27 Ocak 2013 Pazar

çoktandır görüşemiyorduk


uzun zamandır ilk defa gece dışarı çıktım. annemi yalnız bırakamıyordum, bu gece bıraktım. arkadaşlarla içmek o kadar güzel bir histi ki dünyanın en mutlu insanı oldum. kafam güzel olsun diye uğraştım, bir türlü olmadı. nasıl bir alkol eşiğim var bilmiyorum, bir türlü kafa olarak istediğim noktaya gelemiyorum. o seviyeyi yakaladığım an hayatımda sayılıdır. rahatlamak istedim, kafam iyi olsun istedim ama o noktaya gelemedim. işte o zaman da sadece midendeki sıvı kütlesini hissediyorsun. içimde bir deniz yüzüyor sanki, resmen sıvı sesini duyuyorum ama zihnim inanılmaz açık. eve geldim, yatağa yattım, ipod'u kulağıma taktım. gürültülü bir şeyler aradım ama bulamadım. sonra harici disc'i çıkardım, bütün smashing pumpkins albümlerini ipod'a attım ve başladım kulaklıkla dinlemeye. sesi son seviye açtım ve beynimin içinde sırayla siamase dream, adore, mellon collie çaldı. galiba iki saatten fazla olmuştur, sırayla dinledim. mellon collie'yi yarıda kestim, içimden geçenleri yazmak istedim. şu anda kafam istediğim noktaya geldi. en son ne zaman son ses müzik dinledim hatırlamıyorum. en son ne zaman smashing pumpkins albümlerini sırayla dinledim, onu da bilmiyorum. şu son iki saatte en iyi bildiğim şeyi yapmak gibi, en iyi bildiğim yere dönmek gibi bir deneyim yaşadım. orta son ya da hazırlık sınıfındayken tunalı pasajlarındaki çekme cd yapan müzik dükkanlarında geçirdiğim vakitler gözümün önüne geldi. pasajın iki kat altına inip de vardığın küçük dükkanlardaki müzik abilerini hatırladım. annemin yollamayacağı yerler. senden  75645657 yaş büyük adamlarla pasaj altlarında vakit mi geçirilir? halbuki hayatımın müziğe dair en çok şey öğrendiğim yılları. roll okuyoruz, internetten bir şeyler yakalıyoruz, sonra abilere gidiyoruz. acaba şimdi ne yapıyorlardır? smashing pumpkins'i de onlardan almıştım. kimseyle özdeşleştirmediğim, hiçbir ergenlik gönül macerasına bulamadığım billy ve arkadaşlarını, kırk yıldır konuşmadığım ama bir zamanlar çok iyi arkadaşım olan birine döner gibi dinliyorum şu anda. bir döneme ait hisler kalbime hücum ediyor. lisenin bahçesinde öğretmen evine karşı yapılan sohbetler, taşın üstüne oturarak geçirdiğimiz teneffüsler, tunalı'dan seğmenlere çıkan yokuş. "despite all my rage, i am still just a rat in a cage", bu bir bakış açısı ve ancak on beş yaşındayken güzel. bütün bu şarkılar belli bir döneme tekabül eden hisler. hiçbirini özlemiyor ve çağırmıyorum ama güzümden yaş gelmesini de engelleyemiyorum. kulağımda son ses smashing pumpkins ve bu ne güzel bir his. gençlik heyecanları ne güzel, gençlik hayalleri harika. buradan gideceğimi düşündüğüm zamanlar hissettiğim heyecanı bana hissettiren başka bir şey yok. halen zihnimin en derininde sakladığım hayal bu. ama hasta annemi nasıl bırakırım? bırakamam. peki bu gençlik hayalleri ne olacak?  bilmiyorum. 

bahçeli metrosu durağında kızılay'a gitmek için beklerken, yorulup da yere oturan arkadaşlarım gözümün önüne geliyor. dershaneye gitmeden önce hangi ucuz ve pis yerde yemek yiyelim tartışması yapıyoruz. gençlik hayalleri cidden de en güçlü imgeler. diyen doğru demiş, teenage dreams so hard to beat. bu lafı kafama kazıdığım için memnunum. bütün bunlardan sonra kafam olması gerektiği gibi güzel. 

