terrence malick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terrence malick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2013 Cuma

to the wonder

haneke'nin amour'unu izlemeyi reddetmemin kişisel bir sebebi var. filmi tanıtıcı öyküyü okurken "hastalık döneminde karakterlerin sevgisi sınanıyor" gibi bir ifadeyi gördüğümde işte dedim, haneke bu filminde beni anlatmış. ne diyeyim, kimsenin sevgisi hastalıkla sınanmasın. fakat başka bir filmin trailer'ını sıkıldıkça açıp izliyorum. daha adı bile konmadığı zamandan beri terrence malick'in to the wonder'ını merak ediyordum ve trailer'ı yayınlandığında tam da beklediğim gibi bir şey olduğunu gördüm. venedik film festivalinde yuhalanmışmış, hiçbir şey anlatmıyormuş, aynı tree of life'ın devamıymış gibi eleştiriler okudum ancak ben seveceğimi biliyorum; çünkü tree of life'ı da sevmiştim. bazı filmleri seveceğimi ta izlemeden hissediyorum. duygusal patlama anımı hızlandıracak bir şey bekliyordum, aşağıdaki trailer bunu sağladı. şu geçtiğimiz bir ayda haftada birer kez izledim ve her defasında tam da 44. saniyede döner salıncağı gördüğüm anda gözlerimin dolmasına engel olamadım. müzik ile görüntü ne kadar güzel birleşmişti, o an ne kadar da güzeldi.

1 Mayıs 2012 Salı

a.


tree of life

bon iver'in flume parçası "annemin birtanesiyim ve bu yeterli" diye başlar. bu gerçekten yeterli midir bilemem. bazen öyle olduğunu düşünürüm bazen de düşünmem. eskiden yeterken artık niye yetmiyor diye kendi kendime sorarım. artık sadece annemin birtanesi olmanın yettiği bir zaman diliminde yaşamıyorum ve başka şeylerin peşinde koşuyorum. halbuki bana sonsuza kadar açık kollar bir tek onunkiler ve ben bunun kadar güçlü bir sevgiyi kimsede bulamayacağımı biliyorum. aklıma huzursuzluğun kitabı'nda okuduğum ve hayal meyal aklımda kalmış bir cümle geliyor: "sevilmek, gerçekten sevilmek ne büyük yorgunluktur" mealinde bir şey. hayatta anne sevgisinden yorulunan bir zaman geliyor. biraz şımarıklık, biraz da kendini bulma macerası içinde bundan yoruluyorsun ama sonradan jeton düşüyor. 

ona sevdiğim müzisyenleri anlatıyorum; tanımadığı, bilmediği ve dinlemediği müzisyenleri. hepsini sevgiyle ve ilgiyle dinliyor. mesela ona marissa nadler'dan bahsediyorum, onun bir şarkısında çimentodan bahsettiğini ve çimento deyince benim aklıma nasıl da elinde tebeşir olan bir hoca ve ders kitapları geldiğini. sonra onun albümlerini sırayla arka arkaya dizerek nasıl bütün bir günü geçirebileceğimi anlatıyorum anneme. bütün bunları dinlerken tebessüm ediyor. sonra ona bon iver'den bahsediyorum uzun uzun. adam bir yılını doğada geçirmiş ve ardından bir albüm çıkarmış anne diyorum. iki sene önceki kış ben sadece o albümü dinledim diye anlatıyorum. yorum yapmıyor ama beni ilgiyle takip ediyor. nereden nereye anne bak, diyorum. sen git kendin için şarkı kaydet, sonra o albüm bana kadar ulaşsın. adamın kötü döneminde kendisini iyileştirme görevi gören şarkılar beni de iyileştirdi anneciğim diyorum. sonra bir de arcade fire'dan bahsediyorum. dokuz-on kişiler deyince "oo" diyor. başka da bir şey demiyor, dinlemeye devam ediyor. şimdi asıl üyeleri karı-koca. bir de adamın kardeşi var ve aile grubu gibiler diyorum. sonra okuduğum kitaplardan, gitmek istediğim yerlerden bahsediyorum. bütün bunları annemden başkası dinler mi bilmiyorum. bir şey demiyor ama dinliyor. dinlemediği müzikleri benim ağzımdan dinliyor, en yapılamazı yapıyorum ve ona müziği tarif ediyorum. sonra annemin bir tanesi olmanın böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. beni öptüğü zamanları hatırlıyorum, yanağımda ve saçımda hissettiğim sıcaklığı çok iyi biliyorum. annemin öpüşleri ve okşayışları en çağrılabilir olanlar, biliyorum. zihnimdeki en güçlü fiziksel temaslar ona ait. belki de öyle olmasını istediğim içindir, bir fikrim yok. bunun kıymetini anlayalı çok uzun zaman olmuyor. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum. tıpkı bu güzel filmdeki gibi.

