. isminden ötürü kitap hemen dikkatimi çekti. bilge karasu kimdir bilmiyordum bile, kitabı aldım eve götürdüm. aradan uzun zaman geçti ve ben o kitabı kendi rafımda unuttum gitti. hiç sayfasını çevirmedim bile. zaman içinde bilge karasu'nun önemini ve değerini öğrendim ancak hiçbir kitabını okumadım, bir şekilde öyle oluverdi. geçen günlerin birinde kitapçıya girdiğim bir vakit, aklımda başka bir yazar ve o başka yazarın belirli bir kitabı vardı. o kitabı bulamadım. alfabetik sırayı takip eden raflarda aradığım yazarın hemen dibinde bilge karasu'ya rastladım. halbuki aklımdan geçmiyordu bile. elim yine kedili kitabına gitti. sonra diğer kitaplarına. sonra kılavuz kitabına. orada kitapların sadece arkalarını okuyordum. kılavuz'un arkasını okuduğumda olduğum yerde hareketsiz kaldım. tüm sesler birden kesildi ve her şey, herkes milyonlarca kilometre öteme gitti. ferzan özpetek'in mükemmel bir gün filmi vardı. orada etkilendiğim bir sahne aklıma geldi. filmin baş karakteri olan kadın hikayenin sonuna doğru sokak ortasında yürürken birden zaman duruyordu. filmin sesi kesiliyordu ve birkaç saniye her şey sessizlik içinde var oluyordu. bu sahne bana filmden kalan tek şeydi ve buna benzer bir anı, kılavuz'un arka sayfasını okuyunca yaşadım. sırf o nedenle kitabı aldım. sonra hemencecik bitirdim. 

kitaba başlarken aradığım bir şey vardı. o şeyin ismini halen koyamıyorum. aradığımı bulduğumu da düşünmüyorum ama içimdeki boşluğu derinleştirdiğini fark ediyorum. okuduğum ilk bilge karasu eseri olmasından ötürü diline aşina olmadığım doğru. ancak o meşhur bilge karası dilini gördüm. rüya ile gerçeklik arasında, neyin rüya neyin gerçek olduğunu anlayamadığım bu kitap bana içimden taşan sevgiyi hatırlattı. insanlara ne kadar kızsam da mizacım sevmekten yana. kızgınlığım geçicilikten, öfkem dinmekten, gönlüm bağ kurmaktan yana. yumuşak tarafımı sakladığımda çıkarmam ufacık güzel bir şeye bakıyor. ben kaşlarımı çatmak istiyorum ama ayağımın dibine gelen kediler beni yoldan çıkarıyor. bilge karasu'nun sevgisi, sevgilisi bana hayattan elimi eteğimi çekmemem gerektiğini söylüyor. goya'nın el sueno de la razon tablosundan bahsediyor bu kitap, bu tablodan kesip alınmış bir kuşu, birine hediye etmek üzere almıştım. sonra vermedim. şu yaşıma geldim, beni sevmeyen birine kendimi sevdirmeye çalışmanın yanlış olduğunu öğrenemedim. ama sanırım goya'dan sonra artık bunu öğrendim. bilge karasu ile de bilgimi cümle içinde kullandım, pekiştirdim. 
bu da kitabın arkasından gelsin:
"yazmasaydım unutup gidecektim belki, çoğunu... oysa şimdi geviş getirip duruyorum. şu 'aracı olmak','araç olmak', 'bir oyunun taşı ya da taşları olmak'...
...işin tümü bir oyun belki, ama bu oyundaki taşlardan biri, yalnız biri, ben, neyi oynadığımı bilmiyorum. oyundaki yerimi bilmek şöyle dursun, birilerinin beni oynatıp oynatmadığını da kestiremiyorum.
ölümden de kaygılandırıcı olan, dönülmez olan durum, bu muydu acaba?"

8 Ekim 2016 Cumartesi

seyahatlerle dolu bir kitap: m train


patti smith'in m train kitabı, just kids'den sonra kaleme aldığı ve hayatının, eşiyle evliliğinden başlayıp bugüne uzanan döneminden kesitleri anlattığı bir anı kitabı. just kids'in o nostaljik new york havası ve gerçeklikle hayal arası atmosferinden farklı bir dili var bu kitabın. oldukça melankolik ve hüzünlü, hatta ölümün izini süren bir kitap. patti smith bu kitabında sürekli sade kahve içiyor. hayatı boyunca ona eşlik eden yazarların mezarlarını ziyaret ediyor. mezar ziyaret etmek için denizler aşıyor, zahmetler çekiyor. şahsen tanımadığı ama hayatında iz bırakmış yazarların mezarlarına kendince küçük armağanlar götürüyor. kuzeyden güneye, doğudan batıya değişik ülkelerde ve birbirinden farklı mevsimlerde yolculuklar yapıyor. her gittiği şehirde sevdiği ufak bir kafe var. yeni bir yere oturmaktansa bildiği yerlere gitmeyi tercih ediyor. zaten kitap da new york'ta ikinci evi olarak gördüğü, evine yakın ufak bir kafede başlıyor. yazılarını hep bu kafede yazıyor. pencere kenarında bir masası ve sandalyesi var, başka bir masaya oturmayı düşünemiyor bile. burada uzun uzun pencereden dışarıyı izliyor. yalnız bir insan olarak, bir kafede saatler geçirmenin ona ne büyük huzur ve memnuniyet verdiğinden bahsediyor. bu noktada kendimle onu özdeşleştiriyorum. insanın kendi kendine yetebilmesi önemli. bir başına kalamayan, saatlerini kendini oyalayacak bir şeylerle dolduramayan insanlarda bir problem olduğunu düşünüyorum. insanların çokluğundan sıkıldığım da oluyor. aynı şeyi patti smith de açıkça ifade etmese de hissedebiliyorum. biriyle güzel bir sohbet etmenin tadına varıyor ancak nihayetinde elinde kitap, odasında yalnız geçirdiği vakitlere ihtiyaç duyuyor.

patti smith bu kitabında jean genet, mikhail bulgakov, virginia woolf, sylvia plath, paul bowles, herman hesse'den bahsediyor. ayrıca japonya seyahatinde akira kurosawa, yosujiro ozu, haruki murakami, osamu dazai ve japon edebiyatına genişçe yer ayırıyor. m train boyunca çeşitli kitap isimleri, yönetmenler ve filmler anılıyor. the killing dizisine olan sevgisi ve ilgisini çeşitli yerlerde geçiriyor. yalnız bir kadın dedektifle kendini özdeşleştiriyor. alman bilimadamı alfred wegener hakkında bayağı kafa yoruyor. benim tüm zamanların favori bilimadamı listemde humboldt'un yeri ayrıydı ancak şimdi bir de wegener'i tanıdım. patti smith bana hep bir şeyler öğretiyor.

ilk gençliğimden beri kafamda bir patti smith imajı vardı. güçlü bir kadın figürü, hiç vazgeçmeyen ve hep mücadele eden bir kadındı bu. just kids de bu algıyı pekiştirmişti. bir şekilde patti smith'in hayata ve insanlara duyduğu umut, benim için de umut oluyordu. yetmiş yaşını geçmiş bir kadın hala var gücüyle çalışıyor, hayata katılıyor ve üretmeye devam ediyor. ancak bu kitapta patti smith'in farklı bir yönünü görüyorum: melankoli eğilimi. belki bu ona yaşla gelen bir haldir, bilemiyorum. ancak bu melankoliyi depresifliğe çevirmeden, kahve eşliğinde yazarak bu ruh halinin üstesinden gelmesini yine örnek alıyorum.

benim elimdeki m train baskısı benimle birçok şehir gezdi. d.'nin bana verdiği bu baskı, granjon adı verilen bir yazı karakteriyle basılmış ve ödül almış. okuduğum en estetik kitap baskılarından biri olarak bu kitabı ayrı bir yere koyuyorum.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