25 Ocak 2013 Cuma

tabiata övgü

mount eerie'nin clear moon albümünü ancak yeni dinleyebildim. kitaplarla, albümlerle ve filmlerle bir buluşma zamanın oluyor. kişisel tarihini ve güncel yaşantını, bir albümle/kitapla/filmle denk düşerebildiğin zaman  ancak o şeyi algılayabiliyorsun. en azından bende hep böyle oluyor. sevmeyip de kapattığım birçok albümü/filmi/kitabı, hayatın başka bir evresinde yeniden açıp, derin bağ kurarak sonuna getirdiğim çok olmuştur. mount eerie'nin clear moon albümü de benim için böyle oldu. ancak şimdi dinledim, anlamaya çalıştım. içinden geçtiğim döneme denk düşen bir albüm olduğunu düşündüm. meşgul kafamı dağıttı, hayatımda ne olursa olsun, yatağımda müzik dinleyerek uyumanın kendi kişisel alanım olduğunu bana hatırlattı. bu albümü sevdim mi bilemiyorum. sevdim diyemem ama tuhaf bir şekilde beni içine çekti. tabiata, yeşilliğe, kış mevsimine, kara, ormana yapılan bu güzelleme karşısında kayıtsız kalamadım. hayatımın en zor, en yıpratıcı döneminden geçmeme rağmen kayıtsız kalamadım. en baştan beri hayata asılacağıma söz vermeme rağmen direncimin kırıldığı günler oldu ama asla dış dünyayla ilişkimi kesmedim. biliyordum ki beni iyi eden dış dünya. arkadaşlarımı görmesem halim ne olurdu, bilmiyorum. bir ağacı gördüğümde güzelliğini halen takdir edebiliyorsam, berrak bir kış sabahında nefes alabildiğim için şanslı olduğumu düşünüyorsam, yapılan bir espriye gülebilme yetim halen varsa bütün bunlar hayata asılma isteğimden kaynaklanıyor. clear moon albümünün ilk şarkısı olan through the trees pt.2 şarkısı ise benim şu anda hissettiklerimi anlatıyor. tabiata, yaşamın özüne karşı son zamanlarda duyduğum en güzel şeyler. şarkının bir yerinde şöyle diyor: "bütün şarkılarım ormanın bir resmi değil/ sadece kendime hatırlatmak için/ kısaca yaşadığımı." bazen hayata küsmek istiyorum ama yapamıyorum. yapamıyorum çünkü hep beni  şaşırtacak bir şey çıkıyor. bir şey aklımı çeliyor, beni gülümsetiyor ve bunlara kapımı kapatamıyorum. şarkı "başka bir dünya yok ve hiç de olmadı" diyor. işte kafamdan hiç silmemem gereken bir şey. 

çağrışım denen şey böyle bir şey olsa gerek

clear moon'u dinlerken, bu derece melankolikken yine aynı yoğunlukta tabiata methiyeler düzen bir insan olarak aklıma pavese geliyor. bundan birkaç sene önce ay ve şenlik ateşleri'ni okuduğum zaman aklımdan geçenleri çağırıyorum. o kitap için de aynı şeyi düşünmüştüm. bir başyapıt değil ama çok güzel. okuduğum en iyi kitaplardan biri demem ama benim için güzel olmasının nedeni, son derece depresif olabilecekken tam tersi bir romana dönüşmesiydi. şu anda tam olarak ne anlatıyordu, konu neydi hatırlamıyorum ancak kırsal yaşama, pastoral dünyaya güzellemelerle doluydu. kendimce yaptığım bu çağrışımı, albüm kapağı ve kitap kapağını yan yana koyarak da destekliyorum. 

hayata dair hiçbir şeyden emin değilim. ben de değişiyorum, fikirlerim de. toplasan hayata dair en fazla on şeye dair kesin yargılarla konuşurum. bunlardan biri de tabiatın insanı iyi ettiğini düşünmem. ağaçlar, denizler, gökyüzü, çiçekler, hayvanlar vs. bunların insanı iyileştirici etkisi var. ne zamanki bunlar bir insanı sakinleştiremez olur, işte o zaman alarm çalmaya başlar. neyseki o vakte kadar through the trees pt.2 çalmasını tercih ediyorum.