18 Aralık 2011 Pazar

"hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı."


bill callahan'ın altı şarkılık apocalypse albümü tam olarak ne zaman çıktı -ya da internete düştü- hatırlamıyorum ancak haziran ayında hep bu albümü dinlediğimi biliyorum. o zaman izmir'e yaptığım yolculuk sırasında bu albümü dinlemiş, bitki örtüsünün değişimini izlerken bill callahan'ın yolculuğuma ne denli uygun düştüğünü düşünmüştüm. albümün bütünü çok güzeldi ancak ben drover şarkısına biraz daha fazla takıldım. albüm bu şarkıyla görkemli bir şekilde açılıyor. apocalypse albümünün ne anlattığını, derdinin ne olduğunu anlamak için bunu dinlemek yeterli. "bu acı ve hüsran benim değil" diyor drover'da, bu lafı modern insan söylüyor.

Bill Callahan - Drover by marginalissimus

drover demek küçükbaş-büyükbaş hayvan ticareti yapan insan demekmiş. türkçe'de celep deniyormuş ve ben bunu yeni öğrendim. bill callahan'in hayvan ticareti yapan bir adamı anlattığı bu şarkısı benim kafamı bir hayli meşgul etti. altı aydır belli aralıklarla albümü dinledim ve her seferinde de şarkıyla ilgili bir sürü şey söylemek istedim. beş dakikalık bir şarkı bana beş yüz sayfalık bir roman okumuşum hissi yaşattı. belki saatlerce bu şarkı hakkında konuşmak istedim ama biriyle değil. benim kafamda ayrı bir yere denk düştü, içinde bulunduğumuz döneme dair hissettiklerimle örtüştü. 2000'lerin başında blur'un out of time şarkısı hakkında böyle düşünmüştüm. ardından pj harvey'in on battleship hill şarkısının da 2000'lerin ikinci on yıllık dönemindeki havayı yansıttığını düşündüm. sanırım şimdi bir de bu şarkı var aynı yere koyduğum. büyük laflar etme kaygısı gütmeden hayata dair büyük laflar eden drover.

"gerçek insanlar gittiler/ ama bir gün daha iyi bir dünya bulacağım/ kendimi ve rüyalarımı terk edeceğim/ sadece hayvanım ve rezonatörüm." diye başlıyor şarkı. etinden, sütünden yararlandığı hayvanını yüceltiyor ve onu önemsiyor. hintlilerin inekleri kutsallaştırması gibi bir nevi. ineği, keçiyi, sığırı mübarek olarak nitelendirmeyip de ne yapacağız? bu hayvanlar olmadan, ağaçlar olmadan insanoğlunun hayatını sürdürmesi mümkün değil. insan efendi değil sadece olayın bir parçası. bir sığırın dünya için önemi neyse insanın da o. ne daha az ne daha fazla.

ardından "kendimi ilkel düşüncelerle avuttum/ saatimi şehrin saatine ters kurdum" diye devam ediyor. insanın ilkel düşüncelere dönmesi kimi zaman o kadar da kötü değil. her şeye basit bakmak bazen ana resmi görmek açısından önemli. beş-on tane daha benzin kuyusu açılıyor çünkü benzin yetmiyor. ne de olsa henüz keşfedilmemiş ama varlığı tahmin edilen rezervler var. mis gibi, el değmemiş. herkesin arabası var ve bu beni sinir ediyor. kimi zaman trafikte bir otobüsün içinde sıkışıp kaldığımda bütün arabaları elimle hallaç pamuğu gibi attığımı hayal ediyorum. arabaların içindeki insanları sağa sola salladığımı ve onların korku dolu gözlerle bana baktığını. "hepiniz direksiyonun başında, arabanın içinde tek kişisiniz." diye öfkemi kusmak istiyorum. arka arkaya yüzlerce araba ve hepsinde de bir kişi. "safları sıklaştırın beyler!" demek istiyorum. hepsi ayrı ayrı zehirli gaz salıyor ve havamı kirletiyor. arabaya bu kadar da mecbur değiliz.

