26 Kasım 2017 Pazar

hidden orchestra konseri


23 kasım perşembe akşamı salon iksv sahnesinde hidden orchestra vardı. çekirdek kadrosu dört kişi olan ekip; brighton merkezli ve müzisyen joe acheson'ın projesi. joe acheson çok yönlü bir müzisyen ve hidden orchestra projesinde farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. kendisine kemanda ve piyanoda poppy ackroyd, davullarda jamie graham ve tim lane eşlik ediyor. o akşam sahnede beşinci bir üyeleri de görsellerde ve laptop başında gruba katılmıştı.

grubun müzik yapma sürecini joe acheson şu şekilde açıklıyor: tüm enstrümanların kayıtları ayrı olarak yapılıyor ve acheson tarafından bir araya getirilip kaydediliyor. örneğin, davulcu tim lane aynı zamanda grupta trombon da çalıyor ancak sahnede bu sesi kayıtlardan dinliyoruz. müziğin üzerine eklenmiş doğaya ait sesler ise hidden orchestra deyince benim aklıma gelen ilk şey oluyor. bu noktada joe acheson'ın ilginç bir projesinden daha bahsetmek isterim. tüm birleşik krallık'ı gezerek, her bir sahilden sesleri kaydettiği ve bunları incelediği bir çalışması da olmuş. şu anda grup elemanlarının deniz kenarına konuşlanmış güzelim brighton'da yaşadığını düşünürsek, böyle seslerden ilham almalarına şaşırmayız diye düşünüyorum. ya da doğadan, sakinlikten, kuşlardan. 

grubun benim için dikkat çekici ve en hoşuma giden yanı çift davul ile müzik yapmaları. davullar hep karşılıklı konumlanıyor ve davulcular graham ile lane çoğu zaman birbirlerinin gözünün içine bakarak çalıyorlar. perşembe akşamı da bu şekilde adeta iki davulun birlikteliğini, iki davulcunun sahne üzerindeki iletişimini ve uyumunu izledik. bilmemin imkanı yok ancak o akşam bu iki davulcunun dostluğuna da şahit olmuşum gibi hissettim. tüm konser boyunca birbirlerine gülümseyerek tatlı tatlı atıştılar da diyebilirim. elle tutulmayan, somut olmayan bu şey her neyse, tanık olduğum için o kadar mutluyum ki... müzik icra ederken kurulan iletişim benim aklımın ermediği, hiçbir fikrimin olmadığı bir iletişim. bu da sahnede başta davulcular arasında olmak üzere, hidden orchestra ekibi içinde hissedilebilen bir şey.

grup o akşam 2017 çıkışlı down chorus albümlerinden ve sadık bir dinleyicilerini hayal kırıklığına uğratmayacak eski parçalarından çaldılar. benim tek eleştirdiğim nokta, şimdiye kadar salon iksv'de gördüğüm en gürültülü ve konuşkan seyirci kitlesinden birine denk gelmiş olmaktı. 

hidden orchestra benim çokça dinlediğim, özellikle ders çalıştığım gecelerime eşlik eden sevgili  grup. icra ettikleri müzik, bana inanılmaz bir konsantrasyon müziği geliyor. benim için cool ve uzayvari/endüstriyel bir boşluğu değil, pastoral hisleri temsil ediyor. kendilerini ikinci defa canlı dinlemiş olmanın memnuniyetini yaşıyorum. aşağıda kişisel favorilerimden olan seven hunters parçalarının 2014 yılına ait güzel bir canlı performans kaydı var.

19 Kasım 2017 Pazar

julie byrne konseri


julie byrne'ü 2016 yılı sonlarında tesadüf eseri tanıdım. natural blue şarkısını ilk dinlediğimde yaşadığım duygu yoğunluğunu, hissettiğim huzuru ve güzel hisleri burada ifade etmeye çalışmıştım. aradan geçen bir yıllık süreçte kendisini çokça dinledim. lastfm istatistiklerim, bu bir senede en çok dinlediğim müzisyen olarak julie'yi işaret ediyor. dönem dönem müziğinden kendini alamadığım yumuşak sesli kadınlar oluyor. eskiden böyle müzikleri daha çok ve daha yoğun dinlerdim. dinledikçe de içimde depresif hislerin belirmesine engel olamazdım. zihnim başka şeyler düşünür ve derinlere dalardım. sanırım artık bu yönümü kontrol edebiliyorum. yani çoğu zaman. eskiden dinlediğim bazı singer-songwriter müzisyenlerden artık dinlemediklerim var. julie ise bana bu müziğin depresif tarafını değil; bilakis huzur veren ve içimde iyi hisler uyandıran tarafını hatırlatıyor.