to the wonder

haneke'nin amour'unu izlemeyi reddetmemin kişisel bir sebebi var. filmi tanıtıcı öyküyü okurken "hastalık döneminde karakterlerin sevgisi sınanıyor" gibi bir ifadeyi gördüğümde işte dedim, haneke bu filminde beni anlatmış. ne diyeyim, kimsenin sevgisi hastalıkla sınanmasın. fakat başka bir filmin trailer'ını sıkıldıkça açıp izliyorum. daha adı bile konmadığı zamandan beri terrence malick'in to the wonder'ını merak ediyordum ve trailer'ı yayınlandığında tam da beklediğim gibi bir şey olduğunu gördüm. venedik film festivalinde yuhalanmışmış, hiçbir şey anlatmıyormuş, aynı tree of life'ın devamıymış gibi eleştiriler okudum ancak ben seveceğimi biliyorum; çünkü tree of life'ı da sevmiştim. bazı filmleri seveceğimi ta izlemeden hissediyorum. duygusal patlama anımı hızlandıracak bir şey bekliyordum, aşağıdaki trailer bunu sağladı. şu geçtiğimiz bir ayda haftada birer kez izledim ve her defasında tam da 44. saniyede döner salıncağı gördüğüm anda gözlerimin dolmasına engel olamadım. müzik ile görüntü ne kadar güzel birleşmişti, o an ne kadar da güzeldi.

a.

anlatmaya neresinden başlayacağımı bilmediğim bir hikaye var ve içimi yiyip bitiriyor. günlük yaşantım şu son iki ayda öyle bir değişti ki bundan öncesi çok eskide kalmış gibi. her şey çok geride kalmış, ben her şeyin uzağında kalmışım gibi. kendimce defterlere yazdığım şeyler beni rahatlatmaya yetmiyor; çünkü deftere yazdığım her şeyde kendimi bir kenara atılmış hissediyorum. adeta tek başına bir adada yaşıyor gibi. bunları çevremdekilerle paylaştığımda zaaflarım hissettiklerimi anlatmama tam manasıyla izin vermiyor. bütün bunları düşündüğüm için kötü bir insan mıyım, kötü bir evlat mıyım ve bu yüzden sevdiklerim benden soğur mu gibi kaygılar bana hep engel oluyor. kendimden şüphe ediyorum. 