"bu vahşi ülkeyle ilgili bir gerçek/ güçlü bir zihin istiyor/ ve güçlü bir zihni harap ediyor." şarkının burasında bahsettiği sadece amerika olamaz diye düşünüyorum. kendi ülkem de bu cümleye yakışıyor. bahsettiği kapitalist sistem de olabilir, bilmiyorum. ben sadece bana çağrıştırdıklarını anlatıyorum. uzayan çalışma saatleri, sömürülen insan emeği ve bunların hepsini sanayileşen toplum adına yapan kodaman amcalar. apocalypse albümünün geneline bakınca bu düşünce çok da yanlış değil. amerika'nın sanayileşme hikayesi, tüccarlar, toprak sahipleri vs. bunların hepsi bu albümde, gel vatandaş.

bu şarkıyla ilgili internette bir yorum okudum, yazan kişi şarkının paul thomas anderson'un there will be blood filmiyle örtüştüğünden bahsediyordu. bunun mükemmel bir yakıştırma olduğunu düşündüm. şarkının o havası var ve şikayet edilen insanlar filmdeki adam gibiler: "daha çok para kazanalım, toprağın canına okuyalım. nasılsa buralar benim değil mi?" şarkının benim aklıma getirdiği atmosfer de amerika'nın ücra çiftlikleri, sarı-hardal topraklar, kurak iklim, hasat zamanı verimli topraklar, doğu'da hayvancılıkla geçimini sağlayan ve sütünü pastörize süt üreten büyük şirketlere satan çiftçiler.


benim aklımda bu şarkıdan kalan ve kendime sürekli hatırlattığım şu cümle var: "daha azı, bundan daha azı vaktimi harcıyormuşum gibi hissettiriyor." yapmak istediği bir sürü şey olan ama yapamayan bir adamın hikayesi. belki de sığırdan, inekten daha zavallı bir halde. ne de olsa hizmet etmemiz gereken bir sanayi var ve iş beklemez! hayallerini erteleyebilirsin. durmak yok, yola devam.

işte yine geldik "bu acı ve hüsran benim değil" kısmına. ben bunu bu şarkıyı dinleyene kadar fark etmemiştim ancak aynı hissiyatı meğersem ben de paylaşıyormuşum. meğersem bana ait olmayan bir meselenin parçasıymışım, fabrika bacaları tütsün diyeymiş her şey, ben de bu çarkı döndürme üzerine ömrümü adayacağım falan. dışarıdan kendime baktığımda çok güldüğüm zamanlar var. ama şunu da biliyorum, insanlığa hizmet ettiğini söyleyen ve kutsal adledilen işleri yapan insanların da benden çok bir farkı yok. bundan çok eminim. sadece benimki biraz daha fazla göze batıyor ve onlar "kutsallık" maskesi ardına saklanıyorlar. beni kandırmasınlar, yaptıkları işte ünvan-prestij-para cazip değil demesinler. sosyal statü edindikçe üstel olarak artan kibir ve kendini beğenmişlikle, bir sığırı onlara tercih etmekle ne doğru iş yaptığımı bir kere daha anlıyorum. hadi şimdi onlar dünyayı ve insanlığı kurtarmaya devam etsinler. ahaha.