miras kavgası

içimde derin bir boşluk var. sanki bir yakınım ölmüş gibi bir boşluk. kalbim de ağrıyor. sanırsam psikolojik. belden yukarımı esneten hareketler yapıyorum ama bir türlü fayda etmiyor. bugün kendimi zorlayıp pilatese gittim. biraz iyi gelir gibi oldu ama gecenin bu vakti tekrardan bir ağırlık çöktü. fiziksel bir şey olmadığını biliyorum, bir sene önce tetkikler yaptırmıştım. ne zaman sıkılsam böyle oluyor. yıllar içinde depresif ruh haline girmemek için neler yapmam gerektiğini, bana nelerin iyi geldiğini gözlemleyerek öğrendim. birinci iyi gelen şey fiziksel hareketimi arttırmak. bu nedenle kendimi zorluyorum. sonra bir şeyler üretmek. yazmak yazmak, belki yemek yapmak, bir şeyler çizmek. böyle durumlarda film izleyemiyorum, dikkatim dağılıyor. bol bol müzik dinliyorum. kulaklarım kanayana kadar müzik dinlemek istiyorum. mesela bu akşam scofield konseri vardı ama iptal oldu. bu, bu sene içerisinde ülkenin içinde bulunduğu durumdan ötürü iptal olup da gidemediğim ikinci konser. konseri yemişim, bize bir şey olmasın. bundan bahsetmekten utanıyorum, arkadaşın iptal olan yıllık iznini, tatile harcadığı ve geri alamayacağı bir ton parayı düşündükçe ben utancımdan susuyorum. biz müziği evde de dinleriz.
*
en son okuduğum kitabı da yarım bıraktım, onun yerine sabahattin ali serisine başladım. lisede kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf'u okumuştum ama bir de şimdi okumak istedim: içimizdeki şeytan. ben liseden beri pek az türk romancısı okudum. bu yaşımda içimden onlara geri dönme isteği geldi. yakın zamanda akçay'a gittim ve her kuzey ege'ye gidişimde andığım gibi, edremit'te doğmuş büyümüş olan sabahattin beyi tekrardan andım. vatanına olan kalp kırıklığını düşündüm. henüz 15 temmuz olayı olmamıştı bile. zaten olmasına gerek var mıydı? son üç yılda yaşanan olaylar beni de küstürmüş, kırmıştı. herkes bir şey diyor ya, benim en net kapıları kapattığım an 2014 mart'ı yerel seçimleriydi. o gece okulda bütün ankara'nın oylarını saymıştık ve saydığımız oy ile açıklanan oy birbirini tutmuyordu. bundan sonra gelen her şey kapanan kapıya yalnızca bir kilit daha vurdu. vurdu vurmasına ama ben ilk kez bugün, temmuz 2016 tarihinde vatanından uzakta bir ömür geçiren şairleri ve yazarları anlıyordum. ben de vatansız hissediyordum. memleket uzakta, sisler içinde güzel bir idea gibiydi. memleket hasreti çekmek için illa kilometrelerce öteye gitmek gerekmiyordu. aidiyet hissim yoktu, ah keşke olsaydı. bundan sonra sokaklar beni öldürmek isteyenlerle doluydu. beni korkutan tepedekiler değil, sokakta yanından geçtiğim adamdı. taksisine bindiğim şoför, bakkaldaki amca, vapurda yanına oturduğum çocuk, sokakta arkamda yürüyen erkekti. biz yaralı bir köpek görsek üzülüp, yardım etmeye çalışan insanlardık ama onlar üstümüzde tepinip, bizi öldüresiye döven canilerdi. biz bunlarla baş edemezdik. biz kimseye vuramazdık ama onlar bir lafla bizi kan revan içinde bırakırlardı. daha önce bıraktıkları gibi, daha önce öldürdükleri gibi acımadan öldürüp, bir kırbaç da tanrıları için vururlardı.
*
nâzım'ın şiirleri mesela, meğersem ben bu şiirleri hiç anlamamışım. bu yaşımda anlamaya çalışıyor ve bir sigara tiryakisinin pakete uzanması gibi nazım'ın şiirlerine uzanıyorum. sabahattin ali sonra. canım kitabı yarım mı kalacak bilmiyorum ama onun memlekete gücendiği gibi güceniyorum ben de bu toprağın insanına. cahit sıtkı'nın idealindeki memleketi ben de istemez miyim? isterim ya, hem de nasıl isterim.

lise birinci sınıfta hocamızın zorla okuttuğu yakup kadri eseri yaban'ı bundan bir sene önce, bombaların hemen ardından ülkeye yoğun bir şekilde öfke hissettiğim bir dönemde tekrar okumuştum. birden bire aklıma gelmişti, biz de birer yaban mıyız acaba demiştim. basım yılı 1932 olan bu kitap, 2016 yılında bana ne çok şey anlatıyordu. bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. bu gece raftan bu kitabı aldım; altını çizdiğim yerlere şöyle bir göz attım.

"gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. türk "entelektüel"i, türk aydını, türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünyada bir garip yalnız kişidir. 
bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor. 
her memleketin köylüsüyle okumuş yazmışı zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? bilmiyorum! fakat okumuş bir istanbul çocuğu ile bir anadolu köylüsü arasındaki fark, bir londralı ingilizle bir pencaplı hintli arasındaki farktan büyüktür. 
bunu yazarken elim titriyor."
benim de elim titriyor. kalbim atıyor. biri internette demiş, yufka yüreğimin içine edeyim diye. al benden de o kadar! benim de yufka yüreğim batsın, polisin dövdüğü kim olursa olsun resmini görünce içim kötü oluyor. bizler de aile kavgasına kurban gittik iyi mi? düşman kardeşlerin miras kavgasına.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

mektup arkadaşları



albert camus ve rené char'ın on iki yıla yayılan mektuplarının derlendiği "yazışmalar 1946-1959" kitabı yapı kredi yayınlarından haziran 2015'te çıktı. fransız edebiyatının iki önemli isminin dostluğunu anlatan bu mektuplar, hem ikisinin duygu dünyasına hem de o dönemin ateşli fransasına uzanıyor. ikinci dünya savaşı, dönemin komünist hareketleri, cezayir meselesi gibi olayların yaşandığı o yıllarda birbirine yoldaşlık yapan camus ve char, hem birbirlerinin edebiyat eleştirmeni oluyor hem de kardeşi. rené char (1907-1988) gerçeküstücü hareketin temsilcilerinden ve metinleri dali, picasso ve kandinsky'nin desenleriyle birlikte yayımlanan bir isim. ikinci dünya savaşının ardından bu akımdan uzaklaşıp, takma isimle direnişçilere katılmış ve şiirlerinin yayımlanmasını yasaklamış. bütün bu süreçte camus ile yazışarak birbirlerinden güç almışlar. char 1951 tarihli bir mektubunda camus'ye şöyle yazıyor: "bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte." camus de şöyle diyor:"en sonunda birkaç kişi olunca birdenbire kalabalık hissediliyorsa da hayranlıkla ve bilgiyle yoğrulan bu kardeşlik yaratıcının yalnızlığına saygı gösterir. buna karşın, nasıl ki "şiir yazma isteği ancak tam da çok ender bulunan yoldaşların sayesinde düşünülüp hissedildiği ölçüde gerçekleştirilebilir, bir yapıtın tamamlanması sürecindeki kuşku anı da sırtını yalnızca 'bilen ve anlayan, kendisi de aynı yolun yolcusu olan bir dost'una dayayabilir. 

birinin mektuplarını okumak onun mahremine dahil olmak demek. buna hakkımız var mı bilmiyorum ama meraklı bir okur olarak yazarların mektuplarını açlık hissiyle okuyorum. öğrenmeye, onu anlamaya ve belki ortak bir nokta yakalamaya dair duyduğum bir açlık. en kendi gibi olduğu haliyle onu izinsiz yakalamak ve bu dünyada yalnız değilmişim diyebilmek amacıyla okuyorum. bütün bu mektuplar bunun için değil mi? yazışmalar, kendi hayatımızdaki karalamalar, kurmaya çalıştığımız ama devam ettiremediğimiz mektup arkadaşlıkları. camus ile char'ın mektuplaşmaları nasıl kesildi mesela? ya da şimdiye kadar okuduğum mektup derlemeleri? nasıl kesildi yazışmalar? kim sıkıldı, kim üşendi? ya da belki öldü? sevgililerin mektuplaşmalarını anlarım da dostların mektuplaşmaları ilgimi daha çok çeker. sevgili artık sevmez olur ama dost neden yazmaz mesela, neden cayar? bunlar hep beni düşündürür. ilişkinin her türlüsünün miadı var ama dostlukların ki daha cömert. al canım dostum, tüm zamanım senin der gibi. kelimelerimi sana biriktirdim, beni sen anlarsın der gibi. herkese demezsin iki gözüm diye ama mektup arkadaşına demezsin de kime dersin gibi. 

"sevgili rené
(...) bugün gerçek arkadaşlık o kadar az rastlanan bir şey ki, insanlar kimi zaman aşırı çekingen davranıyor bu konuda. üstüne üstlük, herkes ötekinin olduğundan daha güçlü olduğunu düşünüyor, bizim gücümüzse başka, bağlılığımızda. demek istediğim şey şu ki, aynı zamanda arkadaşlarımızdan kaynaklanıyor, arkadaşlarımız olmasa gücümüz de kısmen azalır. işte bir de bu nedenle, sevgili rené, ne kendinden, ne eşi benzeri olmayan yapıtınızdan kuşku duymalısınız: yoksa bizden de, bizi yetiştiren şeylerden de kuşku duyduğunuz anlamına gelebilir bu. bitmek bilmeyen bu mücadele, bu bezdirici dengedir (kimi zaman nasıl da tükenmiş hissediyorum kendimi!) bizi, şu bir avuç insanı bugün buraya getiren. "
***
dostuna bu kadar sevgi sözcükleri sıralayan albert camus'nün tek çocuk olduğu hissine kapılmaktan kendimi alamadım. nerde görsem tanırım.
***
dostlarıma selam yollarken, şu güzel arkadaşlık parçası aklıma geliyor. mice parade-the nights after fiction. edebiyatın yanına güncel müzik ekleyerek postmodern bir yaklaşım içine girmiş oluyor muyum fikrim yok.