annemin hastalığının ağırlığını artık taşıyamıyorum ve bunu düşündüğüm için kendimi suçlu hissediyorum. zar zor sonunu getirdiğim bir okul döneminin ardından kendimi çok yıpranmış ve çok yorulmuş hissediyorum. hem okula hem hasta anneye aynı anda yetişmenin ne kadar zor olduğunu anlatmam mümkün değil. hastaneden çıkıp direk sınava gittiğim gün, hastaneden eve dönüp yapmaya uğraştığım ödevler, sabahın köründe kalkıp okula gitmeden anneme yaptığım öğle yemekleri vs. bütün bunlar sadece küçük ayrıntılar. bir süre geceleri rüyamda mezun olamadığımı gördüm. nedeni de ödevler yetişmiyormuş, derslere gidemiyormuşum, sorumluluklarımı yerine getiremiyormuşum. hastanede kalıp de okula gidemediğim birkaç günde, ortada dolaşan tıp öğrencilerini gördükçe içim gitti. ben niye okuluma gidemiyorum dedim. günlerce hastane havasını, o bunaltıcı sıcağı, hastalık kokusunu soluduktan sonra ilk dersime gittiğimde dünyanın en mutlu insanıydım. olmak istediğim yer burası diye düşündüm. kantinde sohbet eden arkadaşlarımı gördüğümde bir daha ne annemin yanına ne de eve dönmek istedim. inançlı biri değilim ama böyle zamanlarda içimde bir ürperti oluyor. tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa beni affetsin. annemin ameliyatı sonrası yaşadıklarımdan, hasta bakımından, yemek yapmaktan, çamaşır-bulaşık yıkamaktan sıkıldığım için kötü bir evlatsam annem de beni affetsin. hayatımın bu zamanına kadar hiç "ah bir babam olsaydı" dememiştim. hayatımda ilk defa bunu kalpten istedim. bir babam olsaydı ve bütün bunlara tek başıma koşmak zorunda kalmasaydım dedim. ya da bir kardeşim olsaydı, yükü paylaşsaydık (yük dediğim için yine kötü biri miyim?). ilk defa aile denen şeyin önemini fark ettim. bunu malesef ancak bu yaşımda anlayabildim. ama benim suçum değil; bana göstermemişler, ben ne yapayım. kurulmayan aile bağlarının sonucunun yalnız kalmak olduğunu onyüzbinmilyonuncu kez tecrübe ettikten sonra hayattaki en büyük korkumun yalnız kalmak olduğunu gördüm. 
.................................
hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. ben gerçekten anneme benzemek istemiyorum. onun kadar karamsar biri olmak, hayattan kopmak istemiyorum. bütün bir ömrün boyunca hep ölümü çağırırsan, onun bir şekilde gelip seni bulduğunu gözlerimle görüyorum. bu bir çocuğa yapılacak en büyük kötülük. insanın annesini hep bu şekilde hatırlaması ne büyük üzüntü. ben onun gibi değilim, olmayacağım da. kırk yaşımda da elli yaşımda da hep hayata bağlı olmak için emek edeceğim. hep ölümü isteyen bir annenin, kendi çocuğunun zihninde yarattığı algısını anlatmam mümkün değil. ben de hayattan vazgeçen biri olabilirdim ama asla değilim. gördüğümün tam tersini yapıyorum. anneme benzememek için uğraşıyorum. böyle şeyleri düşündüğümde aklıma hep başka annelerin çocukları geliyor. ne bileyim, mesela ben daha ilk tanıdığım andan itibaren sylvia plath'den ziyade onun çocuklarını düşündüm. dünyanın en büyük haksızlıklarından biri. ya da the hours'da mrs.brown ve oğlunun hikayesi. ya da ne bileyim, ben yavuz çetin'i değil de oğlunu düşünürüm mesela. bu insanların çocuklarında yarattıkları travmanın boyutundan ötürü kendilerine sempati duyamıyorum (objektif olamadığım için kimse beni suçlayamaz). sonra çocukları onları tanımadığı için aslında belki de iyi olmuştur diyorum. bir ömür böyle insanlarla yaşamanın ne kadar kötü olduğunu ne de olsa ben biliyorum. 
.................................
gördüklerimden, yaşadıklarımdan sonra ebeveyn olmaya dair kafamda vardığım bazı yargılar var. en azından stabil bir ruh hali, orta karar bir kendinden memnun olma hali, mutlu olabilme yetisi (bu cidden herkeste yok) gerekiyor. bir çocuğunuz varsa, lütfen mutlu bir insan olmaya çalışın. belli bir yaşa kadar mutsuz bir ruh haliyle gelmişseniz ve genel durum da buysa, dünyanın sizin çocuğunuza ihtiyacı yok, gerçekten. illa her şeyi yapmak zorunda değilsiniz. 
..................

kendimi bildim bileli taşıdığım bir anne gerçeği var. pazar günü perihan mağden'in hürriyet'e verdiği röportajı okudum. röportajın şu kısımları iki-üç gün boyunca aklımdan hiç gitmedi. 

Kitaplarınızda asıl tema anne çocuk ilişkisi. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? 
 - Hayatımın en önemli ilişkisiydi. Çok ağır yaşadım. Hem çok mutlu hem çok mutsuz... Tek çocuktum. Annem babamdam 10 yaşımdayken ayrıldı. Biz baş başa kaldık. Annemle çok baskın bir ilişkimiz vardı. Aramızdaki bu ilişkiden kızım doğunca kurtuldum. Çünkü kızıma yöneldi. Beni rahat bıraktı. 

Ne yapıyordu, sert miydi? 
 - Şuursuzdu. Beni sevgilisi, kocası, kardeşi yani her şeyi yerine koydu. Bir dünyanın en iyi annesi, bir en kötü annesi olurdu. Hırçınlaşıyorsun. 

...................

bir insanın her şeyi olmak çok büyük bir sorumluluk. babasız çocuk büyüten anneler, fedakarlık yapanın hep kendileri olduğunu düşünüyor ama ilişki asla tek taraflı yürümüyor. bunun üstüne bir de tek çocuk olduğunda işler hastalıklı bir hal alıyor. ben kendimi çalışan, çocuklu bir kadın gibi hissediyorum. anne bu, bakılmaz mı? ama insan annesini seçemiyor. eski güzel, sağlıklı günleri düşünüyorum. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, annemin elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum.