11 Kasım 2017 Cumartesi

.

buraya en son yazdığım yazı eniştemle ilgiliydi. hemen ertesi gün onu kaybettik. bir şekilde burada bir şeyler yazmaya devam edebilmem için onunla bu mecradan da vedalaşmam gerektiğini düşündüm. bu süreçte hissettiklerimi ne kendime ne yakın çevreme tam olarak ifade edemedim. hislerim ve düşündüğüm şeyler ufak birkaç karalama olarak defterimde kaldı. sanki önce bu hislerimi yazıya dökmeliyim ki hayatıma devam edebileyim gibi geldi. her şeyin akışında devam edebilmesi için bu bir gereklilikmiş gibi hissediyordum. ama ne zaman yazmaya otursam dağılacak gibi oldum ve masa başından kalktım. halen de üzüldüğüm şeyin sadece babam gibi, dedem gibi sevdiğim eniştemi kaybetmenin ötesinde başka şeyleri de içerdiğini düşünüyorum. bir kaybın yol açtığı anlam arayışı, hayatla aramdaki en önemli boşluk olarak kendini belli ediyor. 

küçük, minik ailemizde eniştem amcamla birlikte babamın boşluğunu dolduran bir insandı. babamı kaybettiğimde beş yaşındaydım ve birini kaybetmenin ne olduğunu bilmiyordum. o zamana dair hiçbir şey hatırlamıyorum. tek diyebildiğim, bu kadar travmatik bir deneyim olmadığıydı. yıllar içinde bir babanın eksikliğini hissettiğimi söyleyemem. insan bir kavramın/kişinin varlığını bilmeyince, yokluğunu da hissedemiyor. ancak bir kişinin varlığını iliklerine kadar hissedince, kaybını tahayyül etmesi bile yıkıcı olabiliyor. ben o zamandan beri bu hisle baş etmeye çalışıyorum. iş, okul ve sorumluluklar içinde kendime tutunacak meşgaleler yaratıyorum. zaten kimi sorumluluklarımdan -iş- kaçmamın imkanı yok ki bunlar benim üzüntümü tam olarak yaşayamama da neden olan şeyler. içimdeki üzüntü ve yas dolu hislerin dışarıya yansıyamaması, kendimi kocaman bir kütle olarak hissetmeme sebebiyet veriyor. bir tarafım kırılmış gibi hissediyorum. ya da bir evin içindeymişim de çatısı uçmuş gibi. bir güvensizlik ve yalnızlık hali peşimi bırakmıyor. bunun her insan gibi öğrenmem ve atlatmam gereken bir süreç olduğunun farkındayım. sadece zaman gerekiyor. yaşamak nasıl bir şey, bunu yeniden düşünüyorum. daha önce düşünmediğim gibi, daha önce hiç bakmadığım gibi bakıyorum yaşamak denen şeye. bağ kurmak, birlikte olmak, sevilmek gibi şeyleri düşünüyorum. sıkça çocukluğum aklıma geliyor. eniştem ile gezdiğimiz yerler, onun arabasında yaptığımız seyahatler,  okuma yazmayı öğrendikten sonraki ilk yaz tatilinde her gün birlikte özenle yaptığımız okuma pratikleri, bana bisiklete binmeyi öğretmesi, çarpım tablosu çalıştırması, birlikte bahçeye ektiğimiz çiçekler, domates fideleri, güzelim kaz dağları, zeytinlikler ve niceleri. ilkokula başladığım ilk gün yanımdaydı. beni elimden tutarak okula götürmüştü. liseye başladığım ilk gün de benimle gelmişti. ben gelme desem de okulun kapısına kadar gelmişti. hayatta ne zaman güçsüz hissetsem ondan tavsiye alırdım. mücadeleci, yılmayan ve ağlamayı sevmeyen bir insandı. bana da bunu öğütlerdi. mesleği olan askerlikte edindiği disiplini, hayatının tüm alanlarında uygulayan biriydi. ben de ondan bunu gördüm; çalışkanlığı ve sürekli çalışmayı. cumhuriyetin ilk dönemlerinin yetiştirdiği bir insandı. hayatı yatılı okullarda geçmiş ve kendisini, kendinden daha büyük bir amaca, onu okutan ülkesine hizmet etmeye adamıştı. ben eski kuşakların cumhuriyete bağlılığını bizzat onda gördüm.

ne zaman kendimi iyi hissetmesem, halamın ve eniştemin yanı benim için bir sığınaktı. çocukluğumdan beri bu hiç değişmedi. kırk dokuz yıllık evlilikleri boyunca, iki insanın birbirini sevmesi ve sayması nasıl bir şeydir, ben bunu onlarda gördüm. bir evlilik nasıl olmalı, benim aklıma gelen örnek onlarınkiydi. ellinci yıllarında bir kutlama partisi verecektim ve hep birlikte bunun esprisini yapıyor, gelecek seneyi bekliyorduk. hayata onun kadar bağlı biri görmedim. çocuğu yoktu ve beni hep kızı gibi sevdi. ben de onu babam gibi sevdim.

bütün bunları düşününce hüzünlenmekten kendimi alamıyorum. ama bir şekilde tebessüm de ediyorum. eniştemle birlikte benim yaşamım süresince güzel bir ömür geçirdik. pek çok insanın birbiriyle kuramadığını düşündüğüm derin bir bağ kurduk. hayatta bin bir türlü ilişki çeşidi var ve ben artık kendim de dahil herkesin hepsini deneyimleyemeyeceğine inanmaya başladım. olmadığım şeyler var, kuramadığım ilişkiler. ama mesela bir tanesini, bu ilişkiyi biz yirmi sekiz sene çok güzel sürdürdük. birbirimizi baba-kız/dede-torun olarak çok sevdik. doğumumdan sonra beni hastaneden kundağımda o çıkarmış. ben de onu toprağa yerleştirdim. hayatın bu tuhaf, çembersel döngüsünü düşününce hislerim altında eziliyorum. omuzlarım iniveriyor. çok güzel anıların ardından gelen hüzünlü deneyimler... ölümlülük, vaktimizin sonsuz olmadığının farkına varış, sevdiklerimin yaşlanması, benim bunu onları her görüşümde çok net fark etmem, bir gün herkesin gideceğini bir kez daha idrak etmem. bunları bilip de yaşamaya devam edebilmek hem komik geliyor hem de insanın acizliğini gösteriyor. ayrılık hep insanlar için. ölüm de bir çeşit ayrılık. peşinden gelen özlem ve boşluk hissi hiç geçmeyecek gibi. bir zaman bu hisle yaşamaya alışacağım. herkes nasıl alıştıysa, nasıl alışıyorsa. asıl yalnızlık bir şehirde fiziken yalnız olma hissi değilmiş, dünya üzerinde seni anlayan ve seven insanların azalmasıymış, bunu fark ettim. tüm sevdiklerim, ailem, dostlarım benden uzaktayken bu durumun yarattığı özlem hissine yenilmemem gerektiğini düşündüm. bu olay, bana bu olumlu şeyi düşündürebildi. bolca müzik dinledim. dinledikçe aklıma güzel ve hüzünlü şeyler geldi. onları yazmak istedim. şimdilik diyeceklerim bu kadar ama kelimelerimi tüketemedim. tüketsem daha iyi hissedeceğimi biliyorum.

toprağı bol olsun. 

Hiç yorum yok: