patti smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
patti smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2016 Cumartesi

seyahatlerle dolu bir kitap: m train


patti smith'in m train kitabı, just kids'den sonra kaleme aldığı ve hayatının, eşiyle evliliğinden başlayıp bugüne uzanan döneminden kesitleri anlattığı bir anı kitabı. just kids'in o nostaljik new york havası ve gerçeklikle hayal arası atmosferinden farklı bir dili var bu kitabın. oldukça melankolik ve hüzünlü, hatta ölümün izini süren bir kitap. patti smith bu kitabında sürekli sade kahve içiyor. hayatı boyunca ona eşlik eden yazarların mezarlarını ziyaret ediyor. mezar ziyaret etmek için denizler aşıyor, zahmetler çekiyor. şahsen tanımadığı ama hayatında iz bırakmış yazarların mezarlarına kendince küçük armağanlar götürüyor. kuzeyden güneye, doğudan batıya değişik ülkelerde ve birbirinden farklı mevsimlerde yolculuklar yapıyor. her gittiği şehirde sevdiği ufak bir kafe var. yeni bir yere oturmaktansa bildiği yerlere gitmeyi tercih ediyor. zaten kitap da new york'ta ikinci evi olarak gördüğü, evine yakın ufak bir kafede başlıyor. yazılarını hep bu kafede yazıyor. pencere kenarında bir masası ve sandalyesi var, başka bir masaya oturmayı düşünemiyor bile. burada uzun uzun pencereden dışarıyı izliyor. yalnız bir insan olarak, bir kafede saatler geçirmenin ona ne büyük huzur ve memnuniyet verdiğinden bahsediyor. bu noktada kendimle onu özdeşleştiriyorum. insanın kendi kendine yetebilmesi önemli. bir başına kalamayan, saatlerini kendini oyalayacak bir şeylerle dolduramayan insanlarda bir problem olduğunu düşünüyorum. insanların çokluğundan sıkıldığım da oluyor. aynı şeyi patti smith de açıkça ifade etmese de hissedebiliyorum. biriyle güzel bir sohbet etmenin tadına varıyor ancak nihayetinde elinde kitap, odasında yalnız geçirdiği vakitlere ihtiyaç duyuyor.

patti smith bu kitabında jean genet, mikhail bulgakov, virginia woolf, sylvia plath, paul bowles, herman hesse'den bahsediyor. ayrıca japonya seyahatinde akira kurosawa, yosujiro ozu, haruki murakami, osamu dazai ve japon edebiyatına genişçe yer ayırıyor. m train boyunca çeşitli kitap isimleri, yönetmenler ve filmler anılıyor. the killing dizisine olan sevgisi ve ilgisini çeşitli yerlerde geçiriyor. yalnız bir kadın dedektifle kendini özdeşleştiriyor. alman bilimadamı alfred wegener hakkında bayağı kafa yoruyor. benim tüm zamanların favori bilimadamı listemde humboldt'un yeri ayrıydı ancak şimdi bir de wegener'i tanıdım. patti smith bana hep bir şeyler öğretiyor.

ilk gençliğimden beri kafamda bir patti smith imajı vardı. güçlü bir kadın figürü, hiç vazgeçmeyen ve hep mücadele eden bir kadındı bu. just kids de bu algıyı pekiştirmişti. bir şekilde patti smith'in hayata ve insanlara duyduğu umut, benim için de umut oluyordu. yetmiş yaşını geçmiş bir kadın hala var gücüyle çalışıyor, hayata katılıyor ve üretmeye devam ediyor. ancak bu kitapta patti smith'in farklı bir yönünü görüyorum: melankoli eğilimi. belki bu ona yaşla gelen bir haldir, bilemiyorum. ancak bu melankoliyi depresifliğe çevirmeden, kahve eşliğinde yazarak bu ruh halinin üstesinden gelmesini yine örnek alıyorum.

benim elimdeki m train baskısı benimle birçok şehir gezdi. d.'nin bana verdiği bu baskı, granjon adı verilen bir yazı karakteriyle basılmış ve ödül almış. okuduğum en estetik kitap baskılarından biri olarak bu kitabı ayrı bir yere koyuyorum.

7 Nisan 2011 Perşembe

duvarları seyrederken dinlemiştim

eskiden dinlediğim birçok şeyi artık dinlemiyorum. tükettiğim ya da değersizleştirdiğim için değil ama artık o müziği dinleyecek kafada olmadığımdan sanırım. belki buna da bir nevi tüketmek desem yanlış olmaz. o albümlerin içine o kadar çok şey kodlanmış ki, artık o müziği dinlemek sadece "müzik dinlemek" eyleminden başka şeyler ifade etmeye başlıyor. birini hatırladığım için değil de kendimi hatırladığım için; o şarkılardan sıkıldığım için değil de kendimden sıkıldığım için dinleyemiyorum mesela. bir zamanlar yatağıma soktuğum müzikleri şimdi hard disc'imde bile barındırmak istemiyorum. o albümlerin bana tecrübe ettirebileceği şeyleri bir kenara koymuşum gibi, artık dahasına lüzum yok. aynı karanlık dönemlerin içinde dolaşmaya tahammülüm yok. şu anda olduğum kişi olmama etkilerini yadsıyamam ama bu o şarkıları sonsuza kadar dinleyebileceğim anlamına gelmiyor. zamanla yolları ayırıyoruz, bir çoğu belli bir yaşa ve ruh haline adanmış olarak arkamda kalıyor. benimle birlikte gelenler de var ama bıraktıklarım sayıca daha fazla, şu anda onu görüyorum.

zamanında bazı albümleri dinlerken gereksiz yere ne kadar üzüldüğümü düşünüp gülüyorum. içim sıkışır gibi oluyordu. ergenlikte her şeyi abartma halinin benim için müzik dinleme eylemine yansıdığını anca şimdi analiz edebiliyorum. her ufak şeye bir şey kodlama, her parçanın belli bir ruh haline tekabül etmesi falan, böyle şeylerde üstüme yokmuş. şarkıları birbirinden ayrı düşünmem bile imkansız, bir şarkıdan sonra hangisi geldiğini adım gibi biliyorum. bir önceki ve bir sonrakiyle beraber muhteşem üçlü olarak kazınmışlar beynime. zamanla pek çoğunu düşünmez oldum, duymaz oldum; pişman değilim. iyi ki de ergen günlerim geride kalmış.

nerdeyse yarım saattir beş-on farklı without you i'm nothing performansı izliyorum youtube'dan. yaklaşık beş senedir falan dinlemiyorum placebo; çünkü şu anda tahammül edemiyorum. ama on beş yaşımdayken az zaman geçirmedim albümleriyle. nerden esti bilmiyorum, sabah kalktığımda bu şarkı çalıyordu beynimde. akşam eve gelince youtube'un başına geçtim, bu şarkıyı dinledim durdum. milyon tane şey geldi aklıma. para biriktirip, without you i'm nothing albümünü almıştım tunalı pasajı'ndaki müzik dükkanından. halen bile en alternatif şeyleri satan orasıdır -bayağıdır gitmiyorum, duruyor mu emin olamadım. dicle'yle az vakit geçirmedik orada, bir ara habire uğrardık. zaten ankara'daki pasaj kültürü de ayrı bir konu. pasaj camiası bana the smiths, patti smith, joy division, mum falan öğretti. o nasıl bir pasajsa artık?! lise hazırlıktı -2004 yılı- para biriktirip ben without you i'm nothing aldım, dicle de the cure'un birkaç albümünü. uzun bir süre değiş tokuş ederek dinledik durduk. şimdi dinlediğim birçok şey öznelken, o zaman kulaklarımızda çınlayan üzerine çok konuştuğumuz şeylerdi. hangi cure albümü daha iyi diye muhabbet ettiğimizi hatırlıyorum. önce wish'ti, zamanla disintegration kafasına girdik. sonra dilimize disintegration kafası tabiri yerleşti. tüketme değil dedim ama bunları biraz da tükettiğimizi görüyorum. ergenlikteki güzel şarkıların içini güzel şeylerle olduğu kadar çer çöple de doldurduğumuzu inkar edemem. lise hezeyanları kolay atlatılmıyor ne de olsa, bir süre duvarları seyretme evresinden geçiyor her insan. duvarları seyrederken dinlediklerimin artık hard disc'imde yer almıyor olması beni bir nevi özgür kılıyor. bu şarkıların anlamına anca zamanda yolculuk ettiğimde varıyorum. artık ne tunalı pasajına gidiyorum, ne birileriyle uzun uzadıya dinlediğim şeylerin tahlilini yapıyorum, ne de albüm kapaklarına dalıp gidiyorum. uzun uzun dinlemeye tahammül edemiyorum, baygınlık geliyor ama o albümlerle geçirdiğim zamanlara hürmet ediyorum.