days of heaven

şarkının atmosferi benim aklıma da terrence malick'in days of heaven'ını getirdi. şarkının bitişi de bunu destekledi: "hayvanım her şeye benim için ve herkes için katlandı." o yüzden bu mübarek hayvanlar varken kimse kendini dünya için vazgeçilmez görmesin.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

terrence malick günlüğü

hep duyardım ama hiç izlememiştim. bir insanın iki film çektikten sonra yıllar içinde bir efsaneye dönüşmesi, yirmi sene bir şey çekmedikten sonra tekrar sinemaya dönüp yine sinema tarihine geçecek bir filme imza atması vs. bunlar bana çok ilginç geliyordu. terrence malick'in hiçbir filmini izlemeden önce, kendisinden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. filmleri nasıldı, okuduklarımdan edindiğim bir şey yoktu açıkçası. beni sarsacak biri miydi; yoksa izleyip seveceğim, eli yüzü düzgün filmlerin yönetmeni mi? bazı şeyler sözle pek anlatılmıyor. ya abartı kaçıyor ya sakil duruyor. izlemeden önce edindiğim izlenime göre terrence malick böyle bir adamdı, sineması pek de yazıya dökülebilecek cinsten değil. izledikten sonra ise kendisine dair bir tek bu noktada doğru şeyi yakaladığımı gördüm; evet, terrence malick sineması pek yazılabilir değilmiş.

yaklaşık bir ay önce üç filmini -badlands, days of heaven, the thin red line- arka arkaya izledim. bir ay önce izlememe rağmen şimdi yazmaya çalışmamın nedeni ise, bu süre zarfında kafamın bir köşesinde üç filmin de durması oldu. izlediği filmleri yazabilen biri değilim. zaten filmleri anlatan sinema yazılarını da pek sevdiğim söylenemez. ben genelde birinin izlediği filmle kurduğu öznel bağı merak ederim, bu yüzden de öznel sinema yazılarını okumayı severim. bir film o insana neler çağrıştırmış, başka hangi filmleri anımsatmış, kendi kişisel tarihinden nelerle bağdaştırmış vs. bunları daha çok merak ederim. bu merakım beni bazen tedirgin eder, başkasının hayatının dahil olmamam gereken bir kısmına girmişim gibi hissettiğim olur. hani duymaman gereken bir şeye yanlışlıkla kulak misafiri olmak gibi. işte böyle şeyleri düşünmeme rağmen ben de bu tarz şeyleri yazıyorum. terrence malick ile ilgili düşüncelerimi kendim için yazıyorum. yazıyorum ki o sayfayı kapatayım. kafamı toplayım ve aklımdan geçenleri şekle şemale sokayım.



izlediğim ilk film olan badlands'in başına otururken, o kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. sonra days of heaven geldi. bir önceki filmi sevdiğimi bilerek, bunu da seveceğimi düşünerek izledim. the thin red line'da ise artık seveceğimi bilerek oturdum filmin karşısına. belki de hiçbir şey beklemediğim için badlands'ten o kadar etkilendim. south dakota civarlarında geçen film, aşık iki kaçağın yolculuğunu anlatıyor. geldikleri yer fakir bir bölge. adam çöpçü, kız da on beş yaşında, henüz bir şeylerin farkında olmayan, romantik hikayeye meyilli. ama asıl olay adamda. o zamanlar james dean meşhur ve ona benzemek istiyor. benzetiliyor da. bunu duyunca çocuk gibi seviniyor. çöpçülük istediği iş değil, kahraman olmak istiyor ama bunun antikahraman olup olmaması umrunda değil. bunu tartabilecek düzeyde değil çünkü. geldiği memleketi sevmiyor, zaten pek de sevilecek bir yer değil. sevdiği kızı alıp uzaklara gitmek istiyor. pat diye aklına geliyor, pat diye yola düşüyorlar. işte böyle bir adam var hikayede. konunun sıradanlığı mühim değil, anlatım tarzı benim aklımda yer ediyor. kurak toprakları, sarı bozkırı, yakan güneşi görüyoruz. insanlar hayvancılıkla geçiniyor, bir sürü çiftlik var ama hiçbiri zenginlik vaad etmiyor. bütünü değil de detayları görmek; çalı çırpıyı, börtü böceği görmek beni memnun ediyor. fotoğrafı seven biri değilken, beni filme çekenin bu görüntüler olması benim için büyüleyici oluyor.



days of heaven ise bu üçünün arasında beni en çok etkileyen film. gene kırsal kesim, mevsimlik işçiler, uçsuz bucaksız bozkır. yine bir adam ve bir kız var. adamın bir de küçük kardeşi var, filmi onun ağzından dinliyoruz. çiftliklerde çalışıyorlar, karın tokluğuna dense yeri. hasat zamanı geçince başka yere gitmek için trenlerin üstünde seyahat ediyorlar. sonra başka bir çiftlik, başka bir yer, yine aynı şeyler. rüzgar bozkırların üzerinden esiyor. otlar dalgalanıyor. bunu dediğim için kendime inanamıyorum ancak bu film şiir gibi (her insan evladı gibi elbet benim de bu benzetmeyi yapacağım bir yer gelecekti). yani bu film şiir gibi değilse başka hangi film öyledir, bilemem. ankara'nın bayağı bir dışında, allah'ın dağında geçirdiğim staj günlerinde etrafa baktığımda kendi kendime şöyle bir şey soruyordum, "ben bu görüntüyü nereden biliyorum?" birkaç gün böyle diyerek dolandım, buralar bana bir yeri çağrıştırıyor ama nereyi? sonradan jeton düştü, meğersem gidip gördüğüm bir yeri değil de days of heaven'deki bozkırları diyormuşum kendi kendime. bir süre çevrede kendimi filmdeki gibi bir yerde olduğumu farz ederek dolandım. düşündüğüm an, ne zaman istesem filmin atmosferini hemen yakaladım. böylece hem "şiir gibi" diyerek feci bir benzetme yaptım, hem de ucuz hayallerin peşinde koştum.



the thin red line ise bana bir savaş filminin erkek filmi değil, insan filmi olabileceğini gösterdi. terrence malick burada savaşa muhalif olmak için yapılabilecek en güzel şeyi yapmış: antimilitarist bir dille savaşı anlatırken doğaya methiyeler düzmüş. yaşamın özünü yüceltmiş ve asıl gücün doğada olduğunu göstermiş. ağaçlara, suya, hayvanlara hükmedilemeyeceğini biliyordum ancak bunu savaş teması üzerinden yapması fikri beni bir hayli etkiledi. vay be dedim. pj harvey'nin son albümündeki on battleship hill şarkısını andım bu noktada. doğa o kadar güzel ki bu güzellik bazen ezici bir hal alıyor. film bana şunu düşündürüyor: bir zamanlar çocukların koştuğu, yerlilerin yaşadığı yerlerde şimdi kanlar akıyor. bu dönüşüm gerçekten içler acısı.

bendeki aidiyet hissi, bir yerden ziyade dünyanın kendisine olan bir aidiyet. yaşama, içindeki güzelliklere, ağaca, suya olan aidiyet. bir ağacın yüzyıllar boyunca yaşayabildiğini düşünürsek, dünyanın gerçek sahibinin kimler olduğunu anlarız sanırım. o yüzden de "sahip olma" amacıyla başka topraklara saldırmanın kötü olduğu sonucuna kendiliğimden varıyorum. filmin didaktik bir tarzının olmaması, bildiğim savaş filmlerine hiç benzememesi beni etkiliyor. bildiğim hiçbir filme benzemiyor ama çanlar kimin için çalıyor romanına benziyor.



fotoğrafa, fotoğraf sanatına soğuk duran, açık olmam gerekirse fotoğraftan hoşlanmayan bir insan olarak bu tarz filmleri niye sevdiğimi çok açıklayamıyorum. zaten bir filmi sevmek için anlamak gerektiğini düşünmüyorum. ne de olsa film tecrübe edilen bir şey. benim terrence malick tecrübem ise beni hiç tahmin etmediğim yerlere götürdü. bozkırın sıkıcılığını ve tekdüzeliğini bilirdim ama bunların güzel olacağını düşünmezdim -belki de bozkırdan sıkıldığım için. her bir filminde doğayı filmin merkezine oturtan bir adama sempati duymamam olmazdı. neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama bunu da beklemiyordum açıkçası. terrence malick'in yıllar içinde neden bir efsane halini aldığını kendi çapımda anlamış olmaktan memnuniyet duyuyorum. bana zihnimden gitmeyen görüntüler verdi.