15 kasım günü salon iksv'deki konsere biletimi aylar öncesinden almış olmama ve heyecanla o akşamı beklememe rağmen, kendimi bir konsere gidecek zihinsel durumda hissetmiyordum. bu süreçte yaktığım başka konser biletleri oldu. ama 15 kasım günü işten eve geldim ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığını gördüm. günlük yaşamımda iş yerinde iletişim kurduklarım haricinde, toplumla etkileşim içine girmek istemiyordum. ailemle ya da uzaktaki arkadaşlarımla haberleşiyordum, bu beni memnun da ediyordu ancak zorunlu ve kaçamadığım etkileşimler yok mu; bunlar bende izolasyon isteğini arttırıyordu. o akşam evde kalmak istemedim. vapura binip karşıya geçmek istedim. bu rutini tekrar hatırlamak hoşuma gitti. julie sahneye çıkığı an, işte o an, buraya gelerek kendime ne büyük iyilik yaptığımı fark ettim.

ilk başta sahneye yalnız çıkan julie byrne, iki şarkının ardından sahneye ona eşlik edecek olan iki müzisyeni davet etti: son albümünün prodüktörlüğünü de yapan, synthesizerda eric littman ve kemanda jake falby. not even happiness albümünü baştan sona çaldılar. yumuşacık sesi, gösterişsiz gitar tınılarıyla julie kafamdaki birçok kavramın karşılığıydı: basitliğin, gösterişsizliğin, minimalizmin ve bu tarz şeylerin. müzik yapmadan önce hayatını central park'ta bekçilik yaparak kazanması da bağ kurabildiğim bir şeydi. akorlar arası geçişlerde eli adeta zarif hareketler yapıyordu. uzun zamandır sahnede klasik gitar dinlememiştim. çıt çıkmayan salonda yankılanan bir gitar sesinin dinginliği içime işledi. daha henüz birkaç şarkı olmuştu ki gözümden akan yaşlara engel olamadım. bu güzel müzik karşısında, bu müziğin bana hissettirdiği huzur ve sakinlik karşısında duyduğum mutluluğun ifadesi ağlamaktı. eskiden hiç anlayamadığım bir şeydi bu, mutluluktan ağlamak. şimdiyse bu nadir anları fark edebildiğimde kendime engel olamıyorum. üzüntü, ölüm ve yas dönemi sona mı eriyor bilmiyorum. sanmıyorum; ancak ben yavaş yavaş ölüme dair olan bu hisleri sindirmeye başlıyorum. yapabileceğım başka bir şey yok. bu sürecin içerisinde güzel bir şeye rast geldiğim ve bu güzelliği takdir edebildiğim için gözümden yaşlar geliyor. julie byrne'ün müziği beni rahatlatıyor, kalbimi yumuşatıyor, omuzlarımda hissettiğim yükü hafifletiyor. keman ve synthesizer'ın birlikte çaldıkları ve gitarın sustuğu birkaç dakikalık bir ara oldu. o arada ben güzel yerlere gittim geldim. kuş sesleri, dümdüz yeşil topraklar, rüzgarlı bayırlar, on dokuzuncu yüz yıl romanları, benim zihnimdeki yeşillikler... bu anı zihnimin içine kaydetmek istiyorum dedim. ben bir zaman, bir yerde, böyle bir anda var oldum. konserin bitimi, albümün de bitimini yapan şarkıyla oldu: "i live now as a singer" bu şarkıda julie ışıkların tamamen kapatılmasını istedi. konser karanlıkta bitti. yerimden kalktığım an, bu deneyimi bir kez daha yaşamak istediğimi fark ettim. hayatımda daha önce yapmadığım bir şeyi yapıp, ertesi gün de bu konsere gelmek istedim. eve giderken hissettiğim en bariz his ferahlıktı. uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat uyudum. ertesi gün akşamı bekleyerek geçti. içimde öyle tatlı bir heyecan vardı ki bu hissi ancak on sekiz yaşımla özdeşleştirebilirdim. akşam yine vapura bindim. yine salon iksv'ye gittim. julie yine sahneye tek başına çıktı. sonra arkadaşlarını çağırdı. şarkı sıraları neredeyse aynıydı. ben yine hayranlıkla ve mutlulukla bu müziği dinledim. bir pantolon ve bir kazakla sahneye çıkan bu kadının ne kadar güzel olduğunu düşündüm. bir günü iki kere yaşamak böyle bir şey olmalıydı. zaman makinası gibiydi. düne döndüm. 

ikinci gece de konser mekanından çıktığımda mutluydum. sanki doktordan çıkmış gibi rahatlamıştım, sorunuma çare bulmuşum gibi. ne yapmam gerektiğini artık biliyormuşum gibi. yaşamın basitliğine ve ummadığım anda derdime çare olmasına inanamam bazen. tesadüfen geldiğim bu hayatta, insanlık tarihinin bu zaman diliminde tanık olduğum güzel müzikler, resimler, filmler karşısında şanslı olduğumu hissettiğim zamanlar olur. bu müzisyenlerle, yazarlarla aynı zaman dilimine denk geldiğim için memnuniyet duyarım. hiç tanımadığım bu insanlar benim derdimi dışarı vurmama vesile olur, omzumdaki yükü hafifletir. böyle şeylere tanık olabildiğim için şanslı olduğumu düşünürüm. bu iki akşam da julie byrne ve arkadaşlarının yaptığı müziğe tanık olduğum için şanslıydım. bu yıl istanbul'da izlediğim en güzel konserlerden biri olmasının yanı sıra, benim için hayatımda özel bir anlamı olacak bu konseri, yaşama şevkimi kaybettiğimde hatırlamaya çalışacağım. benden önce de bu dünyadan nice güzel eserler geldi geçti, benden sonra da gelecek. ben yaşam süremde tanık olduklarımı yüreğimde hissedip, hayatın bu deneyimlerine açık olmaya gayret göstereceğim.

11 Kasım 2017 Cumartesi

.

buraya en son yazdığım yazı eniştemle ilgiliydi. hemen ertesi gün onu kaybettik. bir şekilde burada bir şeyler yazmaya devam edebilmem için onunla bu mecradan da vedalaşmam gerektiğini düşündüm. bu süreçte hissettiklerimi ne kendime ne yakın çevreme tam olarak ifade edemedim. hislerim ve düşündüğüm şeyler ufak birkaç karalama olarak defterimde kaldı. sanki önce bu hislerimi yazıya dökmeliyim ki hayatıma devam edebileyim gibi geldi. her şeyin akışında devam edebilmesi için bu bir gereklilikmiş gibi hissediyordum. ama ne zaman yazmaya otursam dağılacak gibi oldum ve masa başından kalktım. halen de üzüldüğüm şeyin sadece babam gibi, dedem gibi sevdiğim eniştemi kaybetmenin ötesinde başka şeyleri de içerdiğini düşünüyorum. bir kaybın yol açtığı anlam arayışı, hayatla aramdaki en önemli boşluk olarak kendini belli ediyor. 

küçük, minik ailemizde eniştem amcamla birlikte babamın boşluğunu dolduran bir insandı. babamı kaybettiğimde beş yaşındaydım ve birini kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordum. o zamana dair hiçbir şey hatırlamıyorum. tek diyebildiğim, bu kadar travmatik bir deneyim olmadığıydı. yıllar içinde bir babanın eksikliğini hissettiğimi söyleyemem. insan bir kavramın/kişinin varlığını bilmeyince, yokluğunu da hissedemiyor. ancak bir kişinin varlığını iliklerine kadar hissedince, kaybını tahayyül etmesi bile yıkıcı olabiliyor. ben o zamandan beri bu hisle baş etmeye çalışıyorum. iş, okul ve sorumluluklar içinde kendime tutunacak meşgaleler yaratıyorum. zaten kimi sorumluluklarımdan -iş- kaçmamın imkanı yok ki bunlar benim üzüntümü tam olarak yaşayamama da neden olan şeyler. içimdeki üzüntü ve yas dolu hislerin dışarıya yansıyamaması, kendimi kocaman bir kütle olarak hissetmeme sebebiyet veriyor. bir tarafım kırılmış gibi hissediyorum. ya da bir evin içindeymişim de çatısı uçmuş gibi. bir güvensizlik ve yalnızlık hali peşimi bırakmıyor. bunun her insan gibi öğrenmem ve atlatmam gereken bir süreç olduğunun farkındayım. sadece zaman gerekiyor. yaşamak nasıl bir şey, bunu yeniden düşünüyorum. daha önce düşünmediğim gibi, daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum yaşamak denen şeye. bağ kurmak, birlikte olmak, sevilmek gibi şeyleri düşünüyorum. sıkça çocukluğum aklıma geliyor. eniştem ile gezdiğimiz yerler, onun arabasında yaptığımız seyahatler,  okuma yazmayı öğrendikten sonraki ilk yaz tatilinde her gün birlikte özenle yaptığımız okuma pratikleri, bana bisiklete binmeyi öğretmesi, çarpım tablosu çalıştırması, birlikte bahçeye ektiğimiz çiçekler, domates fideleri, güzelim kaz dağları, zeytinlikler ve niceleri. ilkokula başladığım ilk gün yanımdaydı. beni elimden tutarak okula götürmüştü. liseye başladığım ilk gün de benimle gelmişti. ben gelme desem de okulun kapısına kadar gelmişti. hayatta ne zaman güçsüz hissetsem ondan tavsiye alırdım. mücadeleci, yılmayan ve ağlamayı sevmeyen bir insandı. bana da bunu öğütlerdi. mesleği olan askerlikte edindiği disiplini, hayatının tüm alanlarında uygulayan biriydi. ben de ondan bunu gördüm; çalışkanlığı ve sürekli çalışmayı. cumhuriyetin ilk dönemlerinin yetiştirdiği bir insandı. hayatı yatılı okullarda geçmiş ve kendisini, kendinden daha büyük bir amaca, onu okutan ülkesine hizmet etmeye adamıştı. ben eski kuşakların cumhuriyete bağlılığını bizzat onda gördüm.

ne zaman kendimi iyi hissetmesem, halamın ve eniştemin yanı benim için bir sığınaktı. çocukluğumdan beri bu hiç değişmedi. kırk dokuz yıllık evlilikleri boyunca, iki insanın birbirini sevmesi ve sayması nasıl bir şeydir, ben bunu onlarda gördüm. bir evlilik nasıl olmalı, benim aklıma gelen örnek onlarınkiydi. ellinci yıllarında bir kutlama partisi verecektim ve hep birlikte bunun esprisini yapıyor, gelecek seneyi bekliyorduk. hayata onun kadar bağlı biri görmedim. çocuğu yoktu ve beni hep kızı gibi sevdi. ben de onu babam gibi sevdim.

bütün bunları düşününce hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. ama bir şekilde tebessüm de ediyorum. eniştemle birlikte benim yaşamım süresince güzel bir ömür geçirdik. pek çok insanın birbiriyle kuramadığını düşündüğüm derin bir bağ kurduk. hayatta bin bir türlü ilişki çeşidi var ve ben artık kendim de dahil herkesin hepsini deneyimleyemeyeceğine inanmaya başladım. olmadığım şeyler var, kuramadığım ilişkiler. ama mesela bir tanesini, bu ilişkiyi biz yirmi sekiz sene çok güzel sürdürdük. birbirimizi baba-kız/dede-torun olarak çok sevdik. doğumumdan sonra beni hastaneden kundağımda o çıkarmış. ben de onu toprağa yerleştirdim. hayatın bu tuhaf, çembersel döngüsünü düşününce hislerim altında eziliyorum. omuzlarım iniveriyor. çok güzel anıların ardından gelen hüzünlü deneyimler... ölümlülük, vaktimizin sonsuz olmadığının farkına varış, sevdiklerimin yaşlanması, benim bunu onları her görüşümde çok net fark etmem, bir gün herkesin gideceğini bir kez daha idrak etmem. bunları bilip de yaşamaya devam edebilmek hem komik geliyor hem de insanın acizliğini gösteriyor. ayrılık hep insanlar için. ölüm de bir çeşit ayrılık. peşinden gelen özlem ve boşluk hissi hiç geçmeyecek gibi. bir zaman bu hisle yaşamaya alışacağım. herkes nasıl alıştıysa, nasıl alışıyorsa. asıl yalnızlık bir şehirde fiziken yalnız olma hissi değilmiş, dünya üzerinde seni anlayan ve seven insanların azalmasıymış, bunu fark ettim. tüm sevdiklerim, ailem, dostlarım benden uzaktayken bu durumun yarattığı özlem hissine yenilmemem gerektiğini düşündüm. bu olay, bana bu olumlu şeyi düşündürebildi. bolca müzik dinledim. dinledikçe aklıma güzel ve hüzünlü şeyler geldi. onları yazmak istedim. şimdilik diyeceklerim bu kadar ama kelimelerimi tüketemedim. tüketsem daha iyi hissedeceğimi biliyorum.

toprağı bol olsun.